Kapak
Yahya Efendi Hz. ve Hızır (a.s.)
03.03.2016        

“Yahya-yı Beşiktaş’ı ziyaret edelim gel; Oldur sebeb-i zinet-i kühsar-ı Beşiktaş”[1]

 

Yahya Efendi (Hz.) ve Hızır (a.s.)

 

Can Alpgüvenç

 

Bu sayıda sizlere, zamanın incisi, salih şahsiyetinin en büyük delilinin parlayan yüzü olduğu söylenen, ehl-i dil, şâir, tabip, hakîm, müşfik, cömert gibi unvanlarla bilinen, kalbinde keramet nurları parlayan, dergâhı dertlilerin ilticagâhı olan, Beşiktaşlı Yahya Efendi’den söz etmeye çalışacağım.

***

O, çağının nüfuzlu şahsiyetlerinden biriydi… Bu nüfuzu sebebiyle padişahlar, vezirler,  âlimler ve zenginlerin gönderdikleri adak, ihsan ve hibeler hesaplanmayacak kadar çoktu. Hâlbuki o, bunların hepsini ya talebelerine veya muhtaçlara dağıtıyor yahut medrese, hamam, çeşme gibi hayır kurumlarına sarf ediyordu. Bu işler için yaptığı harcamalar, o kadar çoktu ki, bunları görenler, onun mutlaka büyük bir hazine bulduğuna inanıyorlardı. Muhtaçların kışlık giyecek ve yiyecek gönderir, her yıl kimsesiz kadınlara yirmi gemi yükü odun dağıtırdı. Kimsesizlerin mağdur olmaması için ihtimam gösterir, müritlerine bu kimseleri takip etmelerini, ihtiyaç içinde olanları tesbit ederek kendisine bildirmelerini isterdi.

 

Sultan Süleyman’ın sütkardeşi idi!

Beşiktaşlı Yahya Efendi, 1495 yılında Trabzon’da dünyaya gelmişti. Babası Şâmî (Şamlı) Ömer Efendi’nin Trabzon’da kadılık yaptığı dönemde Sultan II. Bayezid’in oğlu Şehzade Selim (Yavuz), orada sancak beyi idi. Yahya Efendi’nin doğumundan birkaç gün sonra Şehzade Selim’in oğlu Süleyman’ın dünyaya gelmesi, bu dost aileleri birbirlerine daha da yakınlaştırmıştı. Nitekim kaynaklar; Süleyman’ın annesinin sütü yetmeyince, küçük şehzadeyi Yahya’nın annesi Afife Hatun’un emzirdiğini, bu sebeple Yahya Efendi ile Şehzade Süleyman’ın sütkardeş olduğu belirtirler. Yahya Efendi’nin çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Trabzon’da geçirdiği, bu dönemde sık sık şehir dışındaki bir mağarada inzivaya çekildiği, bu hayatını yedi yıl sürdürdüğü rivayet edilir. Tahsilini de -aynı dönemde- Trabzon’daki medreselerin birinde tamamlamıştı.

Yahya Efendi, Yavuz Sultan Selim’in tahta çıktığı 1512 yılı içinde, 17 yaşında iken, Şehzade Süleyman’ın maiyetiyle birlikte İstanbul’a gelmişti. Dersaadet’teki tahsilini zamanın büyük âlimi Zembilli Ali Efendi’nin yanında tamamlamış, onun vefatından sonra on beş akçe yevmiye ile Cambaz Mustafa Paşa medresesinde müderrislik hizmetine başlamıştı. Yahya Efendi’nin vazife yaptığı medreseler arasında Üsküdar’daki Mihrimah Sultan ile Fatih’teki Sahn-ı Seman medreseleri de bulunmaktadır.

“Afife Hatun” Mescidi

Kanunî Sultan Süleyman, hükümdarlığının ilk dönemlerinde, Yahya Efendi ve ailesine büyük hürmet ve alâka göstermiş, İstanbul’da inşa ettirdiği ilk mescide Yahya Efendi’nin annesinin adı olan “Afife Hatun” adını vermişti. Şeyh Efendi, İstanbul’a geldiğinde Sultan Süleyman’ın kız kardeşi Şerife Hatun’la evlenmişti. İbrahim ve Ali isimlerini taşıyan iki oğlunun, “Şeyh” unvanları taşıması; araştırmacılarda, meşihatı kendisinden sonra onların üstlenmiş olabileceği kanaati meydana getirmektedir.

Yahya Efendi, yıllar sonra Kanunî’ye yazdığı bir mektup üzerine itibardan düşmüş, müderrislik görevinden azledilmişti. Ancak şeyhin irşat faaliyetlerine herhangi bir müdahalede bulunulmamıştı. Yahya Efendi azlinden sonra, kendi imkânlarıyla Beşiktaş’ta geniş bir arazi satın almış, hayatının geri kalan kısmını burada tesis ettiği dergâhta geçirmişti. Padişahın sonraki yıllarda, altın ve gümüşten yapılmış bir takım hediyeler göndererek şeyhin gönlünü aldığı, şeyhin de dergâhın bahçesinde yetiştirdiği bazı meyveleri Sultan’a gönderdiği rivayet edilir.

Hızır’la (as) biz de görüşsek!

Beşiktaşlı Yahya Efendi Hazretleri’nin zaman zaman Hızır (a.s.) ile buluştuğu rivayet edilir. Dergâhın bulunduğu yere “Mecmau’l Bahreyn” (İki denizin buluştuğu yer) denilmesinin sebebi, Hızır (a.s.) ile Yahya Efendi’nin sık sık burada görüştüklerinden kinayedir. Bazı kaynaklarda Yuşâ Peygamberin Beykoz’daki makamının da Yahya Efendi tarafından keşfedildiği anlatılır.

***

Ne zaman geldiği ve ne zaman gittiği belli olmayan Hızır’ın (as), Efendi Hz. İle buluştuğu haberi, sonunda dönemin padişahı Kanunî Sultan Süleyman’ın da kulağına gider.

Hünkâr, Efendi Hazretlerini ziyaret ettikleri bir gün:

“Ya Şeyh, lütfetseniz de Hızır (as) ile biz de görüşsek!” diyerek, bu arzusunu açıkça ifade eder. Şeyh Efendi de:

“İnşallah, nasibiniz varsa görüşürsünüz!” diye cevap verir.

***

Bir gün Yahya Efendi (Hz.), kendisini ziyarete gelen bir misafiriyle sohbet halinde iken,  dergâhın kapısına padişahın bir adamı gelerek:

“Sultanım, Hünkârımız sizi sahilde bekliyor. Efendi Hazretleri gelsin de kendileriyle bir Boğaz gezisi yapalım,” dediğini söyler.

Yahya Efendi (Hz.), padişahın bu arzusu üzerine, onu bekletmemek için yanına misafirini de alır ve derhal sahile iner. Maiyetiyle birlikte saltanat kayığında bulunan Sultan Süleyman da, Şeyh Efendi ve yanındaki derviş kılığındaki misafirini görür görmez, onları ayağa kalkarak karşılar. Kayık, kısa bir hatırlaşmanın ardından Boğaz’ın mavi sularına doğru süzülmeye başlar.

Suya atılan yüzük!

Gezi esnasında dervişin gözü, padişahın parmağındaki çok kıymetli elmas yüzüğe takılmış, sürekli olarak onu izlemeye başlamıştır. Dervişin ısrarla, -adetâ gözünü ayırmadan- yüzüğüne baktığını fark eden Sultan, yüzüğü yavaşça parmağından çıkarır ve dervişin kucağına atar. Derviş, kucağına düşen yüzüğü, gülümseyerek eline alır, bir süre evirip çevirip gözden geçirdikten sonra, Sultan Süleyman’ın şaşkın bakışları arasında Boğaz’ın derin sularına fırlatıverir… Elmas yüzük, beyaz köpüklü dalgalar arasında bir anda gözden kayboluverir…

Bu duruma son derece canı sıkılan, ama halini belli etmeyen Hünkâr, Yahya Efendi ile sohbete devam eder. Derviş bir süre sonra, önemli bir işinin çıktığını, acilen sahile çıkmak mecburiyetinde olduğunu ifade ederek Efendi Hazretleri’nden destur ister. Bu talep üzerine, güzelliğiyle gözleri kamaştıran saltanat kayığı, Şeyh Efendi’nin bir göz işaretiyle istikametini sahile doğru yöneltir. Tekne, tam karaya yanaşacağı sırada, derviş kılıklı adam elini Boğaz’ın serin sularına sokar ve sultanın hayret dolu bakışları arasında, dakikalar önce kucağına atılan elmas taşlı yüzüğü sudan çıkarır ve hünkârın kucağına bırakıverir… Ardından çevik bir hareketle kıyıya atlar ve hızla gözden kaybolur…

Neden ima etmediniz?

Gördükleri karşısında şaşkına dönen Sultan, Yahya Efendi’ye (Hz.) dönerek:

“Efendi Hazretleri, bu garip adam kimdi?” diye sorar. Efendi Hz.:

Bu kişi, senin ne zamandır görüşmeyi arzu ettiğin Hızır (as) idi!” cevabını alınca, Hızır’la tanışma fırsatını kaçırdığına çok üzülür. Sultan Süleyman:

“Neden bana bir işaretle bu kişinin Hızır (as) olduğunu ima etmediniz?” diye sitem eder.

Bunun üzerine Yahya Efendi (Hz.) ona şu cevabı verir:

“O size kendini anlattı, ama fark etmediniz... Zira Hızır (as) hâzıra görünür. Eğer siz, onunla görüşecek vasıfları haiz değilseniz, O kendisini sizden gizler!” cevabını verir.

***

Yahya Efendi (Hz.) 1571 yılında, bir kurban bayramı sabahı vefat etmiş, Süleymaniye Camii’nde Ebussuud Efendi tarafından kılınan cenaze namazının ardından, bugünkü kabrine defnedilmişti. Şimdiki türbe sonradan, Sultan II. Selim tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştı.

 


[1] Gelin, Beşiktaşlı Yahya Efendi’yi ziyaret edelim; zira, Beşiktaş tepesinin kıymetli olmasının sebebi odur!


Bu Yazı 1314 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar