Vazifemiz Araştırmak ve Öğrenmek
17.03.2015        

VAZİFEMİZ ARAŞTIRMAK VE ÖĞRENMEK

Ümit Şimşek

 

 

 

İstediğiniz birşeyi elde edememişseniz, bu, ya o şeyi ciddî şekilde istemediğinizin, ya da fiyatı üzerinde pazarlığa kalkmış olmanızın işaretidir. (Rudyard Kipling)

İnsan, araştırmak ve öğrenmek üzere yaratılmıştır:

Bir karınca yavrusu, ana kraliçenin yeraltında açtığı ve üzerini kapatıp dış dünyadan tamamen soyutladığı bir dehlizde kozadan çıkar. Daha o anda, nereye geldiğini ve kendisinden ne beklendiğini biliyor gibidir. İlk iş olarak, dehlizi genişletmeye koyulur. Çünkü yeni doğacak kardeşlerine burası dar gelecektir. Bu işi yaparken, henüz tanımadığı vücuduna takılmış iki çift çenesini, uç çift ayağını ve antenlerini bir sanatkâr becerisiyle kullanır. Kendisine, o dehlizden başka bir dünyanın da var olduğunu anlatacak kimse yoktur. Anlatması da gerekmez. O, kendiliğinden, dehlizin tavanında bir delik açar ve dışarı çıkar. Yiyecek toplar, doğduğu yere getirir. Yavru karınca, daha hayatının ilk anlarında, kendisinden sonra doğacak kardeşlerinin bakımını annesinden devralmaya hazırdır.

İnsan ise, bir karıncadan çok daha cahil ve beceriksiz olarak dünyaya gözünü açar. Ağlamaktan ve emmekten başka hiçbir şeyden haberi yoktur. Vücut organlarını kullanmayı öğrenmesi aylar alacak, kendi başının çaresine bakacak hale gelmesi ise yıllar sürecektir. Aradaki fark: Karınca öğrenmiş olarak, insan öğrenmek üzere dünyaya gelmiş yahut gönderilmiştir.

İnsanın araştırmak ve öğrenmek üzere yaratıldığını gösteren en büyük delil, hayatının ilk yıllarıdır. Bir bebeğe dikkat edin: Uyku dışındaki bir dakikasını boş geçirdiğini görebilir misiniz? Elini, ayağını, ağzını, bütün yeteneklerini ve en önemlisi zekâsını kullanmak suretiyle, sürekli olarak kendisini ve çevresini araştırmakta, tanımaya çalışmakta, birtakım bilgiler edinmekte ve bu bilgileri, daha ileri düzeyde bilgiler elde etmek için basamak yapmaktadır. Mükemmel bir araştırma faaliyeti!

Hayatın ilk yılları, araştırmacılığın altın çağıdır. Bu yıllarda çocuğun zihninde "zor" veya "imkânsız" şeklinde bir kavram yok gibidir. Yetişkin insanlar için yabancı bir dil öğrenmek veya bir bilim dalında ihtisas yapmak son derece güç bir iş iken, en az o kadar zahmet ve sabır isteyen yürümek ve konuşmak gibi son derece ağır işlerin altından her çocuk başarıyla kalkmaktadır.

Fakat bu altın çağ, özellikle günümüzde, çocukluk devrelerinin ötesine nadiren uzanır. Çocuk, bir süre sonra, her şeyi kurcalamanın, büyüklerini soru yağmuruna tutmanın iyi bir şey olmadığını öğrenmeye başlayacaktır. Bu durum, şimdiye kadar onu içinde yaşadığı dünyanın sırlarını keşfetmeye iten merak duygusunu belki yok edemez, fakat başka mecralara rahatlıkla yöneltebilir. Yeni bir şeyler öğrenmek, önüne yeni ufuklar açan bilgiler edinmek, hayatın en heyecan verici faaliyeti olmaktan yavaş yavaş çıkar. Böylesi, zamanla bize daha rahat gelmeye başlar. Araştırmaktan, yeni bilgiler edinmekten ve bu bilgilerle birtakım sonuçlara varmaktan kaçınmakla, düşünmekten de kendimizi korumuş oluruz.

Zaten çevremizdeki her şey, düşünmeyi, "dünyanın en zor işi" haline getirmek için elbirliği etmiş gibidir. Geçim derdi, günlük meşgaleler, sosyal ilişkiler, medeniyetin ihtiyaç haline getirdiği görenekler, insanın yeteneklerini ve zamanını büyük ölçüde kendilerine bağlamış durumdadır. Yetişkin insanlara okuma yazma öğretmek bile zaman zaman devlet eliyle yürütülen kampanyalara konu teşkil edebiliyor; fakat okuduklarımızla övünebilecek durumda değiliz. Kitaplar küçülmeye, puntolar irileşmeye devam ediyor. Gazetelerde dünyanın en karmaşık olayları birkaç satırda özetleniveriyor. Yazıların yerini, gittikçe büyüyen başlıklar ve gün geçtikçe renklenen fotoğraflar alıyor. Televizyon ise günlük hayatımızın en az yüzde 20'sini işgal ediyor. Ama bütün bunların, düşünmeyi bir alışkanlık olmaktan çıkarmaktaki toplam etkisinin okullarımıza yetişebildiğim söylemek güçtür.

Çoğumuz, soru sormanın yasaklandığı ilk yer olarak okulları hatırlarız. Çünkü eğitim sistemimiz, bir çocuğun zihnindeki soruları cevaplandırabilecek bir düzeye kavuşamamıştır. Zaten bunun için planlandığı da söylenemez. Batılılaşma hevesi içimize düştükten sonra, eğitim de bütünüyle taklide yönelmiş, tahkikle, yani araştırmayla bir ilgisi kalmamıştır. Amaç, araştıran, yeni bilgiler peşinde koşan ve bilgiyi sorgulayan kuşaklar yetiştirmek değil, belirli telkinleri aynen benimseyen tek tip insanlar ortaya çıkarmaktır. Bu eğitim sisteminin bir ürünü olan ve bir emirle sokağa dökülüp adam öldürebilen binlerce kişi, bu gerçeğin şahitleri arasındadır. Robot yetiştirmekle görevini yerine getirdiğini sanan bir eğitimde soru sormaya ve araştırmaya yer olmadığı gibi, yeni bilgilere de ihtiyaç yoktur.

Maddî ve manevî gelişmelerin hepsi soruların eseridir:

Soru sorma cesaretini kırmakla kendimizi nelerden mahrum bıraktığımızı keşke anlayabilseydik! Dünyaya bakın, tarihe göz gezdirin: İnsanı insan yapan, medeniyeti bugün ulaştığı yere çıkaran, maddî ve manevî gelişme adına ne varsa, hepsi soruların eseridir. Einstein ‘in izafiyet teorisi ile ilgili çalışmaları, daha çocukluk çağında iken zihnini kurcalayan iki soruyla başlamıştı: "İki olayın bir anda vuku bulması ne demektir? İnsan bir ışık demetinin üzerine binerek seyahat edecek olsa ne görürdü?"

Bu iki "çocukça" sorunun getirdiği cevaplar, bugünün bilim dünyasını şekillendirmiştir. Gariptir ki, aynı Einstein, üç yaşına kadar konuşamamış ve bu sebeple zekâsından şüphe edilmişti. Bir psikiyatrist, onun yüz yıl önce doğmuş olmasını bir talih eseri sayıyor ve şunu ekliyor: "Eğer bizim elimize düşseydi, hemen özel eğitime tabi tutar ve sıradan bir insan haline getirirdik."

Daha geriye gidersek, insanlığın zirvesindeki Sahabenin, bu mertebeye soru sormak suretiyle yükselmiş olduğunu görürüz. Onlar, putlara tapmaktan daha kutsal bir dinin tanınmadığı bir devirde yaşıyorlardı. Yine de, kendi aralarında yaşayan ümmî bir zat, hiç duyulmamış bir dinle ortaya çıktığı zaman, onun söylediklerini ve kendi inançlarını sorgulamaktan geri kalmadılar. Gerçeği soruyla buldular. Yeni girdikleri dini sorularla öğrendiler. Ayetlerin birçoğu onların soruları üzerine indi. Hadislerin birçoğu onların soruları üzerine söylendi.

İnsanın maddî ve manevî gelişmesinde soruların oynadığı rol, İslamın fıtrat, yani, yaratılış dini oluşuna ışık tutar. Peygamberimizin "Her çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar" hadisinde de buna işaret vardır. Her şeyden habersiz olarak hayata gözünü açan insan, bu dünyaya, bilgi vasıtasıyla gelişmek ve yükselmek üzere gönderilmiştir. İnsanın yaratılışında merak vardır. Sormak ve araştırmak insan için o kadar tabii bir faaliyettir ki, bazı Batı okullarında öğrenciyi soru sormaya teşvik etmek için uygulanan usuller, beklenenin tersine sonuçlar vermiştir. Meselâ, soru sorma karşısında bir ödül ortaya konmuşsa, artık sorular ödül hatırı için sorulmaya başlamıştır. Ödül ise, sorunun asıl karşılığı olan bilgi gibi herkes tarafından paylaşılamadığından, böyle durumlarda ortada sadece birkaç ödül heveslisi kalmış, öğrenci çoğunluğu ise sessizliği tercih etmiştir.

Oysa soru ve bilgi, insanın yaratılışıyla doğrudan ilgilidir. Soru sormayı yasaklamak nasıl insanın yaratılışına karşı mücadele anlamını taşıyorsa, sorunun karşılığında bilginin yerine başka bir şeyi ödül olarak koymak da sonuç itibarıyla aynı manaya gelir. İştahsız bir çocuğun karnını oyuncak vaat ederek doyuramazsınız. Onun maddi gelişmesini sağlayacak ve yemek yemeyi bir külfet olmaktan çıkaracak olan şey, iştahtır. Manevî gelişme için ise, Yaratan, insan ruhuna merak gibi bir nimet bağışlamıştır. İştahla yenen yemek nasıl boğazımızda düğümlenmeden kolaylıkla akıp gider ve daha iyi hazmedilirse, merak sonucu ve sorarak elde edilen bilgi de daha kolay öğrenilir, zevkle öğrenilir, daha iyi hazmedilir, daha uzun süre saklanır.

O halde, merakınızı bir anlam taşıyan hedeflere yöneltin. Ve bırakın, sorularınız birbirini izlesin. Merakınızı, tıpkı dilinizin iştahı gibi, sürekli yenilenen bir iştah haline getirmeye çalışın. Bir sorunun cevabım bulduktan sonra peşini bırakmayın. Başka bir soru sorun. Onun cevabı da başka sorulara davetiye çıkarsın.

Merak, eğer başkasının işine burnunu sormak gibi yanlış yerlerde kullanılmazsa, gereksiz ve anlamsız yerlerde harcanmazsa, insanın başına iş açmaz, önünde yeni ufuklar açar. En azından hayatımızı renklendirir. Bizi televizyon başında saatlerce pineklemekten kurtarır. Bilgi ve düşünce dünyamızı gazete başlıklarına yahut basit düşünceli birkaç televizyon programcısının ön yargılarına mahkûm etmekten kurtarır. Dost sohbetlerinde dedikodular etrafından dönüp dolaşmaktan kurtarır.

Hyman G. Rickover; "Büyük kafalar fikirleri, orta kafalar olayları, küçük kafalar da kişileri konuşur" diyor. Fikirleri konuşabilen bir kafa için, daha aşağı düzeydeki meşguliyetlerin zaten çekiciliği yoktur. Böyle bir kafaya sahip olabilmenin yolu ise, merakımızı lâyık olduğu mecralara yöneltmekten geçer. Merakın asıl lâyık olduğu yer ise, ilimdir; onun için meraka "ilmin hocası" denmiştir.

Merak soruyu getirir, soruyu bilgi izler. Araştırma, hangi türden ve hangi çapta olursa olsun, soru sorma sanatından başka bir şey değildir. Fakat bilgiye "ilim" özelliğini kazandıran bir unsuru gözden uzak tutmamak gerekir. Bu, bilgiden faydalanılması, bilginin hizmete sunulması ve başkalarıyla paylaşılmasıdır. Soru sormak ve bilgiyi paylaşmak, bir bilim adamının vazgeçemeyeceği özelliklerdir.

Ebu Hanife, kendisine İmam-ı Âzam ünvanını kazandıran bilgisinin sırrını bu iki özellikte toplamıştır: "Sormam gerekeni sormaktan çekinmedim. Bildiğimi paylaşmakta da cimrilik etmedim."

“Kabiliyetim Yok” Bahanesi Yetenekleri Küllendirir:

Bildiğini başkalarına ulaştırmak, yaygın kanaatin tersine, sadece belirli bir entelektüel çevreye ait bir ayrıcalık değildir. Biz, bilimsel araştırmayı cihad sayan ve her bilgi sahibini bilgisini yaymakla yükümlü tutan bir dinin mensuplarıyız. Yeter ki bu sorumluluk hakkıyla idrak edilsin, yeter ki ilim kazanmak ve ilim yaymak düşüncesi toplumumuzda yaygınlaşsın o takdirde birçok iş kendiliğinden başarılacaktır. Bu arada araştıran, öğrenen ve bilgisini başkalarının hizmetine sunan nesiller kendi kendilerini yetiştirecektir. Bu, imkân veya kabiliyet meselesinden de çok önce, niyet ve çaba meselesidir. Gayretsizlik veya cesaretsizlik, "Kabiliyetim yok" bahanesi altında nice yetenekleri küllendirir de, farkında bile olmayız. Keşfedilmemiş veya unutulmaya terk edilmiş yetenekler arasında en fazla acınmaya lâyık olanı, sahibi tarafından keşfedilmemiş yeteneklerdir.

"Kabiliyetim yok" diyerek işi başından kestirip atan birçok kimsenin hali, kendisine bahçesinde küpler dolu altın gömülü olduğu söylendiği halde toprağı eşelemek zahmetine katlanmayıp da ömrünü sefalet içinde geçiren kimsenin halinden çok farklı değildir. Öyle kimseler vardır ki, varlığından haberdar bile olmadıkları kabiliyetleri, mecburiyetler karşısında ve zorlu tecrübeler sonunda ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan, insanın kendisini ciddî, hatta insafsızca denemelere tabi tutmadan kabiliyetsizliğine hükmetmesi hatalı olur.

Unutmamak gerekir ki, yetenek bir anda en mükemmel sonucu ortaya çıkarmaz. Çünkü gelişme ister, işletilmeyi bekler. İlk birkaç sonuca bakarak ümitsizliğe kapılmak eğer kâinatta geçerli bir kanun olsaydı, hiçbirimiz ne konuşmayı öğrenebilirdik, ne yürümeyi!

Hangi alanda olursa olsun, kabiliyetimizin bulunup bulunmadığı konuşunda kesin bir sonuca varmadan önce, şu sorular üzerinde ciddiyetle, uzun uzun durmamız gerekir:

* Kabiliyetimin olmadığı kanaati bende ne zaman ortaya çıktı? Beni bu kanaate iten tecrübelerim nelerdir? Bu konuda yeteri kadar girişimde bulundum mu? (Bulunduysanız bunları tek tek sayın.) Yoksa denemediğim ve herhangi bir girişimde bulunmadığı için mi kabiliyetimin bulunmadığını sanıyorum?

* Kabiliyetimi denemek için yeteri kadar girişimde bulundum mu?

* Bu teşebbüslerimi sonuna kadar götürdüm mü? Yarıda bıraktığım oldu mu? Olduysa neden yarıda bıraktım?

* Bu teşebbüslerimde elimden gelen her şeyi yaptım mı? Daha iyisini yapamaz mıydım?

* Bu teşebbüslerim için yeteri kadar zaman harcadım mı?

* Başarılı olmadığım kanaatine beni sürükleyen sonuçlar nelerdir? Bu sonuçları değiştirmek için gerekli imkânlardan bütünüyle mahrum muyum?

* Bu kanaate ölçü teşkil eden nedir?

* Başarılı olmadığımı söyleyen ben miyim, başkaları mı? Benim veya başkalarının" bu konudaki sözlerinin güvenilirlik derecesi nedir?

Kabiliyetlerimiz bize verilmiş birer nimettir, şükür ister. Birer sermayedir, işletilmek ister. Kendi düşüncemiz sorulmadan, kendi seçme hakkımız bulunmadan sahip kılındığımız bu kabiliyetlerle övünüp üstünlük taslamaya nasıl hakkımız yoksa bu nimetleri görmezlikten gelip küllenmeye terk etmeye de hakkımız yoktur. Bize düşen, Yaratanın bize verdiği yetenekleri tanımaya çalışmak, bu nimetlerin Ondan geldiğini bilmek ve onları, bize verenin rızasını kazandıracak şekilde kullanmaktır.

"Başkaları yapsın," "Daha iyisini yapanlar var, "Bana ihtiyaç yok" bunlar, kendimizi dünyada fuzulî bir varlık olarak ilan etmekten başka anlam taşımayan beyanlardır. Neden başkaları yapsın? Bir başkasının kendi çocuğunu iyi terbiye etmiş olması, sizin çocuğunuzu başıboş bırakmanız için mazeret teşkil etmez. Kabiliyet konusunda da herkes kendisine verilmiş olanı en iyi şekilde değerlendirmekle yükümlüdür.

Yeteneklerin layık olduğu yerde kullanılması kadar, verimli bir şekilde kullanılması da önem taşır. Bu da, kendimizi sürekli bir denetim altında bulundurmamızı gerektirmektedir. Yoksa yapılan bir çalışmanın en can alıcı noktalarından birinde "Benden bu kadar" meyli uyanır ve bizi daha iyi eserler meydana getirmekten, daha faydalı ve kaliteli hizmetler vermekten, yeteneklerimizi geliştirmekten alıkoyar. Evet, en iyinin peşinde koşmak, iyiden fedakârlık etmektir. Fakat iyilerle yetinmeye alışmak da daha iyinin yolunu tıkar.

Zaman zaman kendimizi hesaba çekmeliyiz:

Gayreti hayalcilikle, gerçekçiliği de hamiyetsizlikle karıştırmamalıyız. Zaman zaman kendimizi hesaba çekerek şu sorulara cevap araştırmakta fayda vardır:

* Kabiliyetlerimi yeterince tanıyor muyum?

* Bunları Yaratanın murad ettiği yönde kullanıyor muyum?

* Kabiliyetlerimi değerlendirmek ve geliştirmek için elimden gelen çabayı harcıyor muyum?

* Daima rahat bir atmosferde çalışmayı mı tercih ediyorum? Yoksa yorulduğum, çaresizlik hissettiğim zamanlar oluyor mu? Böyle zamanlarda işi sonuna kadar götürmeye azmedebiliyor muyum? Veya bir zahmetin altından kalkmakta gösterilebilecek çabayı, o zahmetten kurtulmak için mazeret araştırmakta mı harcıyorum?

* Ortaya çıkan sonuçlarda kalite ve içerik bakımından fark var mı? Meselâ bir yıl önce yaptıklarım ve yazdıklarımla bugünküleri karşılaştırdığımda nasıl bir sonuca varıyorum?

* Eski bilgi ve tecrübelerimle mi idare ediyorum? Yoksa yeni bilgiler kazanmak ve yeni tecrübeler edinmek için çalışıyor muyum? Bunun heyecanını sürekli olarak canlı tutabiliyor muyum? Yeni bir şey öğrenmeden geçen bir günü ziyan olmuş hissedebiliyor, bundan acı duyabiliyor muyum?

Bu soruların cevabını tereddütsüz ve ayrıntılı bir şekilde verdikten sonradır ki, yeteneklerimizin bize getirdiği yükümlülükleri ne derece yerine getirdiğimizi görebilir ve ona göre hareket tarzımızı belirleyebiliriz.

Bunlar bir gün bize nasıl olsa sorulacaktır. Allah'a ve âhiret gününe inananlar için, böyle bir hesaplaşmayı peşin olarak kendi başına yapmak, geriye dönüşün olmadığı bir günde çetin bir hesapla karşılaşmaktan daha kolay ve daha sevimlidir. 


Bu Yazı 3211 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar