Yeni Türkiye'nin Önemli Bir Sorunu; Meselesizlik/ Mefkuresizlik
27.01.2015        

YENİ TÜRKİYE'NİN ÖNEMLİ BİR SORUNU; MESELESİZLİK/ MEFKURESİZLİK

Taceddin Özeren

 

 

Küresel güç olma idealine odaklanan Yeni Türkiye, 2023 Vizyonu adı altında milli bir hedef belirledi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. Yıldönümü olan 2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisi (en güçlü 10 ülke) arasında yer almak İDEALİ Türk Milletinin yeni “kızıl elma” sı oldu. Bu,  yeniden “üstün millet ve güçlü devlet” olma idealidir.

2023 Vizyonu, küresel güç olabilmek için gerekli olan siyasi, ekonomik ve teknolojik gelişmeyi sağlayacak şekilde içeriği dev projelerle doldurulmuş milli bir eylem planı niteliğindedir. Kanal İstanbul Projesi, Üçüncü Boğaz Köprüsü Projesi, İstanbul’a Üçüncü Havaalanı Projesi, kentsel dönüşüm projeleri, Marmaray Projesi, Körfez- İzmir Köprülü Otoyol Projesi, Hızlı Tren Projeleri, HES Projeleri, Alternatif Enerji Kaynakları Projeleri, milli silah sanayinin geliştirilmesi, milli yazılım sistemlerinin geliştirilmesi, AR-GE Projeleri, demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümüne yönelik çalışmalar vs. Türkiye’yi uluslararası arenanın zirvesine taşıyabilecek nitelikte olan projelerdir.

Dünyanın en güçlü 10 ülkesi arasına girmek, ulaşılması kolay olmayan büyük bir hedeftir. Çünkü biz kalkınmaya çalışırken, diğer ülkeler yerinde sayıp bizim onlara yetişmemizi ve kendilerini geçmemizi beklemeyecekler; daha da güçlenmek ve küresel güç konumunu sürdürmek için var güçleriyle çalışmaya devam edeceklerdir. Bu kıyasıya sürdürülen bir kalkınma yarışı olacaktır. Bu nedenle küresel güç olma yarışındaki rakiplerimize göre daha elverişli şartlar oluşturmaya, gelişmemizin önündeki engelleri kaldırmaya, onlardan daha fazla çalışmaya ve daha fazla üretmeye mecburuz.

Dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmek ve küresel güç olmak gibi milli hedeflere ulaşabilmenin en önemli şartı, insanların hamiyet duygularını canlandırmak, şevk ve heyecanları artırmak ve “himmetini milletine feda eden” fertlerin sayısını çoğaltmaktır. İnsanlar, bencillikten ve nemelazımcılıktan uzaklaştırılarak ulvi gayelerle donatılmalı, milli hassasiyetler artırılmalı ve büyük hedeflere yöneltilmelidir. Yeni Türkiye’nin en önemli sorunu bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Maalesef, ekonomik ve siyasal alanda yaşanan olumlu gelişmelere karşın, ahlaki ve kültürel değerlerimiz hakkında durumun aynı şekilde iyiye gittiğini söyleyemeyiz. Toplumsal değerlerde, milli kültür ve ahlakımızda meydana gelen yozlaşma endişe verici boyutlara ulaşmış durumda.

Ülkemiz, maalesef maddi alanda gelişirken, maneviyat cephesinde geriliyor. Artan refah ve kalkınmışlığa karşın, insanların hızla “meselesizlik/ mefkûresizlik” felaketine sürükleniyor, “biz” anlayışı yerine “ben” merkezli hayat anlayışı yaygınlaşıyor. Milli meselelere karşı duyarlılık azalıyor, nemelazımcılık artıyor.

12 Eylül ihtilalinden sonra yaşanan iki önemli gelişme ahlaki ve kültürel yozlaşmaya ivme kazandırmış, toplumda idealizmi yok ederek nemelazımcılığı yaygınlaştırmış, “biz” yerine “ben” kavramını ikame etmiştir:

Birincisi; İhtilalcilerin ve vesayetçi zihniyetin siyaset kurumuna karşı yürüttüğü psikolojik savaş ve kara propagandalardır. 12 Eylül İhtilalinden sonra siyaset kurumuna karşı kapsamlı bir psikolojik savaş başlatıldı. Yoğun şekilde “siyaset kötüdür- siyasetçiler kötü insanlardır, siyaset uzak durulması ve bulaşılmaması gereken tehlikeli bir kavramdır” propagandası yapılarak insanlar depolitize edilmeye çalışıldı. Her vesile ve her vasıta ile siyasetçilerin ülke çıkarlarına kayıtsız, kendi menfaati peşinde koşan kişiliksiz silik tipler olduğu, ülkeyi siyasetçilerin kötü emellerine karşı vatansever bürokratların koruduğu, devletin gerçek sahiplerinin siyasetçiler değil bürokratlar olduğu, onun için siyasetçilere güvenilmemesi gerektiği anlatıldı. Yürütülen psikolojik savaş ve propagandalar sonucu halk siyasetten soğutuldu, ülke sorunlarına karşı ilgi ve duyarlılık azaldı, yönetime katılma arzusu zayıfladı. İnsanlarda “devlet ve hükümet işlerini biz bilmeyiz büyüklerimiz bilir, devlet- hükümet işlerini nasıl olsa büyüklerimiz yürütür biz kendi işimize bakalım, aklımızın ermeyeceği memleket meselelerine karışmayalım” anlayışı hakim olmaya başladı. Toplum depolitize edildi. Nemelazımcılık ve duyarsızlık kronik birer hastalık haline geldi.

İkincisi; piyasa ekonomisi adı altında kapitalizmin sosyo- ekonomik hayatımızı işgal ederek medeniyet tasavvurumuzu dönüştürmesidir. 12 Eylül İhtilal yönetiminden sonra ANAP iktidarı döneminde ekonomide serbest piyasa ekonomisine yönelik politikalar benimsendi. Piyasa ekonomisine geçiş sürecinde kapitalizm sosyo- ekonomik hayatımızı işgal etti. Kadim kültür ve medeniyetimizin örnek fert modeli olan “kamil insan” yerine fayda ve kar maksimizasyonu peşinde koşan, piyasada rasyonel davranışlar sergileyeceğine inanılan “homo economicus” ikame edilmeye çalışıldı. Güçlü ekonomik kurumları ile sosyo-ekonomik hayatımızı kuşatan kapitalizm, ferdi ve toplumsal hayatımızda büyük bir ahlaki dönüşüme yol açarak medeniyet tasavvurumuzu ve hayat algılarımızı değiştirdi. Kısa yoldan köşeyi dönme, daha çok kazanma, daha lüks ve konforlu yaşama, daha çok eğlenme, daha fazla zevk alma ve daha fazla tüketme insanların en önemli amacı haline geldi. Toplumsal bağlar zayıfladı, “biz” yerine “ben” merkezli hayat anlayışı yaygınlaştı. Ahlaki değerler aşınmaya ve yozlaşmaya başladı. 

Bugün, “daha çok kazanmaya, daha çok fayda ve menfaat sağlamaya ve daha fazla zevk yaşamaya” endeksli kapitalist zihniyetin yol açtığı sosyo- psikolojik travmaları yaşıyoruz. İlgi ve dikkatleri sadece dünyevi/maddi değerlere yönelmiş olan insanlar, hayatın asıl gayesini ve dünyaya gönderiliş nedenlerini unutarak; dünyanın maddi ve geçici yüzünde boğuluyorlar. İnsanların hayattaki en büyük amacı, daha fazla tüketmek, yiyip-içmek, daha güzel giyinmek, daha konforlu mekânlarda yaşamak, daha fazla para ve mal biriktirmek, daha fazla gezmek, daha çok eğlenmek, hayattan daha fazla zevk almak, daha yüksek makam-mevki elde etmek, şöhrete kavuşmak ve daha çok itibar görmek oldu.

Artan maddi imkanlara karşın insani değerler aşınmakta ve manevi bağlar çözülmekte, nüfus sürekli arttığı halde insanlar yalnızlaşmakta, içki- kumar- uyuşturucu vb. kötü alışkanlıklar yayılmaktadır. Sosyal felaketler büyüyor, sağlamlığı ile övündüğümüz aile kurumu çatırdıyor, akrabalık bağları zayıflıyor. Toplumu ayakta tutan ahlaki değerler sürekli erozyona uğruyor. Sevgi, saygı, şefkat, merhamet, hürmet, hoşgörü, tolerans gibi güzel seciyelerimiz yok oluyor. Yetim malı ve kul hakkı yeniyor. Doğruluk, dürüstlük, emanete riayet, ahde ve akde vefa kayboluyor. Yalan söz ve yanlış iş çoğalıyor. Hırsızlık, gasp, kapkaççılık, dolandırıcılık, sahtekârlık yayılıyor. Ferdi ve toplumsal hayatta güven bunalımı yaşanıyor. İnsanlar gittikçe bencilleşiyor; kendinden başkasını düşünmez, halden anlamaz, hatır saymaz, helal-haram tanımaz hale geliyor. Gayesiz, meselesiz, duyarsız, nemelazımcı, şahsi çıkarlarından başka değer tanımayan insanların sayısı hızla çoğalıyor. Herkes geçim telaşına ve kendi canının derdine düşmüş durumda. Çalışmadan kazanmak, terlemeden rahat bir hayat yaşamak anlayışı hüküm sürüyor.

Toplum göreceli olarak dindarlaşıyor, fakat dini yaşantı “öz” den uzaklaşıp “şekilcilik” haline bürünüyor. İslami şuur zayıflıyor, dindarlar da dünyevileşiyor. Zihinler istikametini şaşırmış, fıtri mecrasından sapmış vaziyette. Zira yüce davalara, ulvi gayelere ve büyük hedeflere yönelmeyen zihinler, nefis ve eneye yönelir; insanı nefisperest ve bencil yapar.

Büyük Mütefekkir Bediüzzaman, “Gaye-i hayal, asıl maksat olmazsa ezhan (zihinler) enelere döner.” diyor. Yani bir insanın himmetini yönelteceği yüce idealleri, büyük hedefleri olmazsa; zihnini ve bütün himmetini sadece kendi şahsına yöneltir, bencilleşir, diğer insanlara ve toplumsal konulara karşı duyarsız olur, kendinden başkasını düşünmeyen, kimseye faydası olmayan hamiyetsiz bir insan haline gelir. Milli bir mefkûresi, uğruna hayatını adadığı bir davası ve büyük hedefleri olmayan insanlar, himmetlerini, gayretlerini, zamanlarını ve enerjilerini sadece kendi nefislerine harcarlar. Bu da, insanları kendinden başka kimseyi düşünmeyen, kendinden başkasını sevmeyen, sadece kendi çıkar ve menfaatlerini gözeten, daha fazla zevk ve lezzet için yaşayan, insani erdemlerden yoksun hale getirir.

Bugün bizim insanlarımız meselesiz, gayesiz, bencil, nemelazımcı, nefisperest, günübirlik yaşar hale geldi. Mefkuresizlik/meselesizlik illeti bu milletin uğrayabileceği en büyük felakettir. Onun için Yeni Türkiye’nin en önemli meselesi, milletimizin meselesizlik/mefkuresizlik/nemelazımcılık illetinden kurtulmasıdır.

Milli şuurlanma ve duyarlılığı artırmanın yolu, tahrip olan ruh dünyamızı onarmak, inanç ve kültürümüzdeki yozlaşmayı gidermektir. Bizim insanlarımız batılı insanlar gibi soğukkanlı, hareketli ve realist değildir. Bizim insanlarımız sıcakkanlı ve duygusaldır. Onun için bizim insanımızı motive edecek ve harekete geçirecek şey manevi değerlerdir. Kar ve menfaat maksimizasyonu amacından ziyade, Allah’ın rızasını kazanabilme arzusu harekete geçirir bizim insanımızı. Türk milleti dini hassasiyetin yüksek olduğu dönemlerde gelişmiş ve yükselmiştir. İslami hassasiyetini kaybettikçe dini yaşantısı zayıfladıkça da gerilemiş ve büyük felaketler yaşamıştır.

Ahlaki değerler zayıflayınca, haram helal ölçüsü kaybolunca, Allah korkusu olmayınca; batıda “rasyonel insan” tipini doğuran ekonomik sistem, biz de “hileci ve üçkağıtçı insan” tipini üretti. Çünkü bizim insanımız, İslam ahlakıyla kapitalist/materyalist bir sitem içinde yaşama çelişkisine maruz kaldı. Kapitalist ekonomi sistemi, materyalist aydınlanma felsefesinin medeniyet tasavvurunun ürünüdür. Yani medeniyet tasavvuru, hayat algısı, ahlaki değerler ile ekonomik sistem uyumludur, aynı zihniyetin ürünüdür. Halbuki Müslüman Türk milletinin medeniyet tasavvuru, hayat algısı ve ahlaki değerleri ile kapitalist sistem arasında derin çelişkiler ve farklılıklar vardır.

Mesela;

Batı medeniyetinin temel dayanak noktası, kuvvettir. Batı medeniyeti, kuvveti esas alan bir medeniyettir.  Bu anlayışa göre güçlü olan, her türlü hakkı kendisinde görür.  Buna karşın, kaynağını vahiy ve semavi değerlerden alan kadim Türk- İslam medeniyetinin dayanak noktası ise “Hak” dır. Yani hakkın hak sahibine teslimi, güçlü olanın haklı çıkması değil, haklı olanın güçlü olması. Batı medeniyetinin insanlığa gösterdiği hedef, hayatın gayesi olarak sunduğu şey; menfaattir. Yani mevcut ekonomi pastasından daha fazla pay alabilmek, daha fazla para ve mal biriktirmek ve daha fazla tüketmektir. Bizim medeniyetimize göre dünya hayatını yaşamanın en büyük amacı, yaşanacak hayat ile Allah'ın Rızasını kazanabilmektir. Batı medeniyetine göre hayatın esası mücadeledir; bizim medeniyetimize göre hayatta yardımlaşma esastır. Batı medeniyeti insanlar arasında sosyal bağ olarak ırkçılığı esas alır. Irkçılık sadece kendi ırkını sevme, himmetini sadece kendi ırkına hasretme özelliği taşıdığı için, kendi ırkına olan aşırı sevgisi, başka ırklara karşı husumet ve tecavüzü netice verir.  Bizim medeniyetimiz, insanları birbirine bağlayan toplumsal bağ olarak din birliği ve vatan birliğini kabul eder. Aynı Allah'a, aynı kitaba inanmak, aynı peygambere tabi olmak en büyük bağdır. Hangi soydan, hangi renkten, hangi sosyal sınıftan olursa olsun ve hangi dili konuşursa konuşsun, herkesi kardeşi olarak kabul eder. Kardeşlik duyguları, sosyal yapıyı bir ve bütün yapan en kuvvetli bağdır. Batı medeniyetinin insanlığa sunduğu sonuç, nefsani arzuların tatmin edilmesi ve tüketimin sürekli körüklenerek insan hayatındaki beşeri ihtiyaçların çoğaltılmasıdır.  Bizim medeniyetimizin insana sunduğu netice, dünya ve ahiret mutluluğudur. Çünkü Allah'ın Rızasını kazanabilme amacını güden bir insan nefsinin ve şeytanın kötü arzu ve telkinlerine set çekerek, fıtratındaki ulvi seciyeleri inkişaf ettirecek, Yüce Yaratıcının istediği şekilde bir hayat yaşayarak hem dünya, hem de ahiret saadetini kazanacaktır.

Serbest piyasa ekonomisine geçiş sürecinde kapitalist sistemin dayanağı olan ahlaki değerler, bizim ahlaki ve toplumsal değerlerimize baskın gelip dönüştürmeye başladı. Çünkü Müslümanlar ahlaki değerlerini muhafaza edebilecek kuvvetli bir imana ve İslami şuura sahip değillerdi. Para- mal ve dünyevi zevkler tatlı geldi ve manevi duyguları bastırdı. Allah adamı olması gereken insanlar, piyasa adamı olmaya başladılar.

Kapitalist sistem içerisinde iktisadi ve ticari hayatını sürdürmek zorunda olan günümüz insanı maruz kalacağı ahlaki ve kültürel yozlaşmaya/dönüşüme ancak kuvvetli bir iman ile karşı koyup kendini koruyabilir. İman kuvvetli olmazsa ahlaki dönüşüm ve yozlaşma kaçınılmaz olur.

Yeni Türkiye, insanların imanını kuvvetlendirecek, güzel ahlakı tahkim edecek, toplumsal değerleri muhafaza edecek tedbirler almalıdır. İnsanları depolitize eden ve yarış atına dönüştüren sınav odaklı eğitim sistemi terk edilerek; çok okuyan, düşünen, araştıran, sorgulayan, çok çalışan, üreten, feraset ve basiret sahibi, güzel ahlak sahibi nesiller yetiştirilmelidir. Çünkü ancak iyi insanlardan üstün bir millet ve üstün bir milletten güçlü bir devlet meydana gelebilir. Bunun için imanı artıracak eserlere yönelmek ve Kuran’ı yeniden hayatımızın merkezine yerleştirmek zorundayız. Bu konuda kendi tarihimiz bizim için en büyük referanstır:

Türk milleti, onuncu yüzyılda Müslüman olduktan sonra ferdi ve toplumsal hayatını Kur'an ve Sünnet hükümlerine göre yapılandırmış, milli kültür, İslam ahlakıyla mezc olmuştu. Ferdi hayatta “Allahın Rızasını kazanabilme” arzusu hayatın en önemli gayesi olurken; devlet hayatında da“İlây-ı Kelimetullah” yani Allah’ın isminin yeryüzüne yayılması gayesi, milli politika olarak benimsenmişti. Bütün dikkatler, zihinler İlay-ı Kelimetullah hedefine ve Rıza-i İlahiyi kazanma amacına odaklandı; himmetler, gayretler, kuvvet ve enerjiler bu hedefe ulaşmak için sarf edildi. Bu anlayış ile insanlık tarihinin en büyük medeniyetlerinden biri vücuda getirildi.

Milletimizi insanlığın zirvesine taşıyan, insanlık tarihinin en büyük medeniyetlerini kurarak üç kıtaya hükmetmesini sağlayan muharrik/motive edici unsur, yüce gayelerin ve milli hedeflerin var olması ve hamiyet duygularının hep canlı tutulmasıdır. Kızılelma adı verilen millî hedefe ulaşmak millî politika ve hayatın en önemli gayesi olmaktaydı. Bütün beyinler, bu millî hedefe ulaşma gayesine odaklanmaktaydı. Himmetler, dikkatler, zaman, güç ve enerjiler bu hedefe ulaşmak için sarf ediliyordu. Zira “hedef” bir yol haritasıdır. Herkes nereye gidileceğini bilir ve ona göre rotasını belirler. Hedefe ulaşmak, devletin ve milletin temel politikası haline gelir. Nazarlar hedefe çevrilir. Beyinler, dikkatler hedefe odaklanır. Hedefe ulaştıracak yol ve yöntem arayışları artar. Bu arayış, hamiyet duygularını tahrik eder. Hamiyet duygularının canlanması gayretleri artırır ve himmetleri hedefe doğru sevk eder. Himmetlerin millete feda edilmesi de, gayret ve fedakârlık duygularını tetikler ki, bu da icatları, keşifleri ve buluşları doğurur.

Bizler, 4000 yıllık devlet geleneği olan, çağ açıp- çağ kapayan, 20 milyon km²’lik bir ülkede hüküm süren, üç kıtada adaletle hükmeden, gittiği yerlere ilim, irfan, medeniyet, refah, huzur, güven, barış ve adalet götüren büyük bir Millet'in çocuklarıyız. İnsanlık tarihinin en parlak dönemlerinin ve en büyük medeniyetlerin altında bizim ecdadımızın imzaları var. Yeniden Büyük Türkiye’yi inşa edebilmek için tarihte bizi insanlığın zirvesine taşıyan ulvi seciyeler ile donanmak ve büyük mefkurelere odaklanmak zorundayız.

Onun için; dünyamıza da, ahretimize de faydası olmayacak boş işleri bırakıp; büyük devlet ve küresel güç olma sevdası yaşamalı, imanımızı kuvvetlendirip ahlakımızı tahkim edecek, bize şevk- gayret- heyecan ve enerji verecek ulvi gayelere yönelmeliyiz. İçine düştüğümüz nemelazımcılık ve meselesizlik illetinden kurtulup, ümit silahını kuşanıp büyük bir medeniyetin çocuklarına yakışır şekilde gelecek için projeler hazırlamalı ve çok çalışmalıyız.


Bu Yazı 3069 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar