Ünsi Efendi Hazretleri- II
05.09.2015        

“Elli bir yıl içinde, tekkesinden sadece üç defa çıktı!”

Ünsî Hasan Efendi Hz. - II

Can Alpgüvenç

 

 

Önceki yazımızda sizlere, “Kişinin, özendirmek gayesiyle kendi halinden söz etmesi övünmek ve benlik değildir,” diyerek, insanın, Allah ve Kur’an yolunu sevdirmek amacıyla yaptıklarını başkalarına anlatmasının kibir ve gurur sayılmayacağını söyleyen bir “Gönül Sultanı”nı, Ünsî Hasan Efendi Hazretleri’ni tanıtmaya çalışmıştım. Bu yazımızda ise, büyük sofinin hayatıyla ilgili farklı bir takım hususiyetleri nazara vermeye çalışacağım.

1643 yılında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinde dünyaya gelen Hasan Ünsî, 1663’de henüz yirmi yaşında müderris olmuş, bir yıl sonra Ayasofya Camii’nde Beyzâvî tefsiri ve Mesnevî-i Şerif okutmaya başlamıştı. Sonradan tasavvufa meyledip, Üsküdar Toptaşı’ndaki Atik Valide dergâhının post-nişini Karabaş Veli Hz. intisap eden Hasan Ünsî, şeyhinin cezbesiyle medrese hizmetini terk etmiş, dergâha bağlanmıştı.

 

Uyurken gören olmadı!

1671’de Karabaş Veli Hz.’ne intisap eden Ünsî Efendi, şeyhinin yanında üç yıl kalıp sülûkunu tamamlamış, 1674’de halife tayin edilmişti. Ömrünün sonuna kadar riyazet ve mücahede halinde yaşayan Hasan Ünsî, tasavvuf terbiyesinin icaplarını büyük bir itina ile yerine getirmiş, meselâ hiçbir zaman minderde oturmamış, yastığa dayanmamıştı. Kendisini her zaman Rabbinin huzurunda bilmiş, her abdest alışında mest giymeyip ayaklarını suyla yıkayacak kadar şeriatın azamet cihetini tercih etmiş, onu uyurken gören olmamıştı.

Kaynaklarda, kapısını her zaman herkese açık tuttuğu, ömrü boyunca soyunup yatağa girmediği nakledilir.

 

Kimdir o ehl- i nefes?

Hasan Ünsî Efendi, Karabaş Veli Hz. tekkesinde iken, şeyhinin izniyle Topkapı sarayında iki yıl hizmet etmiş, bu süre dolduğunda tekkesine dönerken, orada devran ve zikrin devamı için yerine halife bırakmıştı. Bu durum, kendisinin o zamandan beri - mutlak değilse bile - zikir ve devran için halife bırakma salahiyetine sahip bulunduğunu gösteriyordu.

Saraya giderek orada kalma hadisesi şöyle meydana gelmişti.

Bir gün Sultan IV. Mehmed’in makbul çuhadarlarından Kara Mehmed Ağa namındaki hizmetkârının dizleri tutulmuştu. Saray Hekimbaşısı Salih Efendi’nin tedavi için gösterdiği bütün gayretler neticesiz kalmış, sonunda Ağa, yürüyemeyecek hale gelmiş, kötürüm olmuştu. Padişah, zaman zaman çuhadarının odasına gelir, kendisini ziyaret ederek hatırını sorardı. Hünkâr bir sabah yine ziyarete geldi ve:

Mehmed, nicesin, iyi olabildin mi?” diye sual etti. Çuhadar şöyle cevap verdi.

“Padişahım, hekimlerin ilaçları derdime derman olamadı, ben nefese muhtacım!

“Şimdi öyle ehl-i nefes biri var mıdır?”

“Üsküdar’da, Valide-i Âtik Camii tekyesindeki Şeyh Karabaş Ali Efendi mâlumunuzdur. O zat, ehli nefes ve nefesi her derde kimya-yı âzamdır!”

 

Ayaklarını önüme uzat!

Sultan Mehmed Han, şeyhin çok vaazını dinlemişti; kendisini tanıyor, biliyorlardı. Bunun üzerine Haseki Ağa’ya emir buyurdular:

“Tez Üsküdar’a var, Şeyh’e tazim eyle. Eğer kendileri gelirlerse gelsinler, Mehmed’e nefes etsinler. Şayet kendileri gelemeyip halifesini gönderirlerse o kimseyi de hürmet içinde getir!”

Haseki Ağa, dergâha varıp Sultan’ın ricasını söyleyince; Şeyh Efendi, Hasan’ı çağırttı.

“Hasan Efendi, Hemen Saray’a var ve Sultan’ın hastasını okuyuver!” buyurdular...

Hasan Ünsî Hz. saraya ulaşıp Mehmed Ağa’nın yanına gelince, ağa ağlamaya başladı:

“Şeyhim, size hürmet gösterip, ayağa kalkamıyorum, beni affediniz, dedi.

Bu söz üzerine Hasan Efendi, ağaya teselli verici sözler söyledi.

“Üzülme iyi olacaksın,” dedi.

“Hemen ayaklarını önüme doğru uzat, çekinme!”

Hasan Efendi, çuhadarın ayaklarını okuyup üfledikten sonra “Fâtihâ!” buyurdular.

“İnşallah, bir daha okumaya hacet olmaz!” temennisinde bulundular.

Hasan Ünsî Efendi, hastanın odasından çıkar çıkmaz, çuhadarın bacaklarındaki ağrı kesilmiş, bir anda huzura kavuşmuştu. Ağa, ertesi gün ayağa kalkmış, odasında gezinmeye başlamış, bir sonraki gün de odasından dışarı çıkabilmişti.

Hatta bir hafta içinde padişahın maiyetinde av seferine katılmaya bile muvaffak oldu.

Sultan IV, Mehmed bu gelişme üzerine, Hasan Efendi’nin sarayda ikamet etmesini, Harem-i Hümayunda vaaz etmesini arzu ettiler.

Hasan Ünsî ise:

“Pirim Şeyh Ali Efendi Hazretleri’nin izin olmayınca bu hizmetin ifası mümkün değildir, buraya onun izniyle gelmişizdir” cevabını verdiler.

Sonunda Şeyh Efendi’den izin alındı ve Hasan Efendi, Harem-i Hümayunda iki sene vaaz u nasihat edip, devran ve zikrullah ile meşgul oldular. Saray-ı Hümayun, has oda ve hazinedeki Enderun Ağalarının hepsi Hasan Efendi’ye intisap ederek devrana başladılar.

Hasan Efendi, ikinci yılın sonunda yerine bir başkasını tayin ederek, yeniden Şeyh’inin dergâhına döndü. Nefesiyle iyileşen o çuhadar ise, daha sonra Hasan Ünsî’ye intisap ederek halifelerinden biri oldu.[i]

 

Bizim sırrımız ondadır!

 Hasan Ünsî Hz. 1674 yılı sonrası, Karabaş Veli Hz tarafından kendisine halifelik verilişinin ardından İstanbul’a gönderilmiş, Ayasofya Camii yakınlarındaki Acem Ağa Camii’ne yerleşmişti. On iki yıl kadar burada devran ile zikreden, irşatla meşgul olan Hasan Ünsî’ye biat edenler pek çoktu. Bunlar arasında keşif ve keramet sahibi pek çok kişi bulunuyordu.

Karabaş Veli Hz. 1686’da çıktığı hac ziyareti öncesinde, dervişlerine Hicaz’dan dönemeyeceğine işaret eden aşağıdaki sözleri söyledikten sonra onları Hasan Ünsi’ye emanet etmişti:

Bizler hacc-ı şerife niyet ettik, ihtimal ki bir daha görüşemeyiz. Sizin mürşide ihtiyacı olanınızı veya olmayanınızı, hepinizi Ünsi’ye ısmarladım. Eğer danışacağınız bir şey olursa ona danışın, bizim sırrımız ondadır!”

***

Hasan Ünsî Hz. 1684 yılında bir beratla Aydınoğlu Tekkesi şeyhliğine nakledilmişti. Aslında Şeyh hakkındaki bu nakil hükmü, kendisi hakkındaki şikâyetler sebebiyle sürgüne gönderilmesi kararının sonrasında verilmişti.

Rivayete göre, tayini yapan İstanbul Kaymakamı Karahasanoğlu Mustafa Paşa’nın başına, Ünsi’yi sürgüne göndereceği günlerde pek çok musibet gelmiş, o da bu belâların, Şeyh hakkında verdiği bu yanlış hükümden olduğuna inanmış, sürgün düşüncesinden vazgeçmiş; Şeyhi, Aydınoğlu tekkesine tayinle taltif etmişti

 

Elli bir yılda üç kere!

Hasan Ünsî Hz., Aydınoğlu Tekkesi’ne tayini üzerine, bu yeni mekâna geçmek istememiş, beratı getiren adama: “Paşa oğlumuza selam ederiz, şimdilik bu camide tevhit ediyoruz, burası dahi tekkedir, onu müstahak olan münasip birine ihsan buyursunlar,” diyerek, bu geniş ve güzel mekâna geçmekten imtina etmişlerdi. Kara Mustafa Paşa, şeyhin bu istiğnası üzerine üzülmüş, onunla ilgili düşünceleri sebebiyle pişmanlık duymuş, “Bir dervişin iki keredir, geniş bir tekkeyi ayağına seriyorum, kabul etmiyor. Biz ise dünya umuru için dem be dem çalışırız, ahiret hatırımıza gelmez!” diyerek ağlamıştı.

Hasan Ünsi Hz. bereketli bir ömür sürmesine rağmen, irşad hizmetii ifa ettiği Aydınoğlu tekkesinden, elli bir yıl içinde sadece üç kere şehre çıkmıştı! Bir defasında tekke, deprem neticesinde harap olduğunda Cuma namazı için Ahmed Paşa Cami’ne, bir keresinde Üsküdar’a Aziz Mahmud Hüdaî Hz. ziyarete, birisinde de Hatt-ı Hümayunla Sur u Hümayun’a davet edilmesi üzerine Okmeydanı’na gitmişti.

Hasan Ünsî Hz., Sultan III. Ahmed döneminde, 1774’te 81 yaşında iken yıllarca hizmet ettiği Aydınoğlu tekkesinde vefat etmiş, tekke haziresine defnolunmuştu. Tramvay güzergâhında, Sirkeci’de Gülhane Parkı’nın karşısında bulunan bu güzel tekke cumhuriyetin ilk yıllarında yıkılmış, günümüze sadece hazretin türbesiyle hazirenin bir kısmı ulaşmıştır.



[i] Dr. Rıfat Okudan, Hasan Ünsî ve Tasavvufî Görüşleri, İstanbul, 2007,  s.34-35.


Bu Yazı 2733 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar