Yeni Bir Fetih Olsun, Ayasofya Camii Açılsın, Tüm Dünya Fatih Dirildi Sansın
17.01.2014        

YENİ BİR FETİH OLSUN

AYASOFYA CAMİİ AÇILSIN

TÜM DÜNYA FATİH DİRİLDİ SANSIN

   Ahmet Faruk NİZAMOĞLU

 

İlk defa Roma İmparatoru 1. Konstantinos Döneminde (324-337) kilise olarak inşa edilen ve 1453 de bir Cuma günü Fatih Sultan Mehmet tarafından Cami olarak ibadete açılan Ayasofya,  1 Şubat 1934 de tartışmalı bir Bakanlar Kurulu Kararı ile ibadete kapatılarak müzeye çevrilmiştir. Asırlardır Fethin ve Türk- İslam hâkimiyetinin sembolü olarak bayrak gibi dimdik ayakta olan ve minarelerinden Ezan-ı Muhammedi çağlayan Ayasofya Camii, maalesef 1934 den beri, sessiz, hüzünlü ve boynu bükük haldedir. Ayasofya Camii'nin bu mahzun hali, sadece Türkiye'de değil, bütün İslam dünyasında hamiyetperver, şuurlu mü'minlerin yüreklerini dağlamakta, gönüllerini acı ve ıstıraplar içerisinde bırakmaktadır.

Ayasofya Camii, bir semboldür: Hz. Peygamber’in (s.a.v.) övgüsüne mazhar olabilmek ümidi ile tüm mü'minlerin gönlünde bir sevda haline gelen “Konstantiniyye'nin” fethedilerek “İstanbul” yapılışının beratı ve tapu senedidir. Ayasofya bir bayraktır. İman-küfür/Hilal-Haç mücadelesinde imanın küfre, Hilalin Haça galibiyetinin tescilidir. Onun için Ayasofya Camii, Müslüman Türk'ün izzeti, şerefi, namusu, onur ve haysiyetidir. Ayasofya Camii, Hıristiyan batı dünyası karşısında bağımsızlığın, hürriyetin ve dik duruşunun ifadesidir. Feth-i mübinin sembolü olan bu kutlu Mabet, Müslüman Türk Milletine Fatih Sultan Mehmet Hazretleri'nin kutlu bir emanetidir. Kıyamete kadar cami olarak muhafaza edilmesi gereken milli bir değerdir.

Ayasofya Camii'nin asli haline dönüştürülerek tekrar ibadete açılması, Fatih’in torunları olan yüce milletimiz için hem bir vefa borcu, hem de milli bir haysiyet ve şeref davasıdır. Çünkü Ayasofya, tam bağımsızlığımızın sembolüdür. Ayasofya Camii'nin tekrar ibadete açılması, ülkemizin tam bağımsızlığını kazandığının; baskı, müdahale ve yönlendirmelerden kurtulduğunun, hâkimiyetin millete geçtiğinin göstergesi olacaktır.

AYASOFYA'NIN TARİHİ ÖNEMİ

Eskiden milletler, mabetlerine çok büyük önem verirlerdi. Çünkü mabetler hem bir maddi güç ve ihtişam göstergesi, hem de hâkimiyet, hükümranlık, egemenlik sembolü olarak kabul edilirdi.

İnsanlık tarihinin en eski ve en önemli mabedi hiç şüphesiz Kâbe’dir. Tarihte ikinci önemli mabet ise Kudüs'te Hz. Süleyman(a.s.) tarafından yapılmış olan Mescid-i Aksa'dır.

Kâbe, Arap yarımadasında Mekke şehrinde bulunuyordu. Bütün Ortadoğu için önemli bir ziyaret mekânı olup, Araplara itibar kazandırıyordu. Fiziki yapı olarak en büyük mabet ise Hz. Süleyman'ın inşa ettirdiği İsrail oğullarının kutsal mabedi olan Mescidi Aksa idi.

Bizans tarihçilerine göre Ayasofya ilk defa İmparator 1. Konstantinos Döneminde (324-337) yaptırılmıştır. Ahşap çatılı bu ilk yapı bir ayaklanma sonucu yanmıştır. İmparator 2.Theodosios döneminde Ayasofya ikinci kez inşa edilerek 415 yılında ibadete açıldı. Ancak 532 yılında çıkan Nika İhtilali sırasında bu ikinci yapıda yakıldı.

Doğu Roma İmparatoru Justinianus, hem Doğu Roma İmparatorluğunun güç ve ihtişamını, hem de Hıristiyanlığın diğer dinlere karşı üstünlüğünü gösterebilmek amacıyla, Hz. Meryem'e hediye edilmek üzere, Hz. Süleyman'ın mabedinden daha büyük bir mabet yaptırmaya karar verir. Bu amaçla üçüncü kez, Ayasofya’nın inşaatına başlanır ve 532 de başlayan inşaat 537 yılında tamamlanır. İnşaatı tamamlandığında Ayasofya, fiziki yapı olarak dünyanın en büyük ve en ihtişamlı mabedi olur. Açılış merasiminde Mesih'i memnun ettiklerine inanan halk çılgınca sevinç gösterileri yaparken, İmparator ortaya koyduğu bu muhteşem eserden olabildiğince gururludur. Adeta saltanatının Süleyman Peygamberin saltanatından bile güçlü ve ihtişamlı olduğunu haykırarak ; “Ey Süleyman seni geçtim!” diye bağırmıştır.

Ayasofya Hıristiyan dünyası için büyük önem taşımaktadır. Çünkü Ayasofya, ilk “metropolitik” kilise ve Hıristiyanlığın en büyük mabedi idi. Ayasofya bir mabet olmakla birlikte, Hıristiyanlar için kültürel ve politik manalar da taşıyordu. Ayasofya, Roma İmparatorluğunun kudretini temsil etmesi amacıyla yapılan bir imparatorluk anıtı idi.

Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesinden kısa bire süre sonra, Batı Roma İmparatorluğu yıkılmış ve sadece Doğu Roma İmparatorluğu ayakta kalmıştı. Konstantiniyye (İstanbul) ise imparatorluğun yegâne merkezi haline gelmişti. Doğu Roma İmparatorluğunun gücünü ve ihtişamını sembolize edebilmek için dev bir katedral yapmak amacıyla Ayasofya inşa edildi. İnşaatta kullanılan malzemeler imparatorluğa bağlı farklı bölgelerden getirtilerek, hâkimiyete vurgu yapıldığı gibi “tüm Hıristiyanların ortak mabedi” esprisi oluşturulmaya çalışıldı. Ayasofya Doğu roma imparatorluğunun resmi katedrali olup, imparatorların taç giydiği yerdir. Yani hem dini hem de dünyevi iktidar yönünden önemli semboller taşıyordu.

Ayasofya şatafatlı ve tantanalı açılışından kısa bir süre sonra, 557 yılında meydana gelen bir depremde çok büyük zarar görür ve büyük kubbesi çöker. Çöken kubbe ile birlikte yeniden onarılır. 1204 yılında İstanbul'u işgal eden Latinler tüm şehri yağmaladıkları gibi Ayasofya'yı da talan ederler, harabeye çevirirler. Büyük ekonomik sıkıntılar çeken Bizans yönetimi Ayasofya için bir türlü gerekli bakımı ve onarımı yapamaz. Uzman tarihçilere göre eğer İstanbul fethedilmeseydi muhtemelen Ayasofya ayakta kalamayacak ve yıkılıp kaybolacaktı.

AYASOFYA'NIN CAMİ OLARAK VAKFEDİLMESİ

İstanbul'un fethinden sonra şehre giren Fatih Sultan Mehmet, Ayasofya'ya giderek Bizans'ın bu en büyük mabedinde ezan okutur ve şükür namazı kılar. Doğu Roma İmparatorluğunun manevi merkezi ve Hıristiyanlık aleminin en büyük mabetlerinden biri olan Ayasofya'yı fethin sembolü, Osmanlının ihtişam ve hakimiyetinin göstergesi ve İslam dininin Hıristiyanlığa galibiyetinin bir nişanesi olarak camiye dönüştürür.

Fethin ilk 3 günü şehirde savaş hukuku uygulanmıştır. Fatih Ayasofya'yı ganimet olarak kendi şahsi mülküne alır ve cami olarak vakfeder.

Fetihten sonraki ilk Cuma namazını Ayasofya' da kılacağını ilan eder ve Ayasofya'nın derhal Cuma namazı için cami olarak hazırlanmasını emreder.

Üç günlük gece gündüz yoğun bir çalışma ile Ayasofya, Cuma namazına hazırlanır. Ayasofya'nın ibadete hazırlanması sırasında Fatih, sanat değeri yüksek olan mozaik ve tasvirlerin kırılmasına müsaade etmez. Sadece namaza engel teşkil etmeyecek şekilde badana ile üzerleri kapatılır. Kıble tarafına gelen tasvirler kaldırılır, hemen mihrap, minber ve tahta bir minare yapılarak 3 günde Doğu Roma'nın en büyük kilisesi, muhteşem bir Osmanlı camiine dönüştürülür.

İstanbul'un manevi fatihlerinden Fatih hocası Akşemseddin Hazretlerinin kıldırmış olduğu ilk Cuma namazı ile Hıristiyanlık dünyasının 900 yıllık “Büyük Kilise”si kıyamete kadar cami olmuştur.

Fatih Sultan Mehmet, Ayasofya camiine çok önem verir. Yıllarca bakım onarım görmeyen, bakımsızlıktan adeta harabeye dönen Ayasofya'nın imarı ile yakından ilgilenir. Gerekli bakım onarımlar yapılarak Ayasofya kısa sürede mamur hale getirilir.

Fetih'den sonra, savaş hukukuna göre ganimet olarak Fatih'in şahsi mülkü haline gelen ve mal sahibi (Fatih) tarafından cami olarak vakfedilen Ayasofya hakkında , Fatih Sultan Mehmet'in kayda değer bir hassasiyeti vardır. Evliyaullahtan olduğu bilinen Fatih Sultan Mehmet Hazretleri, şahsi vakfı olan Ayasofya Camiinin 20. yüzyılda ibadete kapatılacağını hissetmiş olmalı ki, Ayasofya Camii vakıf senedinin sonuna ilginç bir not eklemiştir. Ayasofya Camii vakıf senedinde vakıf sahibi Fatih Sultan Mehmet şöyle demektedir:

“İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya'yı camiye dönüştüren, vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tadile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi'nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirse ve hatta yardım ederse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkıp, camilikten çıkarır ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterine kaydeder veya yalandan kendi hesabına geçirirse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olur. Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allah'ın, Peygamber'in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allah'ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir.”

Osmanlı, hem Devlet ricali hem de halk olarak Ayasofya'ya çok büyük önem vermiştir. Ayasofya Doğu Roma imparatorluğunun resmi katedrali olduğu için; Osmanlı da fethin ve hâkimiyetin sembolü olarak bu en büyük kiliseyi cami yapmış ve tüm dünyaya karşı güç ve ihtişamının ifadesi saymıştır. Kilise olduğu dönemlerde imparatorların taç giyme törenlerinin yapıldığı yer olan Ayasofya, Osmanlı Devletinde de padişahların cülus merasimlerinin yapıldığı mekân olmuştur. Fetihten sonra Müslüman İstanbul halkı şehirdeki iki camiye çok özel bir ilgi gösterir. Bunlardan Ayasofya Camii, dünyevi gücün, otoritenin, hakimiyetin ve İslam âleminin Hıristiyanlık alemine üstünlüğünün sembolü olarak kabul edilmiş, adeta bir bayrak olarak algılanmıştır. Osmanlı da hem dünyevi işlerin hem de uhrevi işlerin önemli merkezlerinden biri olmuştur. Osmanlı da büyük ilgi gören diğer cami ise İstanbul'un fethi için gelen ve şehit olan Sahabe-i Kiramdan Ebu Eyyub el Ensari Hazretlerinin mezarının bulunduğu mekâna yapılan Eyyup el Ensari Camiidir.

Osmanlı, her dönemde, Ayasofyanın korunmasına, bakım onarımına büyük özen göstererek, camiyi hep mamur halde tutmuştur. İlerleyen yıllarda Ayasofya'nın çevresinde ve müştemilatında yapılan pek çok ilavelerle Cami tam bir Osmanlı külliyesine dönüştürülmüştür. Muhtelif dönemlerde ilave edilen medrese, minareler, mahfeller, şadırvan, sebil, sübyan mektebi, kütüphane, muvakkithane, padişah ve şehzade türbeleri vb. pek çok eser ile önemli İslami külliyelerden birisi haline getirilmiştir.

AYASOFYANIN TEKRAR KİLİSEYE ÇEVRİLMESİ TEŞEBBÜSLERİ

Ayasofya Camiini tekrar kiliseye dönüştürmeye yönelik menhus faaliyetler, İstanbul'un fethinden hemen sonra başlamış olup bugün de çok yoğun bir şekilde devam etmektedir. Ayasofya Camiinin tekrar kiliseye dönüştürülmesi Hıristiyanlar için 19. yüzyılın sonlarına kadar sadece bir arzu ve bir hayal idi. Ancak Osmanlı Devleti zayıfladıkça bu arzularını daha yüksek sesle dillendirmeye ve hayata geçirmek için bir takım teşebbüslerde bulunmaya başladılar.

I. Dünya Savaşından sonra İstanbul'u işgal eden İngilizler, Ayasofya'yı zaptederek kiliseye çevirmeyi ve tekrar Rumlara teslim etmeyi planlarlar. Ancak bu sırada bir grup Teşkilat-ı Mahsusa (Osmanlı İstihbarat Teşkilatı) mensubu “dört yanından binanın temellerine dinamit yerleştirdiklerini eğer Cami ye bir saldırı ve tecavüz olursa, binayı havaya uçuracaklarını “ her tarafa yayarlar. İngilizler Ayasofyanın havaya uçurulması riskini göze alamadıkları için Camiye ilişmekten vazgeçerler.

Osmanlı Devletinin yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile birlikte Avrupa ve Amerika basınında Ayasofya ile ilgili yoğun bir kampanya başlatılır. Binanın kilise kimliğine ve Bizans eseri olma özelliğine vurgular yapılarak tekrar kiliseye dönüştürülmesi talepleri dile getirilir. Ve bu konuda yoğun bir psikolojik savaş başlatılır.

Aynı dönemde Amerika'da “Boston Bizans Araştırmalar Enstitüsü” kurulur. Bu Enstitü Ayasofya Camiini kiliseye dönüştürme faaliyetlerini koordine etmeye başlar. Bizans Enstitüsünün çalışmalarına eş zamanlı olarak yerli ve yabancı basında, Ayasofya Camiinin müzeye dönüştürülmesi yönünde yoğun bir kampanya başlatılır.

1934 yılında Milli Eğitim Bakanlığına getirilen Abidin ÖZMEN, Atatürk'e Ayasofya Camiinin müze olarak açılmasını teklif etmiş; Atatürk'te konunun bir uzman heyet tarafından incelenmesini emretmiştir. İstanbul Müzeler Müdürü Aziz OGAN başkanlığında oluşturulan komisyon, sunduğu raporda; binaya sonradan eklenen müştemilatın yıkılarak, Caminin ibadete kapatılması ve “Bizans Eserleri Müzesi” olarak açılmasını teklif eder.

Milli Eğitim Bakanlığı, Bakanlar Kuruluna yazdığı 14.11.1934 tarihli yazısında: “… eşsiz bir mimarlık sanat abidesi olan İstanbul’daki Ayasofya Camiinin tarihi vaziyeti itibariyle müzeye çevrilmesi bütün “şark alemini sevindireceği” ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle, bunun müzeye çevrilmesi…” teklif edilir. Ve 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Ayasofya Camii müzeye çevrilir. Ancak Bakanlar Kurulu Kararı, kararnamenin fiziki özellikleri ve kararnamedeki hukuki çelişkiler nedeniyle hala tartışma konusu olmaya devam ediyor.

TARTIŞMALI BAKANLAR KURULU KARARI VE AYASOFYA CAMİİNİN TALAN EDİLİŞİ

Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr Ahmet Akgündüz vd. tarafından hazırlanan ve Osmanlı Araştırmaları Vakfı tarafından yayınlanan “Üç Devirde Bir Mabet: Ayasofya” isimli kitapta Ayasofya Camii'nin müzeye çevrilmesi ile ilgili Bakanlar Kurulu Kararının pek çok usul hataları, hukuka aykırılık ve çelişkilerle dolu olduğu; bu nedenle de ilgili Bakanlar Kurulu Kararının hukuken geçersiz olduğu ayrıntılı şekilde belgeleriyle açıklanmaktadır. Adı geçen eserde Ayasofya kimin sorusuna da ikna edici cevaplar veriliyor:

Ayasofya vakıf malı ve vakfiyesi de Fatih Sultan Mehmet'e ait. 19 Şubat 1936 tarihli tapu senedine göre, Türkiye Cumhuriyeti tapu kayıtlarında bu gayrimenkul 57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmet Vakfı adına “Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseyi Müştemil Ayasofya-yı Kebir Camii Şerifi” vasfı ile cami olarak tapulu. Vakıflar Genel Müdürlüğü Emlak Dairesi Arşivi'ndeki 1967 tarihli İstanbul Mazbut Hayrat Kütük Defteri'nde de bu mekân cami olarak kayıtlı bulunuyor ve sahibi Fatih Sultan Mehmet gösteriliyor. Ayasofya'nın netameli bir kararnameyle müzeye dönüştürülmesinin birçok hukuk ihlaline sebep olmuştur: “Bu uygulamalar halen mevcut olan kanunlara ve Anayasa'ya aykırıdır. Bu hukuki gerekçe bilinmesine rağmen Ayasofya halen gerçek kimliğinden uzak tutuluyor. Kaldı ki, Ayasofya ille de başka bir kişi veya müesseseye mal edilecek se, ki bu doğru bir şey değil, Fatih'in vakfiyesinde kaydedildiği gibi, ancak ve ancak onun vârisi olan kimselere verilebilir. Çünkü Fatih'in şahsi mülküdür ve halen onun üzerine tapuludur.”

Girişinde Fatih Sultan Mehmet'in mührünün bulunduğu Ayasofya Vakfiyesi, 63.5 metre uzunluğunda. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü'nde bulunan vakfiye, 1950'de bir sergi için İngiltere'ye götürülüyor. Ancak, büyük zarar görüyor. Yırtılmış, yıpranmış halde tekrar Türkiye'ye getirilen vakfiye yaklaşık 5 metresi eksik geliyor. Kesik parçaların nerede olduğu ve kimler tarafından koparıldığı hâlâ çözülmüş değil. Türkiye'de ilgili makamların bu konuda bir araştırma ve çalışması da bulunmuyor.

Söz konusu Kitap da Ayasofya Camii'nde yapılan talana da dikkat çekilmektedir:

Ali Kuşçu, Molla Hüsrev, Mehmet bin Feramürz gibi alimlerin müderrislik yaptığı bina Daru'l Hilafetü'l Aliye Medresesi olarak 1924'e kadar kullanıldı. Daha sonra İstanbul Belediyesi tarafından öksüzler yurdu haline getirildi. Ayasofya'nın müzeye çevrilmesinden sonra Fatih'in Medresesi bir süre daha yurt olarak kullanıldıktan sonra 1935'de çıkartılan bir kararnameyle “harap olduğu ve Ayasofya görünümünü bozduğu” gerekçesiyle Dönemin Müzeler Genel Müdürü Aziz Ogan tarafından yıktırıldı. Ogan bir mektubunda “Ayasofya gibi tarihi ve mühim bir abidenin yanında olması hasebiyle yıkılması zaruri” bulunduğunu belirtiyor. Medresenin yeri daha sonra 1980'de kazılıp bir plan hazırlandı. Ancak hazırlanan çalışma medresenin yeniden canlandırılması adına hâlâ uygulamaya konulmadı.

Ogan'ın yaklaşımı, caminin minarelerini yıkmak için de kullanıldı. Ayasofya'nın müze yapılma fikri yayılınca, Küçük Ayasofya da bu işin içine alınır ve daha sonra bir gecede minaresi yıktırılır. Aynı durum Büyük Ayasofya'nın da başına gelir; ancak istenilen olmaz. 1940'ta yapılmak istenilen yıkım halkın büyük tepkisiyle karşılaşınca vazgeçilir.

Binanın yapısı kadar, onun bir parçası haline gelen kıymetli dokular da bu sürede büyük zarar gördü ve kayıplara karıştı. Örneğin 1930'da resmi kayıtlara geçmiş iki yüz bin yazma eserin ortalıkta kaldığından söz ediliyor. Ancak bu eserlerin önemli bir kısmının günümüzde nerede olduklarına dair bir bilgi yok. Cami karakterini tamamlayan rahleler, asma kandiller, kandiller arası süsler, sakal-ı şerif, Kuran-ı Kerim çekmeceleri, halılar, yazı levhaları, sandıklı saatler, halı parçaları ve diğer eşyaların akıbeti hâlâ bilinmiyor. Oysa Sultan Abdülaziz devrine ait Ayasofya Camii envanterinde binlerce parça eserin adı geçiyor ve bu eserlerden hâlihazırda ancak birkaç hat levhası ve depolarda çürüyen şehzade gömlekleriyle halı parçaları bulunuyor. İşin en ilginç yanı ise Ayasofya'dan çıkıp Anadolu'daki bazı müzelere gittiği söylenen eserlerin o müzelere hiç uğramamış olması…''

AYASOFYA CAMİİ NİÇİN MÜZEYE ÇEVRİLDİ

Ayasofya Camiinin müzeye çevrilmesi, Cumhuriyet Dönemi'nin en tartışmalı konularından birisidir. Ayasofya Camii, Türkiye için bir itibar kaynağı ve üstünlük sembolü idi. Türkiye, sahip olduğu bu önemli sembolden niçin vazgeçti? Ayasofya Camii, niçin veya neye karşılık feda edildi? Ayasofya Camii'nin ibadete kapatılmasında kimler nasıl bir yarar gördü veya kim ne çıkar sağladı?

Ayasofya'nın ibadete kapatılması konusunda ilgili Devlet kurumları hiçbir makul, mantıklı ve inandırıcı gerekçe gösterememektedir. Müslüman Türk milletini çok derinden üzen bu hukuksuz icraat, milletin arzu ve isteklerine rağmen sürdürülmektedir. Bir devlet kendi halkının muhalefetine ve rencide olması pahasına bir icraatta niçin böylesine ısrar eder? Halkın ibadete açılması yönündeki ısrarlı talepleri niçin görmezden gelinir?

Ayasofya Camiinin niçin ibadete kapatılarak müzeye çevrildiği konusunda Devlet tarafından makul ve inandırıcı bir gerekçe gösterilememektedir. Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, bir gazete röportajında, Ayasofya Camiinin niçin müzeye çevrildiği sorusuna; “… birinci önemli sebep, Lozan'da gizli bir madde olduğuna inanıyorum. Ama elimizde bir belge yok. Yani Hıristiyan devletlerin baskısı olabilir…” cevabını vermiştir.

Ayasofya Camiinin ibadete kapatılmasının muhtemel bazı sebeplerini şöyle özetleyebiliriz:

1- Hıristiyanlık âlemi, Ayasofya’nın cami yapılmasını hiçbir zaman kabullenemedi. Onun için gönüllerinde hep Ayasofya’nın tekrar kiliseye dönüştürülmesi özlemini taşıdılar. Hıristiyan devletler, kendi halklarını memnun edebilmek için Ayasofya’nın Camii’nin ibadete kapatılmasını istiyorlardı. Onun için de Türkiye üzerinde baskı kuruyorlardı.

2- Osmanlı Devleti, yaşlı ve yorgun haline rağmen İslam Âleminin hamisi, lideri, hür kalabilen son kalesi ve hilafet merkezi idi. İslamın farzı kifaye olan cihad ve ila-i Kelimetullah yükünü omuzlamış durumdaydı. Bu nedenle İslam dünyasında Osmanlı devletine karşı büyük bir sevgi ve teveccüh vardı. Bu sevgi bağı, uluslar arası ilişkilerde Osmanlı için çok önemli bir güç kaynağı ve dayanak noktası idi.

Düveli muazzama denilen Büyük Avrupa Devletleri, yeni Türk Devletinin İslam dinine hizmet ve ilayı Kelimetullah düşüncesinden arınmasını, fetihçi( fatih ) karakterini terk etmesini, diğer İslam ülkeleri soğuk ve mesafeli durmasını istiyorlardı. Onun için İstiklal Harbinden sonra Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını tanımak için ileri sürdükleri en önemli şart; İslam dininden uzaklaşılması, İslam âleminin lideri ve hamisi rolünün terk edilmesi, fetihçi karakterinin değiştirilmesi ve seküler/laik yaşam tarzının benimsenmesi olmuştur.

Bu nedenle; Avrupa devletleri Ayasofya Caminin ibadete kapatılması için Ankara Hükümetine sürekli telkinde bulunuyor ve baskı yapıyorlardı. Eğer Ayasofya Camii ibadete kapatılırsa hem Türkiye İslami kimliğinden uzaklaşmış olacak, hem İslam aleminin sevgi ve teveccühü kırılacak, hem de Hıristiyan Batı kamuoyu memnun edilmiş olacaktı.

3- Türk devlet adamlarının önemli bir kısmı, Avrupa’nın desteğini kazanabilmek için batı kamuoyuna bir jest yapmak; “biz değiştik, biz de sizin gibiyiz, bize şüpheci yaklaşmanıza gerek yok” mesajı vermek gerektiğini düşünüyorlardı. Ayasofya Camiinin ibadete kapatılması “batı kamuoyuna yapılabilecek en anlamlı jest” olacaktır. Böylece batı toplumlarının sempati ve desteklerinin kazanılabileceğine inanılmaktadır.

4-Ankara'daki yönetici elit, sadece dış etkenler nedeniyle değil, ideolojik olarak da Ayasofya Camiinin ibadete kapatılmasına sıcak bakmaktadır. Zira o dönem yöneticilerin çoğu İslam’ın bizi geri bıraktığına, Avrupa’nın dinden uzaklaşarak kalkındığına ve bizimde dinden uzaklaşarak seküler bir hayat tarzı yaşarsak çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabileceğimize inanmaktadır. Onun içinde İslamı çağrıştıracak sembollerden ve İslamın ferdi ve toplumsal hayat üzerindeki tesirlerinden bir an önce uzaklaşmak istiyorlardı. Ayasofya Camiinin ibadete kapatılması bu yönden de önemliydi. Çünkü Ayasofya Camiinin ibadete kapatılmasıyla, bir devrin kapandığı yeni bir dönemin başladığı mesajı verilecektir.

5- İstanbul'da yaşayan ekonomik, sosyal ve hukuki statüleri gayet iyi olan azınlıklarında en büyük arzusu Ayasofya Camiinin ibadete kapatılması idi.

AYASOFYA CAMİİNİN İBADETE AÇILABİLMESİ İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR

Ayasofya Camiinin tekrar ibadete açılabilmesinin en önemli şartı, Türkiye’nin ulusal ve küresel güç odaklarının karşısında dik durabilecek, bağımsız hareket edebilecek, her türlü iç ve dış muhalefete direnebilecek güçlü bir siyasi iradeye sahip olmasıdır.

Unutulmamalıdır ki; Fatih, batı dünyasından gelecek tüm baskı ve tehditleri göğüslemeseydi, Avrupa’dan gelecek tehlikeleri göze alıp resti çekmeseydi İstanbul fethedilemezdi. Ne zaman günümüz Türkiyesi, 1453 Osmanlısının sahip olduğu kararlılık ve siyasi iradeyi yakalarsa; işte o zaman Ayasofya camii tekrar ibadete açılacaktır. Bunun için, her şeyden önce Türkiye’nin, askeri, siyasi, ekonomik, teknolojik vb. her bakımdan güçlü ve tam bağımsız olması gerekmektedir. Bu cümleden olarak:

1- Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin önünde hukuki yönden hiçbir engel bulunmamaktadır. Öncelikle, Ayasofya Camiinin tekrar ibadete açılması yönünde kamuoyunda çok güçlü bir talep/arzu oluşması ve camiyi ibadete açmak isteyen güçlü ve kararlı bir siyasi iradenin bulunması gerekir.

2-Teknolojik gelişme sağlanmalı, savunma sanayi geliştirilmeli ve millileştirilmeli, ileri teknoloji ürünü silahla ve mühimmatla donatılmış profesyonel, disiplinli ve güçlü bir ordu vücuda getirilmelidir.

3- İktisadi kalkınma sağlanmalı, ekonomik yapı üretim ekonomisi haline dönüştürülmeli, kendi kendine yetebilecek hale getirilmeli, her türlü yaptırım ve ambargolara, iktisadi ve ticari saldırılara karşı koyabilecek, uluslar arası finans devlerinin provakasyonlarını/spekülasyonlarını boşa çıkarabilecek bir güce kavuşturulmalıdır.

4- Ülke içerisinde birlik ve beraberliği, huzur, güven ve istikrarı sağlamak. Sosyal yapıyı, küresel güç odakları ile yerli işbirlikçilerinin dirençlerine/muhalefetlerine/operasyonlarına mukavemet edebilecek sağlam ve sağlıklı bir hale getirmek gerekir.

AYASOFYA CAMİİNİN İBADETE AÇILMASI, İKTADARIN GÜCÜNE GÜÇ KATAR

Ayasofya Camii’nin ibadete açılması, hem ülkemiz hem de tüm İslam dünyası için büyük önem taşımaktadır. Ayasofya Camiinin açılması milletimizin ve tüm Müslümanların ortak arzusudur. Ayasofya Camiinin açılması milletimizin öz güven kazanmasına vesile olacak, moral ve motivasyon kazandıracaktır. İslam dünyasında da sevinçle karşılanacak olan bu hadise, hem ülkemize duyulan muhabbeti ve desteği artıracak, hem ülkemizin uluslar arası prestijini artıracak, hem de tüm Müslümanlar için umut ve moral kaynağı olacaktır. Yurt içinde ve yurt dışında iktidara kamuoyu desteğini artıracak, gücüne güç katacaktır.

Bediüzzaman, Adnan Menderes’e Ayasofya Camiini ibadete açmasını tavsiye eder. Bununla hem büyük güç kazanacağını, hem de İslam dünyasının sevgisini kazanacağını söyler. CHP`nin Ezanı yasaklamasına karşın, Ezanın Arapça asli halini serbest bıraktıran Başbakan Adnan Menderes için “ İslam Kahramanı” tabirini kullanan Bediüzzaman, Ezanı aslına çevirmekle büyük güç kazandırdıklarını belirterek; Ayasofya`yı ibadete açmalarını ve Risale-i Nurun neşrini Resmen serbest bırakmalarını da tavsiye eder:

“Ezan-ı Muhammedînin (a.s.m.) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi; Ayasofya'yı, beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmek ve halen İslâmda çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i İslâmın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, yirmi sekiz sene mahkemelerin muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de beraatine karar verdikleri Risale-i Nur'un resmen serbestîsini dindar Demokratlar ilân etmeli ve bu yaraya bir nevi merhem vurmalıdırlar. O vakit âlem-i İslâmın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zâlimane kabahatları onlara yüklenmez fikrindeyim.”( Said Nursî, Emirdağ Lahikası)

Bediüzzaman, bu ifadeleriyle, Ayasofya Caminin ibadete açılması ve Risale-i Nurun serbest bırakılmasının milleti memnun edeceğine; hem Demokratları siyaseten daha da güçlendireceğine, hem bütün Alem-i İslam'ın sevgi ve teveccühünü kazanmalarına vesile olacağına, hem de bazı siyasetçilerin, devlet adamlarının ve bürokratların milletin hafızasında kötü bir imaj bırakmış olan menfi icraatlarından DP’nin olumsuz etkilenmesini önleyeceğine dikkat çekmektedir.

GEZİ PARKI OLAYLARI VE 17 ARALIK OPERASYONLARI NE ANLAMA GELİYOR

23 Mart Tezkeresinin TBMM’de reddedilmesi Türk siyasal hayatında bir dönüm noktası oldu. Cumhuriyet tarihinde ilk defa Amerika’nın dikte ettiği ve dayattığı bir politika, TBMM tarafından reddediliyor ve adeta ABD’ye kafa tutuluyordu. Meclisin RED kararı karşısında hem Amerika, hem içimizdeki Amerikancılar, hem de tüm dünya şok oldu.

23 Mart Tezkeresinin reddi ile Türkiye’yi tam bağımsızlığa götürecek süreç başlamıştı artık. Bundan sonra Türkiye, Amerika ve AB Ülkelerinin dikte ettiği politikaları uygulayan ülke konumundan çıkarak; kendi menfaatleri doğrultusunda kendi devlet aklı ile politikalar üreten, batı dünyasından bağımsız olarak geliştirdiği politikaları uygulayan ve kendi politikalarını batı dünyasına da dikte etmeye çalışan bir ülke konumuna gelmeye başladı.

Türkiye'de büyük bir değişim yaşanıyor. Yaşanmakta olan toplumsal değişim, sosyal, ekonomik ve siyasal alanlarda kalkınmayı da beraberinde getiriyor. Türkiye, demokratikleştikçe kalkınıyor ve kalkındıkça da daha fazla demokratikleşiyor.

Büyük devlet olma yolunda adımlar atıldıkça; dünyada olup bitenlerle daha yakından ilgilenme ve milli çıkarları koruma ihtiyacı doğuyor. Şartlar Türkiye’yi uluslararası arenanın aktif bir aktörü haline getiriyor. Ezilen ve kalkınma mücadelesi vermekte olan toplumlar ise, rol model olarak kabul ettikleri Türkiye’den “insanlığın vicdanının sesi” olmasını ve uluslararası ilişkilerde “akil adam” rolü üstlenmesini beklemeye başladılar. Bu gelişmeler, Türkiye’yi 80 yıldır sürdürülen pasif dış politikayı terk ederek, daha aktif, daha etken bir dış politika uygulamaya sevk etti. Soğuk Savaş döneminde bir cephe ülkesi konumunda olan Türkiye, bugün bir merkezi ülke konumuna geldi. Gelişen demokrasisi, artan diplomatik girişimleri, jeopolitik konumu, sivil toplum örgütleri ve iş dünyası ile Türkiye, kendisine verilen rolü oynayan bir ülke durumundan çıkıp, kendi rolünü kendisi belirleyen, kural koyan, politika üreten bir ülke durumuna gelmeye başladı.

Türk dış politikasında meydana gelen strateji değişikliği ve ülkede yaşanan olumlu gelişmeler tüm dünyanın ilgisini çekti. Halkının % 99 u Müslüman olan bir ülke, bir taraftan demokratikleşirken, öte yandan muhafazakâr demokrat bir iktidarın yönetiminde hızla kalkınıyor ve küresel bir aktör haline geliyor. Bu durum, hem İslam dünyası hem de batı için dikkat çekici bir durumdur.

Türkiye, gelişmeye, kalkınmaya ve uluslararası arenada aktif rol oynamaya başlayınca, yeniden İslam dünyasının cazibe merkezi haline gelmeye başladı. Türkiye’deki muazzam gelişmeler, diğer İslam ülkelerini de etkiledi. Tunus, Mısır, Cezayir, Yemen, Ürdün, Suriye, Bahreyn vs. tüm Ortadoğu ülkelerinde bir hareketlenme meydana geldi ve uyanış rüzgarları esmeye başladı. Ekonomik refah, kalkınma ve demokrasi talepleri yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.

Zira içinde yaşadığımız iletişim çağında, sınırlar ve duvarlar ortadan kalkıyor, herkes her şeyi duyuyor ve görüyordu. Zulüm altında inleyen insanlar, hürriyetin nasıl bir şey olduğunu öğrendiler. Açlık ve sefalet içindeki insanlar, yoksulluğun kader olmadığını fark ettiler. Başlarındaki kukla yönetimler nedeniyle ülkelerinin kaynaklarının korunamadığını ve sömürüldüklerini anladılar. Hem dindar hem de zengin olunabileceğini keşfettiler. Geri kalmışlığın kader olmadığını gördüler. Refah, huzur ve güven içerisinde yaşama arzuları gelişti. Yönetici elitten talepleri çoğaldı ve mevcutla yetinmemeye başladılar. Daha çok iş, daha çok aş ve daha çok hürriyet istemeye başladılar.

Tüm bu gelişmeler, Türkiye'yi “kontrol altında tutulması gereken bir unsur” olarak değerlendiren çevreleri çok rahatsız etti. Başta ABD, AB Ülkeleri, İsrail gibi devletler olmak üzere Neo Conlar ve Yahudi lobisi gibi küresel güç odakları da, Türkiye’nin yükselişini durdurma ve önünü kesme telaşına düştüler. Türkiye'yi frenlemenin ve kontrol altına almanın yollarını aramaya başladılar. Bunun için de yoğun bir psikolojik savaş başlattılar.

Uluslararası arenada ben de varım demenin, etkin aktör olmanın ve tam bağımsızlık iddiasında bulunmanın elbette ağır bedelleri olacaktır. Bu bedelleri ödemeyi göze almayan devletler hem tam bağımsız olamaz, hem de büyük devlet olamazlar.

Türkiye kritik bir süreçten geçiyor. Hem içeride, hem de uluslararası arenada önemli sorunlarla başa çıkmaya çalışıyor. Son on yıldır yaşanan istikrar ortamının meydana getirdiği ekonomik kalkınma ve büyümeyi hazmedemeyen küresel güç odaklar ve içimizdeki yerli işbirlikçileri, ülkemizin başına her gün yeni çoraplar örmeye ve “büyük değişimin” müsebbibi olarak gördükleri seçilmiş siyasi iktidarı anti- demokratik yöntemlerle devirmeye çalışıyorlar.

2023 Vizyonu gibi önüne büyük milli hedefler koyan ve dünyanın en büyük on ekonomisi arasına girmeye çalışan Türkiye’nin başına içeride bölücü terör illetinden Gezi parkı isyanına kadar pek çok fitne ve musibet musallat edilirken; dışarıda ise etrafı kuşatılmaya, hareket alanı daraltılmaya, yalnızlaştırılmaya ve etkisizleştirilmeye çalışılıyor.

Milletimiz, derin feraseti sayesinde Gezi Parkı Olayları ile oynanmak istenen kirli oyunları gördü ve kendi iradesiyle/oylarıyla seçtiği seçilmiş iktidara sahip çıkarak oyunu bozdu. Gezi Parkı Olaylarına karşı ortaya konulan tavırla; demokratik usullerle/  seçimle iktidara gelmiş kadroların, yine sadece seçim sandığında alaşağı edilebileceği, bunun dışındaki antidemokratik teşebbüslere ve darbe girişimlerine fırsat verilmeyeceği cümle âleme gösterildi.

Gezi Parkı olaylarıyla başına sarılan bela ve musibeti atlatan Türkiye, otuz yıldır ülkenin zamanını, enerjisini, kaynaklarını sömüren ve bir kangren halini alan bölücü terör illetinden kurtulmak, milli birlik ve bütünlüğümüzü pekiştirmek için “çözüm süreci” ni hızlandırdı ve demokratikleşme paketini açıkladı. Çözüm süreciyle ilgili atılan adımlar, ülkede rahatlamaya ve normalleşmeye yol açtı. Terör olayları büyük oranda sona erdi, şehit cenazeleri gelmemeye başladı, yatırımcılar cesaretlendi, piyasalar moral buldu kıpırdanmaya başladı. Yeni Türkiye, büyük hedeflere doğru daha emin adımlarla yürümeye başladı.

Türkiye açısından peş peşe güzel gelişmeler yaşanırken, ülkenin geleceğini etkileyecek önemli yatırım ve ticaret anlaşmalarının imzalandığı, enerji ve finans dünyasında önemli başarılar kazanıldığı, uluslar arası kredi notumuzun peş peşe yükseltildiği bir dönemde; 17 Aralık 2013 günü yaşanan “Yargı Darbesi” girişimiyle memleket büyük bir girdabın içerisine sürüklendi. Görünürde bazı rüşvet ve yolsuzluk olaylarının kovuşturulmasıyla ilgiliymiş gibi lanse edilen operasyonların; aslında Neo Conların ve Yahudi Lobisinin canını sıkan ve bağımsız politikaların mimarı olarak görülen Başbakan Tayyip Erdoğan ve ekibini tasfiye etmeye, Türkiye’yi cezalandırmaya yönelik uluslar arası bir proje/komplo/saldırı olduğu ortaya çıktı.

Küresel güç odakları ve içimizdeki işbirlikçileri, Türkiye’yi cezalandırmak; Ak Parti İktidarını ve Hükümeti itibarsızlaştırmak; Ülkeyi yönetilemez hale getirerek siyaseti yeniden dizayn etmek; bunun için de, Başbakan Tayyip Erdoğan ve ekibini tasfiye etmeye yönelik büyük bir operasyon/savaş başlatmış bulunuyor. Onun için Gezi Parkı olayları ile başlayıp, 17 Aralık operasyonlarıyla sürdürülen süreci “Yeni Türkiye’nin İstiklal Harbi” olarak nitelemek abartılı olmaz. Gözümüze sokulurcasına önümüze konup görmemiz istenene değil; resmin bütününe bakmak ve büyük resmi görmek gerekir.

Sayın Başbakan, diplomatik üslubun son sınırına varan ifadeleriyle; Amerika, İsrail ve bazı Avrupa ülkelerinin içimizdeki işbirlikçileri vasıtasıyla Türkiye’ye karşı uluslar arası bir operasyon düzenlediklerini, bir çeşit siyasi ve ekonomik savaş açtıklarını söyledi. Türkiye operasyonlar karşısındaki tavrıyla ve dik duruşuyla adeta küresel güç odaklarına teslim olmayacağını, yeni bir istiklal mücadelesine girişeceğini ilan etti.

Yaşanmakta olan bu kritik süreçte/Yeni Türkiye’nin istiklal mücadelesinde Ak Parti iktidarı, hem kamuoyu desteğini artıracak- gücüne güç katacak, hem milletin moral ve motivasyonunu yükseltecek ve karamsar havayı dağıtacak, hem de tüm İslam dünyasının muhabbet ve dualarını kazanacak önemli bir adım atabilir: Ayasofya Camiini ibadete açmak…

Ayasofya Camiinin ibadete açılması halinde:

1- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ikinci bir Fatih olarak milletin gönlüne taht kurar.

2- Millet, karalama kampanyalarına itibar etmez, hatta yapılan bazı hataları affedici bir tavırla görmezden gelerek iktidar partisine olan desteğini artırarak sürdürür. Ak Parti bu süreçten daha da güçlenerek çıkar.

3- Yürütülen psikolojik savaştan bunalan ve karamsarlığa sürüklenen halkın, moral ve motivasyonu artar; karamsarlık havası dağılarak yerini şevk ve ümit atmosferine bırakır.

4- İslam dünyasındaki tüm şuurlu müminlerin muhabbeti, hayır duaları ve destekleri kazanılır.

5- Yeni Türkiye’nin tam bağımsızlığı tüm dünyaya ilan edilmiş olur.

Bütün bunlar dikkate alındığında, Ayasofya Camiinin ibadete açılması için tam zamanı!

Konjonktür müsait ve Ak Partinin de, Türkiye’nin de buna çok ihtiyacı var.

YIL 2014: Ayasofya Camii’ni ibadete açmak için şimdi tam zamanı!


Bu Yazı 3642 Defa Okunmuştur.

Yazıya Ait Fotoğraflar

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar