Uzun Emelde Uzun Elem Var
..        
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir defasında elindeki iki çakıl taşını (birini yakına, diğerini uzağa) atarak:
Şu ve şu neye işaret ediyor biliyor musunuz, dedi. Sahabîler:
Allah ve Resulü daha iyi bilir, dediler. Buyurdu ki:
Şu (uzağa düşen) emeldir, bu da (yakına düşen) eceldir. (Kişi emeline ulaşmak için gayret ederken ulaşmadan ölüverir.) (Hz. Büreyde'den rivayet edilmiştir. Tirmizî, Emsâl:7)
Muhterem Hocamız Mehmet Kırkıncı'nın konuyla ilgili çok çarpıcı bir izahını dinlemiştim. Hocamız diyor ki: “Dünya süslü bir geline benzer. Cazibesiyle herkesi yoldan çıkarıp kendisine âşık eder, ama kimseyle evlenmez.” Hocamız ne güzel demiş. Çok veciz ifadelerle dünyanın hâlini ve ona yersiz bel bağlayanların konumunu özetlemiş.
Evet, hiç şüphe yok ki dünya fanidir. İçerisindeki koşuşturmalar ise, oyun ve oyalan- maktan ibarettir. Bir gün dünya bize “Bu kadar oyun yeter!” diyecek. Her ne kadar biz oyunu bırakıp çıkmak istemezsek, feryadı figanlar etsek de, o, kulağını tıkayıp “Haydi dışarı!” diyecek ve başımıza kıyametimizi koparacak.
Dünya çok cazip, çok tatlıdır; ama kimseye de yâr olmuyor. Buna tarih şahittir. Nice sultanlar, krallar, padişahlar gelmiş, hiçbiri dünyaya sahip olmamış, bütün mal-mülk ve şan-şöhreti arkalarında bırakıp gitmişler. Belki gitmek istememişler; ama gönderilmişler. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) “Dünyaya meyledenin emeli uzun olur, sonunu getiremez, bitmez tükenmez ihtiyaca düşer; öyle bir meşgale kaplar ki üzüntüsünden kendini kurtaramaz” buyurmuş- lardır. Bu hadis-i şeriften anlıyoruz ki, insanı en çok üzen şey emellerinin uzun olmasıdır. Çünkü yapacağı daha çok şey vardır! Oysa emellerin uzun olması, elemlerin de uzun olmasına neden olmaktadır.
Madem hal böyledir, madem eninde sonunda bir gün kovulma sırası bize gelecek; o halde musibetleri hoş karşılamalıdır. Sabır, tevekkül ve tahammülle karşılık vermelidir. Çünkü bu sayede, bizi kovacak olan dünyadan ayrılık provaları yapma fırsatı kazanmış oluyoruz.
İşte musibetler, bu kadar çok sevdiğimiz ve dolayısıyla günahlara dalabildiğimiz bu dünyadan daha kolay ayrılabilmemiz açısından eğitici rol oynuyorlar. Bu gibi zamanlarda dünyaya olan işti- yak ve heves gittikçe azalıyor, belki de yok oluyor.
Musibetlerin dünya sevgisini azalttığıyla ilgili çok çarpıcı bir örneği, yıllar önce bir arkadaşımız anlatmıştı. Kendi başından geçen bu hadise beni çok etkilemiş ve derin düşüncelere sevk etmişti. Bu hadiseyi, istifadeye medar olur düşüncesiyle sizlerle paylaşmak istiyorum:
“17 Ağustos 1999 depreminde İstanbul'daydım. Hayatımda ilk defa bir deprem anını bu kadar yakından yaşıyordum. O kırk beş saniyelik kısa zaman dilimi, âdeta kırk beş dakikaymış gibi uzun gelmişti bana. Bir türlü bitmek bilmiyordu.
Hayatım bir anda, bir sinema şeridi gibi hayalimden geçti. O an özellikle işlediğim günah- lar, yaptığım kötülükler hatırıma geldi ve beni derinden etkiledi. İşte o an içimden 'keşkeler'i sırala maya başladım. 'Keşke biraz daha vaktim olsa da yaptığım hatalardan tövbe istiğfar edip bağışlanma dilesem. Keşke biraz daha vaktim olsa da hakkıyla yapamadığım kulluk görevimi yerine getirsem. Keşke… Keşke…' Derken bir süre sonra deprem durdu ve biz yavaş yavaş binadan dışarı çıktık. İnsanların içerisinde olduğu o hâl, korku dolu gözlerle bakışmaları ayrı bir dehşet vermişti bana. Âdeta küçük bir kıyamet sahnesi yaşanıyordu.
Dışarı çıktıktan sonra, derhal deprem anınday- ken içimden geçirdiğim keşkeleri yerine getirmek için iş başına koyuldum. Zira bu ikaz 'Artık sona yaklaştın, biraz kendine çeki düzen ver!' Şeklinde bir hatırlatmaydı. En azından o zaman böyle algılı- yordum. Çünkü o hal bana çok dehşetli gelmişti.
Bu hâdiseden sonra, namazlarımı daha içten ve tadil-i erkânla kılıyor, her secdede uzun uzun dualar edip bağışlanma diliyordum. Normalde haftada veya on günde bir yaptığım Kur'an ve Cevşen okuma gibi ibadetlerimi artık her gün yapmaya başlamıştım. Günde bir cüz okuyor ve haftada bir Büyük Cevşeni okuyup bitiriyordum. Hatta günü değerlendirmek, belki manen zararlı çıkmamak için, her gece yatmadan önce kâr-zarar hesabı yapıyordum. Eğer zararlı çıkmaktan şüphelendiysem, kâra geçmek için mutlaka bir şeyler yapar öyle uyurdum.
Bu hâl bir müddet devam etti. Fakat maalesef zamanla, yavaş yavaş depremi unutmaya başlayınca, bu tür yaptığım ibadetlerim daha da resmîleşmeye başladılar. Eski huşu ve huzuru alamaz oldum. Bir süre sonra Düzce depremi vuku buldu. O gafleti atmam için beni sarstı ve yeniden kendime gelmeme vesile oldu.”
Evet, işte bu tür ikazlar ibadetlerde gizli olan manevî sırları ortaya çıkarmaya vesiledirler, insanın dünyaya olan o şiddetli sevdasını kırıp yüzünü ahirete çevirirler.
O arkadaşımız, başından geçen bu olayı anlattıktan sonra şunu eklemişti:
“O deprem anında yaptığım duayı daha sonra düşünürken hatırıma şöyle bir nükte geldi:
Farz edelim ki o deprem anını bugün yine yaşadık. Çok içten ve can-ı gönülden yalvarıp Allah'a dua ettik ve Allah bize kendimizi düzeltmemiz için mühlet verdi. Çünkü her an deprem olma ihtimali zaten vardır.”
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki, “Bu zamanınız fırsattır. Fırsat da, büyük nimettir. Sıhhat ile ve üzüntüsüz geçen vakitler, bulunmaz ganimettir. Her saati Allah'ı anmakla geçirmelidir.”
Bu noktada sünnetler önemli bir yere sahiptir. Çünkü her sünnet işlendiğinde Peygamberimiz ve dolayısıyla Rabbimiz hatıra geleceğinden kişi kendisine çeki düzen verecektir. Bu sayede bütün bir gün ibadetle geçirilmiş ve ahirete yatırım yapılmış olacaktır.
Bu imtihan kapısı bir defa kapandıktan sonra pişmanlık hiçbir şekilde fayda vermeyecektir. “Keşke toprak olsaydım da bugünleri görmesey- dim” (Nebe Sûresi, 40) dememek için yol yakınken İslâmiyet'in ana caddesine girmeli ve emir ve buyruklarına göre bir hayat sergilemeliyiz. Ne mutlu henüz yol yakınken uyarı ve ikazlardan hakkıyla ders alana!
Bu Yazı 2856 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar