Vakıf Cennetinde İnfak Edebilmek
07.05.2014        

Vakıf Cennetinde İnfak Edebilmek  

Doç. Dr. Selim Hilmi ÖZKAN

 

 

Medeniyet tarihimizde çok önemli bir yere sahip olan ve asırlar boyunca sosyal bünyemizde daima kaynaştırıcı ve birleştirici bir rol oynayan vakıfların önemi çok büyüktür. Yardımlaşma ve dayanışma bir medeniyetin en belirgin özelliğidir. Medeniyette ileri gitmiş olan milletlerin hemen hepsinde sosyal yardım ve dayanışma önemli bir yer tutar. Fertlerde mevcut olan hayır ve yardım duygusunun müesseseleşmesi olan vakıflar, gelişen teknolojiye de ayak uydurarak, geçmişte olduğu gibi günümüzde de milletimize çok çeşitli hizmetler sunmaktadır.

Tarihi süreçte Türk ve İslam devletlerinde sosyal ve dini hayata ilişkin hemen hemen tüm işler vakıflar aracılığı ile yapılmıştır. Bunların en önemlileri arasında sayabileceğimiz camiler, mescitler, medreseler, hastaneler, tekkeler, çeşmeler, suyolları gibi dinî ve sosyal pek çok kurum zengin ve hayırsever kimseler tarafından hem hizmete açılmış, hem de hayatiyetlerini sürdürebilmeleri için bunlar için kurulan vakıflarla ayakta tutulmaya çalışılmıştır. Bu vakıflara akar yani gelir, kimi zaman menkul yani para gibi, kimi zaman da tarla, bağ, bahçe, han, hamam, bedesten, dükkân gibi gayrimenkuller şeklinde olmuşlardır.

Vakıf kültürünün ve infak anlayışın, toplumun tüm katmanlarını kucakladığı asır elbette tarihin görmüş olduğu en büyük ve en muhteşem devletlerden kabul edilen Devlet-i Osmani zamanına tesadüf eder. Selçuklu ve kendisinden önceki Türk-İslam mirasına tam anlamı ile sahip çıkan Osmanlı Devleti, diğer kurumlarda olduğu gibi vakıf kurumunu da kendine özgü bir şekilde geliştirerek Anadolu’nun ve egemen olmuş olduğu coğrafyanın tamamına yaymıştır. Osmanlı Devleti yöneticileri imparatorluğun en gelişmiş şehirlerinden en ücra köşelerine kadar her yere vakıf müessesesini kendine özgü hali ile modernleştirerek yaymayı temel bir vazife olarak addetmişlerdir. Böylece İslam’ın en temel emirlerinden birisi olan yardımlaşmanın hem toplumun katmanlarına yayılmasına hem de ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarının pratik yollardan halledilmesinin yolunu da açmışlardır. Osmanlı döneminde Anadolu ve Rumeli’nin en ücra köşelerine kadar vatan topraklarının her köşesinde vakıfların en canlı şekli ile varlığını imparatorluğun yıkılışına kadar devam ettiğini görmekteyiz.

Osmanlı devlet adamları, hayırsever varlıklı veya varlıklı olmayan halktan birçok kimse kendine ait mülklerini ammenin yararına sunmaktan hiç çekinmemişlerdir. Hayırseverler işyeri ve bostan bahçeleri başta olmak üzere gelir getiren mülklerini vakfederek ülkenin imar ve ihyasına katkı sağladıkları gibi talebelerin eğitimi ve fakirlerin ihtiyaçlarının giderilmesi, ibadet yerlerinin işlevinin devam ettirmesi, kütüphane, hastane, köprü, su yolu yapımı, çeşmeler, fakirlerin doyurulması, borçluların borçlarının ödenmesi, yoldan gelip geçenlerin ihtiyaçlarının giderilmesi ve daha aklınızı zorlayacak her alanda vakıflar kurmuşlardır.

Vakıflar yardımlaşmanın en güzel örnekleridir…

Türk ve İslam toplumu yardımlaşmaya büyük önem vermiştir. Bununla alakalı gerek ayet ve hadis gerekse atasözlerimizde yardımlaşmayı teşvik edici sözler bulunmaktadır. Yardımlaşma toplum arasındaki bağları kuvvetlendirdiği gibi kişiler arasındaki husumetlerin de ortadan kalkmasına vesile olmaktadır. Mesela Osmanlı döneminde birçok mahalle ve camilerde bulunan sadaka taşları yardımlaşma kültürünün en müşahhas örneklerindendir. Bu taşlar sayesinde alan ile veren belli olmamaktadır. Taşların en önemli özelliklerinden birisi bir kişinin buraya yardım mı koyduğu yoksa buraya konan parayı mı aldığı net olarak anlaşılmayacak şekilde tasarlanmış olmalarıdır.      

Vakıflar infak duygusunun gelişmesine yardımcı olmuşlardır…

Türk ve İslam devletlerinde kurulan vakıflara baktığımız zaman birçok vakıf çeşidini görebiliriz. Müslüman toplumunda yaşayan hayırseverler güçleri nispetinde vakıf kurmak için birbirleri ile yarışmışlardır. Selçuklu ve Osmanlı döneminde toplumun ihtiyaçlarını gidermeye yönelik her çeşit vakıf kurulmuştur. Bununla alakalı Selçuklu bilhassa Osmanlı dönemini bir vakıf cenneti olarak adlandırabiliriz.

Burada sadece vakıflarla alakalı birkaç örnek vermekle yetineceğiz. Çünkü insanlar mallarını toplumun ihtiyaçlarını gidermek amacı ile güçleri nispetinde her türlü vakıf kurmuşlardır. Kurulan vakıflara çok önemli miktarda akarat vakfederek bu hayır kurumlarının devamlılığını da sağlamışlardır. Sadece bir kurumu yaparak onu yüzüstü bırakmamışlardır. O kurumun devamlılığını da düşünerek gelecek kuşaklara sağlıklı şekilde kalmasını amaçlamışlardır. Mesela Antepli Kâtip Mustafa Bin Süleyman vefat etmeden önce bir vakıf kurmayı tasarlamış fakat buna ömrü yetmemiştir. Mallarının vekili olan kardeşi Nehil Oğlu Mehmed, abisinin bu muradını gerçekleştirmek için bir vakıf kurmuş ve vakfın işleyişi için 1400 meş’are sebzevat, 700 tefek bağ, ortakları arasında olduğu değirmen hissesini ve bir adet dükkânını kala kapısında yaptırdığı çeşmeye vakf eylemiştir. Çeşmeye gelen suyolunun yıkılmış olan yerlerinin düzetilmesi ve tamirinin yapılması için gerekli harcamaların yapılmasını şart koşmuştur[i]. Yine Antepli el-hac Ebubekir Bey iki kıta bostan gelirini camii için vakfetmiştir. Elde edilen gelirden cami için gereken harcama yapıldıktan sonra cami görevlilerinin maaşının verilmesinin vakıf şartları arasına koymuştur[ii]. Aynı şehirde yaşayan Silmeci oğlu Hacı Halil kızı Fatma aldığı dükkânları vakfederek her yıl üç aylarda fakir fukaraya malzemesi yerinde olup yemek ve börek dağıtılmasını, bunun karşılığı olarak sevapların kendi ruhuna ve ecdadının ruhlarına da hediye edilmesi istenmiştir[iii].

Anadolu coğrafyası gibi Balkanlarda da ecdadımızdan kalan binlerce vakıf vardır. Üveys Bey Oğlu Şadi Bey Karaman köyünde bir cami yaptırarak Sofya’nın Goleme Lozena karyesini bu cami için vakfetmiştir. Köyün gelirleri caminin giderleri ile birlikte camideki görevlilerin nafaka ihtiyaçları içinde harcanmıştır. Balkanların Türkleşmesi ve İslamlaşmasında çok önemli bir vazife ifa etmiş olan Bali Efendi’de kurduğu vakıflar aracılığı ile buralarda İslam’ın yayılmasında öncülük etmiştir[iv]. Mesela Abdi Bey bin Abdullah sahip olduğu bağını vakfederek gelirini iki kuyu için vakfetmiştir[v].

Borçlu olanların borçlarını ödeyebilmeleri için de para vakıfları kurulmuştur. Osmanlı dönemi için sosyal ve ekonomik hayatın birçok alanına ışık tutan şer’iyye sicilleri (mahkeme kayıtları) kayıtlarında borç alıp verme başta olmak üzere parasal meseleler ile ilgili birçok bilgi bulunmaktadır. Buradaki bilgilerden, Osmanlı toplumunun ödünç para vermek başta olmak üzere yardımlaşmayı seven bir toplum olduğunu anlamaktayız. Osmanlı toplumu kadı huzurunda veya aralarında ufak bir senet yaparak birbirlerine borç vermişlerdir. Hatta çoğu zaman buna bile gerek duymamışlardır. Çünkü “Söz senettir.” şiarını kendilerine düstur edinmişlerdir. Osmanlı toplumun borç verme sistemini kendine özgü bir sistem içerisinde çözerek “para vakıflarını ”kurmuştur. Dönemin uleması arasında çeşitli tartışmalardan sonra Hanefi mezhebinin büyük fıkıh âlimlerinden İmam-ı Züfer hazretlerinin görüşü benimsenerek para vakıflarının sıhhatine hükmedilmiştir. İmam Züfer, "Bir kimse dirhemleri (nakit para), ve ölçü veya tartı ile alınıp satılan misli menkulleri vakfetse, bu caiz olur. Dirhemler Mudarabe yöntemiyle çalıştırılır, sonra kâr’ı (rıbh), vakfın harcama yerlerine sarfedilir. Vakfedilen menkuller ise önce satılır, satış bedeli dirhemlerdeki gibi Mudarabe veya Bidaa yöntemi ile verilir. Meydana gelecek olan kâr (rıbh), vakfın hayır yönüne harcanır." diye fetva vermiştir. Böylece acil para ihtiyacı olanlar vakıflar sayesinde bu ihtiyaçlarını gidermişler ve faiz gibi şer’an yasak olan hastalıklardan da bu yöntem ile uzak durmuşlardır.  Mesela Hacı İlyas bin Abdullah[vi] asl-i mal 21000 akça ile bir vakıf kurmuştur. Bu meblağın murabahasından elde edilen gelir miktarı ise 2100 akçadır. Vakfın asl-i mallarının %10 üzerinden murabahaya verildiğini anlamaktayız.

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra cumhuriyet Türkiye’sine intikal vakıflar Medeni Kanun kabulünden önce kuruldukları için mülhak vakıflar olarak adlandırılmışlardır. Bugün bu mülhak vakıflardan bir kısmı mütevellisi tarafından bir kısmı da Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından idare edilmektedir. Mütevelliler vakfeden adına vakfiye şartlarına göre vakfı idare ederler. Bazı vakfiyelerde mütevelliler hizmetlerinden dolayı vakıftan ücret de almaktadırlar.

 

BİBLİYOĞRAFYA

1- Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi608/1; 608/2; 612.

2- Tapu Kadastro Arşivi, Tahrir Defteri61.

 

 



[i] VGMA, 608/2, s. 335-339.

[ii] VGMA, 608/1, s. 120-124.

[iii] VGMA, 612, s. 19-22.

[iv] TKA, TT 61, 351, 352.

[v] TKA, TT 61, 353.

[vi] TKA, TT 61, 354.


Bu Yazı 4161 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar