Yer İle Gök Arasında
17.01.2014        

‘Yer İle Gök Arasında’

 Sadık Yalsızuçanlar

 

 

“Zor olsa da galiba dönüyorum sana
Gel dersen hemen
Çağırmazsan geçerken
Yerle gök arası bir yerde

Sen beni tanımazsın
Severim de söylemem
Sen beni uzak sanırsın
Bilirim söz dinlemem

Ah bu ben kendimi nerelere koşsam
Saklansam bir yerlerde gizlice ağlasam
Ah bu ben kendimi nerelerde bulsam
Çekilsem sahillere hayaller mi kursam”

 

Mazhar Alanson

 

 Bilgeler bilgesi İbn Arabi, Arzuların Tercümanı'nda şöyle der: 'Hangi güzelden söz ettiysem hep Sen'in güzelliğinden kinayedir/Hangi evi anlattıysam hep Sen'in Beyt'inden söz ediyorum.'Mazhar Alanson'un 'Yandım Yandım'ını ilk dinlediğimde bu dizeler gelip konmuştu zihnime. Kendisine yeniden şarkılar söyletenin bir kadın oluşu, inisiyasyon sözlüğüne aşina olmayanlarca bu şarkının doğru anlaşılmasını güçleştirdi. 60'lı yılların ilk yarısında birbirini bulan Mazhar ile Fuat'a sonraki yıllarda Özkan da katıldı. MFÖ, modern Türk müziğinin en uzun soluklu, en özgün, en zengin gruplarından ve damarlarından biri oldu. Bu damarda akan şey, bir yandan geleneksel/irfani duyuşlar dünyasıdır, diğer yandan, modern yaşama karşı, onun içinden köktenci ama son derece insani ve estetik bir eleştiri, yer yer ironi ve giderek bir yaşam deneyimidir. Mazhar Alanson ve arkadaşları, geniş kitlelerin de ilgisini çeken bir manevi/estetik deneyimler toplamının, bir yürüyüşün, hatta bir geleneğin adresi olmuştur.

Yandım Yandım'a gelesiye, Buselik Makamı, Sufi, Bu Sabah Yağmur Var İstanbul'da ve Derman Arardım Derdime uğraklarına uğramışlardır. Kaygısızlar'dan, Türk'üz Türk'ü Çağırırız'dan, Şahları da Vururlar'dan, Kahraman Bakkal'dan, Vak The Rock'tan, Adımız Miskindir Bizim'den, Bu Akl u Fikr İle Mevla Bulunmaz'dan geçilmiş, bu menzillerin her birinden yeni bir sıçrama ile bir başka müzikal yetkinlik düzeyine çıkılmış, nihayet iş başa dönmüş ve siyah örtülü kadın, bu bilge şarkıcının kalbine düşürdüğü ateşle, onu yangınların en büyüğüne salmıştır. Öyledir, başlangıç sondur ve son başlangıçtır. Hakikat kürevidir, insan ve varoluş başladığı yere döner, iş kemale erer.

Kâbe, kendisini ilk gören her faninin gönlünde o ateşi yakar. Şu ya da bu şiddette ama mutlaka yakar. Kâbe aşk demektir. Aşk ise ateştir. Yakar ve ateşiyle yeni bir vücudun varlığına vesile olur. Kâbe'yi, 'siyah giysili kadın'ı görünce büyük bilge Rabiatü'l-Adeviyye de yanmıştı. Başını kaldır diye bir ses duymuş, göğe bakmış ve orada bir kan bulutu görmüştü. 'Nedir bu?' diye sorduğunda, 'Âşıkların kanıdır' denmişti. Allah, sevdiği kulunu seçer ve onu Kendine doğru bir sefere çıkarır. Bu yolculuğun ilk evresinde insanı izzetle yüceltir, ardından belaya duçar ederek zilletle sınar. Buna İbn Arabi, sınav ve tuzak yolculuğu, der. Hz. Yusuf'unki böylesi bir yolculuktur. Onu, aklı temsil eden babası Yakub'dan ayırır. Akıl, benlikten ayrılmaksızın ve ağlayarak körleşmeksizin nur'a kavuşamaz. Nitekim ayette, 'gözlerine boz indi' denmiştir. Boz, ışıktır. Kâbe'nin rengi siyahtır ve tüm renkleri kapsar. Mazhar Alanson ihtimal ki, tüm renklerin aurası olan beyazdan da öte ve aşkın renge, siyaha baktığında, onun Yüce İlke'yi simgelediğini görmüş, bu görüşle gönlündeki ateşi fark etmiş ve 'yandım!' diye bağırmıştır.

Gördükleri ilgiye rağmen, Ele Güne Karşı Yapayalnız bir yolu yürüyen bu üç kafadar'ın serzakiri Mazhar Alanson'u Yandım Yandım diye bağırtan sırrı anlamak için Yunus Emre'ye kulak vermek zorunludur: 'Bizim sevdiğimiz Hak'tır/ Bu, halka göz ü kaş gelir.' Benzer bir ifadeye Hz. Mevlana'da da rastlarız: 'Aşık olduğumu gördüler/Ama aşkımızın kime olduğunu bilemediler/anlayamadılar.' Şeyh haklıdır, hele bugün, aklı gözlerine inmiş bir dünyanın bunu anlaması imkansızdır. Mevlevi şeyhlerinden İbrahim Dede'nin dediği gibi, yüz'ün sembolizmi gerçekte İlahi hakikat'in sembolizmidir. Mahmut Erol Kılıç hocanın Sufi ve Şiir'i bize anlatır ki, şair, yüz derken kasıt bilgelerin zikr ve tefekkür meclisinden söz etmektedir. Yanak'tan amaç, onların toplandığı yerde kandil gibi ışık yayan güzellik kaynağıdır, mürşittir. Hat'tan maksat, zahittir. Eğer şair 'ben' (hal) diyorsa hakikatte taklit düzleminden tahkik düzeyine yükselen, hem benliğini hem de Sevgili'yi hakikatiyle görebilen, batınını mamur kılmak için dışını harab etmekten çekinmeyen, dünyaya karşı kayıtsız bir bilgeden, 'abdal'dan söz etmektedir. Göz, bakışı daima 'mutlak birlik' aleminde sarhoş olmuş 'birlik' ehlini simgeler. Kaş (ebru), alem mülkünün tahtında hüküm süren 'sultan'ı sembolize eder. Ağız 'Qutb'un bizatihi kendisini de simgelemektedir.

Alanson'u yakan, Kâbe'dir. Kâbe, yeryüzünün kalbidir. Efendimiz'in gönlü de Kâbe'dir, ilahi merkezdir. Yunus Emre'nin, "Yunus Emre der hoca/gerekse var bin hacca/hepsinden iyice/bir gönüle girmektir" nefesi bunu ima eder. Buradaki gönül, "De ki Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin." ayeti gereğince Efendimiz'in gönlüdür. Hatemi hoca bunu şöyle ifade eder: 'Hz. Peygamber'in gönlüne girmek manevi bir hacc gibidir. Kabe, nasıl, yeryüzünde en yüce anlamda bir mabet ise, Resul-ü Ekrem'in gönlü de bir mabettir. Biz, tövbeyle, aşkla, sevgiyle Allah'tan önce bir istiğfar ederek, tövbe ederek Allah'a karşı o ilahi sevgiye aday olduğumuzu gösterdikten sonra, tövbeyle yıkandıktan sonra Resul-ü Ekrem'in sevgisine, ancak bu şartla bu sevgi dairesine girebiliriz.'

Mazhar Alanson'u yakan sır, Kâbe'nin küp olan biçiminde ve siyah renginde billurlaşır. Küp, 'dişil' olan hakikatin, küreden de üstün olan mimari simgeselliğiyle ilgilidir. Hüseyin Nasr'dan öğreniyoruz ki, Işık, yalnızca İslam mimarisinin mekanlarını tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda cennet mekanlarının dünyevi bir yansıması olarak görünen hem tamamıyla beyaz hem de tamamıyla renkli binaların kullanılmasını mümkün kılmada merkezi bir rol oynar ki, bu binalar 'O'ndan başka ilah yoktur' tanıklığına göre, Allah'ın önünde kesret'in tüm düzeylerini ve çölün saflığını yansıtan yapılardır.

Beyaz, farklılaşmamış gerçekliğin birliğini sembolize ederken, ışığın kutuplaşmasından doğan renkler, Allah'ın kesret içinde tezahürünü ve kesretin Allah'a bağımlılığını simgeler. Her bir renk bir makamı sembolize eder ve bizzat nurdur. Fakat özel bir renkle sınırlı değildir. Renklerin, kozmik varlığın makam ve renklerini simgelediği söylenebilirse, beyazın da tüm var oluşun kökeni olan Oluş'un sembolü olduğu söylenebilir. Yeşille birlikte Hz. Peygamber'in ailesinin rengi olması nedeniyle ve hatta Kabe'yi örten örtünün rengi olarak mimari açıdan önemli olan siyaha gelince; onun, genelde anlaşılacağı üzere Oluş'u da aşan ontoloji-üstü İlke'yi simgelediği söylenebilir. O, Kâbe'nin ilgili olduğu Yüce İlke'yi sembolize eder; çünkü bir anlamda İslam'da tüm kutsal mimarinin ilkesidir.

Ne diyordu Alanson: 'Özledim seni, düştüm yollara/Açtım gönlümü rüzgarına/Bir hayaldi sanki, bir macera/Yıkıldım, kelimeler paramparça/Yandım... yandım... yandım yandım/Ah ki ne yandım/Bana yeniden şarkılar söyleten kadın/Baka baka doyamadım, hem kokladım da/ Sarhoşluğu geçmedi hâlâ/İçimde sevdan...Hâlâ hoş bir havan var /Ne güzel adın/Bir çizik attın gönlüme, kanattın/İçimde sevdan.../Deli diyorlar bana/Ah bu ayrılık...'

MFÖ'nün bu güzelim yolculuğunun Kâbe'yle yepyeni bir menzile uğradığı bu dizelerde apaçık dile gelmektedir. Kâbe, kendisine gelen hiçbir yolcuyu feyzinden yoksun bırakmaz. Sözü son devrin büyük bilgelerinden Muzaffer Ozak'a bırakalım: "Hak cemalin gören O'dur. O, Ahmed'dir, O Mustafa'dır, O Müçteba'dır, O, Mürteza'dır, O, Muhammed'dir, O, muhabbettir, O âlemlere rahmettir, o günahkârlara sığınak, zayıflara kuvvettir. O Sahib-i Şefaat, O, Sahib-i Makam-ı Mahbubiyet , O Sahib-i Mirac, O Sahib-i Vefa ve Kitap'tır. O'nun kapısından boş dönülmez, O'nun kapısına varan mahrum edilmez."

 

 

 

 

 

 


Bu Yazı 3616 Defa Okunmuştur.

Yazıya Ait Fotoğraflar

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar