Yenilikçi Bir Padişah Sultan II. Mahmud
17.03.2015        

YENİLİKÇİ BİR PADİŞAH SULTAN II. MAHMUD

Muhammed Acıyan

 

 

 

Osmanlı padişahlarının en meşhurlarından biri de şüphesiz II. Mahmud’dur. Şehzade Mahmud, I. Abdülhamit ile Nakş-ı Dil Valide Sultan’ın 4. Veliahdi, yani tahtın 4. adayı olarak 20 Temmuz 1785 günü Topkapı Sarayı’nda doğdu. 

Şehzade Sultan Mahmud’un şahsiyeti, Üçüncü Selim’in 18 yıllık saltanatı esnasında oluştu. III. Selim padişahlar arasında yüksek kültüre sahip yenilikçi birisiydi. Üçüncü Selim, yeğeni Şehzade Mahmud’u oğlu gibi kabul etti. Onun eğitimi ile özel olarak ilgilendi. Mutlak monarşilerde iktidarın dışında kalanlar, muhalifler hükümdarın değil, veliahdin çevresinde birikir ve çöreklenirler. Bu durumda veliahd, ister istemez muhalefet lideri haline gelir ve hükümdarla arası açılır. Sultan Selim’in şehzadesi olmadığı için iki yeğen, imparatorluk Prensi Sultan Mustafa ve Sultan Mahmud’a, şehzadelere uygulanan kafes sisteminin sert uygulamalarını işleme koymadı. Onlar hastalanır, sıkılır, ölürler ve Osmanoğulları denen azametli hanedan tarihe karışır diye endişe ediyor, dikkatli davranıyordu.

II. Mahmud karizmatik, yakışıklı, olağanüstü zeki ve kavrayışlı, mizahtan hoşlanan, tenkitlere kulağı açık bir şehzadeydi. Çok ünlü lalalardan özel dersler aldı. Hat sanatında icazetler aldığı gibi tambur ney ve musikiyi bizzat Sultan Selimden öğrendi ki, padişah tarafından kadar sevilip ihtimam gösterildiğinin bir göstergesidir. Sultan Selim aslında Şehzade Mahmud’un gerçekte bir numaralı siyaset ilmi hocasıdır.

Şehzadeliğinde Adli mahlasıyla şiirler yazdı. Bundan dolayı kendisine “Sultan Mahmud-i Adli” denmiştir. Şair, bestekâr, tamburi, neyzen, hanende, büyük hattat olan Sultan Mahmud, Mevlevi ve Nakşibendî idi. Arapça ve Farsçaya vakıftı.  Anlayacak kadarda Fransızca öğrenmişti. Ayasofya’da harika bir örnek olan hat sanatı ile yazılmış bir levha Sultan Mahmud’a aittir. 

Sultan Mahmud diğer padişahlardan farklı olarak birçok seyahate çıktı.  Saltanatı 31 yıl sürdü. Tahta çıkmadan iki saat önce hayatını kurtaran Cevri Kalfa’yı Harem’e başhazinedar yaptı ki Harem’in en yüksek kadın görevlisidir.

Sultan Mahmud’un danışmanı Halet Efendi, 13 yıl kadar ‘Müsteşar-ı Saltanat=İmparatorluk Danışmanı’ ünvanı ile anıldı. Sultan Mahmud bu adamı Yeniçeri Ocağını ve değişime karşı olanları yanında tutmak, her türlü fitneden haber almak için kullanırdı. Sultan Mahmud bu zümrelere karşı idi fakat 1826’ya kadar açıkça cephe almadı, sabretti. Nefesini tuttu. Değişim işte böyle sabır isteyen zorlu bir süreçtir. 1826 da ise darbesini amansız bir şekilde vurdu. Sonunda Mehmet Said Halet Efendi diktatör tavırlar almaya ve II. Mahmud’a karşı diklenmeye başladı. 1822’de Konya’da kellesi kesildi. III. Selim zamanında Paris büyükelçisi (1802-1807) 2 defa Nişancı (devlet nazırı),  reisülküttab ve kethuda(İçişleri ve Dışişleri Bakanı), bir ara da Musahib-i Şehryari (Padişah Nedimi) olmuştu. Konya’mızda bir sokağa Halet Efendi’nin isminin verildiğini gördüğümü hatırlıyorum.  

Uzun süren sabırlı bir dönemden sonra saltanatının son 13. yılında Osmanlının çehresini değiştirdi. Reformlara imza attı. Hatta kılık kıyafette değişiklik ve resmi dairelere resmini astırması dolayısıyla adı ”Gavur Padişah”a çıktı. Kültürün, bilginin, sanatın gelişmesi için olağanüstü çabalar gösterdi. Musıkide üstad bir bestekârdır. Günümüze 26 parça eseriı ulaşmıştır. Batı Musıkisini devlet çatısı altında Türkiye’ye sokan, Muzıkay-ı Hümayun-ı Avrupa ve Türk musıkileri bölümleri halinde kuran, 1826’da Asakir-i Mansure-i Muhammediyye için bir marş besteleyen Sultan Mahmud’dur. Güftesi de kendisine ait olan şu Hicaz Aksak Divan-ı musıkimizin şaheserlerindendir. 

Ebrulerin zahmı nihandır ciğerimde

Gül-ruhlerinin handeleri çeşm-i terimde

Eşkim yerine kan dökülür didelerimde

Sevda-yı muhabbet, esiyor şimdi serimde

Takdire ne hacet bu da varmış kaderimde.

İkinci Mahmud Türk Musikisinin son büyük koruyucusu da sayılır. Üçüncü Selim’den devraldığı asrının en büyük bestekârı İsmail Dede Efendi başta olmak üzere sanatçıları korumuş, bayındırlık, mimarlık sanatında eşsiz şaheserler yapılmasına öncülük etmiştir.

İdarecilik sanatında dâhiyane bir rol üstlenmiş, ülkesinin tekrar istikrarını sağlamış, Osmanlı’nın gerilemesini geciktirmiştir. Yeniden bir düzen kurup değişimler sağlarken birçok suikastı atlatmış, hayatını zor kurtarmıştır.

II. Mahmud bir milletin asırlar boyunca yetiştirebildiği büyük dehalardan birisidir. Meraklı bir yapısı vardır. Devlet-i Aliyye’yi yükseltmek için gece-gündüz çalışmakta, az uyumaktadır. Meşakkat ve mahrumiyete ne dereceye kadar katlanabileceğini iki kışı Rami Kışlası’nın taş odasında yatarak ve gündüzleri sıradan albay gibi yeni ordunun alaylarını talime çıkararak göstermiştir.

“Ya Devlet başa, ya kuzgun leşe!” sözü ona ait olup 1808’de üstadı ve baba bildiği Üçüncü Selim’in şehit edildiği gün, yine “Denize düşen yılana sarılır!” sözünü de can düşmanı Rusya ile Hünkâr İskelesi ittifakını imzaladığı gün söylemiştir.

Mimari, hat, resim gibi sanatlara ilgi göstermiş, musikiyi ise çok sevmiştir. Dinlenmek istediği zamanlarda musiki dinlemiş, tasavvuf zevkini Mevlevihanelerde mukabele seyredip dinleyerek tatmin etmiştir. Her Cuma çeşitli camilere giderek selamlık Resm-i Alisi denen şatafatlı İmparatorluk törenini icra etmiştir. Mensubu olduğu hanedanın korkusuzluk ve hatiplik özellikleri onda vardır.  Güzel sesiyle (aynı zamanda hanendedir) muntazam konuşmasıyla hitap ettiği kitleyi etki altına alabilmekteydi. Halife ve Hakan sıfatlarını layıkıyla kullanan yakışıklı bir padişahtı. Sabır gereken yerde yıllarca sabretmekte, vurmak ve çözmek gerektiği anda bir dakika tereddüt etmeksizin icraya geçmektedir.

Şimdi II. Mahmud’un yaşadığı bazı hadiseleri günümüze taşıyarak tahlil edelim.  Devlet yönetiminde duygusallık olmaz. Duygusal hareket eden canıyla öder. Devleti idare eden amcasının cenazesini bile görse soğukkanlılıkla devletin bekası için kaldığı yerden devam eder. Sultan Mahmud bu tecrübeyi amcası III. Selim’den kazanmıştı. Yine II. Abdülhamid Selanik’ten gelen Hareket Ordusundan haberdar olduğu halde kardeş kavgası olmasın diye yanındaki orduyu harekete geçirmemiş ve daha sonra daha büyük olayların olmasına sebebiyet vermiştir. İç isyanlar ilk başladığında zamanında küçük fiskelerle söndürülebilirken daha sonra alevlerin önüne geçilemez. Asker ve polisinize yetki vermezseniz ilk önce onlar zayiat verir, daha sonra size sıra gelir… İdareciler risk durumlarına göre mutlaka korunmalıdır. Her bir idarecinin kendini sıkıntılı zamanlarda koruyabileceği bir çeşit silahı ayrıca olmalıdır.       

Kanunlar caydırıcı olmalı, bu milletin birer ferdi olan asker ve polisi de korumalıdır. Asker ve polis sadece canlı kalkan olmamalı aynı zamanda nefs-i müdafaa yapabilmelidir. Haber alma Teşkilatları daha pratik çalışmalar yapmalı, olaylar olmadan önce gerekli istihbarat çalışmalarını yaparak önleme tedbirleri almalıdır. Olaylar başladıktan ve olduktan sonra karmaşa ve karışıklığın içine üst düzey yetkililer asla girmemelidir. İsyancılara zamanında hadlerini bildirmezseniz daha sonra daha büyük belalara düçar olursunuz… Selam ve dua ile…

m-aciyan@hotmail.com

Muhammed ACIYAN 

 


Bu Yazı 7500 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar