Türkü Kimliği
01.07.2014        

TÜRKÜ KİMLİĞİ…

 Nevzat Köseoğlu

 

 

Gençtiler, tartışıyorlardı. Dedim ki:

Millî kimliğinize mi sahip çıkmak istiyorsunuz; farklı olmak, bilinmek, onurlu ve başı dik mi kalmak istiyorsunuz? Türkü dinleyin ve türkü söyleyin. Çünkü millî kültürümüzün ana sütunlarından biri musikimizdir ve musikimizin kalbi de türkülerimizdir.

Dünya daralıyormuş, yabancı kültürler evlerimize doluşuyormuş; varsınlar gelsinler, korkmayın; ama türkü söyleyin. Biz ki, ihtiyar dünyamızın görmediği, duymadığı en keskin kültür ihtilâlini yapmış, öz musikimizi yasaklamış, asker süngüleriyle âşıklarımızın sazlarını kırmış, camilerimizi samanlık yapmış bir milletiz; ölülerimiz bile gün geldi imamsız kaldı, ama türkülerimiz hep söylendi; onları susturamadık. Gök kubbe türküsüz gün yaşamadı. En yaman devrimcilerimiz bile, ellerini rakı şişesine attıklarında, türkülerimiz, şarkılarımız dize getirdi onları; söyletti, ağlattı, coşturdu, nara attırdı. Bu zarif, bu muhteşem güzellikler karşısında eğilmeyen baş kalmadı…

Öyleyse türkü söyleyin; Türk kalmak için, Türk olmak için türkü söyleyin. İçerde, dışarda, yabancı türküler karşısında en büyük gücünüz budur. Büyük lafları, "millî" vesaireleri bir kenara koyun; küçük işlerle uğraşın, küçük şeyleri kurtarın; derinden, inceden bir türkü tutturun. Türk olmak için de, Türk’ü anlamak için de, durmayın türkü dinleyin…

Tutam yar elinden tutam,

Çıkam dağlara dağlara…

İnsan teki için musiki, doğuştan biçimlenmiş bir estetik duygu değildir. Musikiye az veya çok kabiliyetli olan insanlar vardır;  ama belli bir soydan geldiği için kulakları potansiyel olarak belli bir ses sistemine, belirli bir musikiye duyarlı olduğunu kimse iddia etmemiştir. Böyle olsaydı, zaten Türkler türküden başkasını söyleyemez, dinlemezlerdi. İnsanın musikiye –dile olduğu gibi- potansiyel bir kabiliyetle doğduğu muhakkaktır; ancak bu kabiliyetin tezahürünü, biçimlenişini yaşanılan kültür ortamı belirler. Tıpkı dil gibidir; onun kadar yaygındır; ve yaratılışı da ona benzer.

Çocuk hangi çevrede doğup büyürse, oranın dilini konuşur; ana dil o olur. Dil, öğrendiğini söyler. Kulak da dil gibidir; terbiyesini, gördüğünü, alıştığını dinler. Müzik, eğitimle kazanılan bir kulak terbiyesidir. Onun için, çocuklarımızın başka şeylerden hoşlandıklarını, ne yapalım zamanın böyle olduğunu, gençlerin zevklerinin farklı olduğunu söyleyerek hiç kimse sorumluluğundan kurtulamaz. Çocuk basit melodileri anlar, hareketli tempolar dikkatini çeker; kendi başına bırakırsanız da, ciddî bir zevk seviyesine ulaşamadan öylece devam eder. Çocuklarımız artık ninni dinlemeden büyüyorlar, uykularında bile radyo ve televizyonlardan yaban müzik dinliyorlarsa ne yapsınlar, neyi sevsinler? Onları bir ölçüye kadar mâzur görmek için bir şeyler söyleyebilirsiniz, ama siz sorumluluğunuzu unutamazsınız.

Anlamak gerekir ki, Türk olmak, doğuştan olmaktan fazla bir şeydir ve o kadar da kolay değildir; bir idraktir, bir heyecandır, bir cehddir, bir eğitim sürecidir. Hele bu gün, asıl bu gün… Bütün şahsiyet eğitiminin gelenek ve göreneklerle kazanıldığı –bir bakıma mutlu ve rahat- zamanlar geride kaldığına göre, bugün Türk kimliğini kazanabilmek Türk ana-babadan doğmaktan çok fazla ve çok daha değerli bir olaydır. Millet olarak da, fert olarak da diri olabilmek, ayakta kalabilmek bu kimlikle olur. Ve bugün, dünyamızın daraldığı birbirine girdiği bir çağda, çok daha önemlidir.

Osmanlının, devşirmeden alıp, Türk büyükleri arasına soktuğu o dev Osmanlılar ana-babalarının değil, bu imanın, bu iradenin, bu cehdin insanları idiler. Avrupalı gibi giyinen, yiyen, içen, müzik dinleyen ama o heybetli kavukları, kaftanları içinde ki muhteşem Osmanlı vezirlerini, Türk’tür ve ya değildir, diye ayıranların gafletini affetseniz bile yanlışlarına sakın düşmeyin.

Birlikte türkü söyleyebildiklerim benim milliyetimdendir. Aynı şeyler gülüp, aynı kederleri yaşayabildiklerim ve yürekten aynı duayı yaptıklarımla aynı milliyettenim…

Kul olayım kalem tutan eller,

Katip arzuhalim yaz yâre böyle…

Durmayın türkü söyleyin; Türk olmak iradesi ve cehdi içinde durmadan türkü söyleyin…

Konfiçyüs, ancak müziği iyi duyan kavrayabilen üstün insanların devleti yönetebileceklerini söylemiştir. Bu söz, doğru değilse de doğrudur… Selatin-i Osman’ın sanatkar ve musikişinas oluşlarındaki yaradılış hikmetini şimdi anladım. Ben, kendi hesabıma, beni yönetecek olanlara önce bir türkü söyletmekten yanayım. Lütfen önce bir türkü söyleyin:

Nice sultanları tahtdan indirir,

Nicesinin gül benzini soldurur;

Bir hasretlik, bir yoksulluk, bir ölüm…

Hatta dilimizi bile mükemmel öğrenmiş olabilirler; ama mümkünü yok bizim gibi uzun hava okuyamazlar… Eğer yarın, o mahşer gününün kalabalığında milliyetinizden insanları özlerseniz, türkü söylemeye başlayın… Huma kuşuu… diye başlayan biri, bizden başka kim olabilir?

 Yemen’e asker göndermemiş hangi millet bu kadar derinden duyabilir? Bu dehşetli hasreti yaşamayan hangi millet bu yangın ezgiyi yaratabilir?

Dön gel ağam dön gel, dayanamiram,

Uyku gaflet başmış uyanamiram

Ağam öldüğüne inanamiram…

Bizden başka kim bu türküyü söyleyebilir; bir başkası olabilir mi? …Mahşerde bile…

 

Kaynak: Nevzat Köseoğlu, Milli Kültür ve Kimlik, Ötüken, İstanbul, 1997


Bu Yazı 5532 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar