Yine, Yeni Bir Yılın Başındayız ve “Biz” Yine “Biz Kalma” Telaşındayız..
..        
Sizce, kâinat üzerindeki herhangi iki nesneyi birbirinden ne ayırır?
Rengi mi, kokusu mu, yoksa şekli mi?
Bu soruya verilecek en yalın ve net cevap, “farklılıklar” olacaktır. Evet, gerçekten de bizi, onca benzerimiz arasında, “biz” yapan şey, özümüzde taşıdığımız farklılıklardır. Onlar sayesinde benzerlerimizden ve çevremizden ayrılır, “kendi” olma gücümüzü ve kimliğimizi kazanırız. Farklı olmak ve farklılıklar taşımak, sanıldığının aksine, sadece kötülük getirmez. Hatta her şeyin zıddıyla bilinebildiği; sıcağın, soğukla fark edildiği şu âlemde, farklılıklar, bir bakıma bizim orijinalliklerimiz ve zenginliklerimizdir.
Cenab-ı Hak, Hucurat Suresi'nde “Sizi millet millet, kabile kabile yarattık ki, tanışıp kaynaşasınız” buyuruyor. Ve sanki “Kıymetini bilin! Bu farklılıklarınız da sizler için birer nimettir” diyor. Kelam-ı ilahî, bizim kendi dünyamızda hep “menfî” tanıdığımız, hep “menfî” saydığımız farklılıkları, bilinenin aksine, birer “hikmetli nimet” olarak zikredip, her zaman olduğu gibi, ufkumuzu “bildiklerimizin” ötesine kaydırıyor.
Tarihe merakı olanlar bilirler. Dünya yüzeyine gelmiş her yeni sistem, kendinden önceki sistemlerden belirgin farklılıklarla ayrılmaya çalışmıştır mutlaka... Hatta bazen bu farklılıklar, sistemlerin kurucuları tarafından özellikle bırakılmıştır. Örneğin, her kültürün bayram günleri birbirinden farklıdır. Dilleri, sanatları, mimarî tarzları, örfleri de farklıdır. Bırakın bu kadar büyük ve kapsamlı başkalıkları, giyimleri ve kuşamları dahi ilk bakışta fark edilecek kadar, değişkenlik arz eder.
Hatta öyle ki, her sistem, özel saydıkları günlerin, mekânların ve zamanların kesişmesini istemezler. Bunun “benzemek” sayılacağından korkulur. “Kerahet vakti” diye bilinen vakitlerde namaz kılmamamız buna güzel bir örnektir. Zira bu vakitler güneşe tapanların da ibadet vakitleridir. Yine bu farklılıklardan olarak, Hıristiyanlar pazarı, Museviler cumartesiyi bizse cumayı daha özel sayarız. Son zamanların en popüler tartışma konularından birisi olan “başörtüsü” de yine böyle bir farklı oluş meselesidir. Bu “farklı oluş”, hükmü o kadar cari bir kanundur ki, topluma değişim vaad eden her inkılapçı, vaad ettiği yenilikleri getirmeden önce, toplumdaki bu kimlik belirleyici öğelerle savaşır. Geleneksel olanları yıkmaya ve yerlerine yenilerini ikame etmeye çabalar. Bunlarda yapacağı değişimle ancak toplumdaki “biz” tanımını değiştirebilir ve yerine kendi “biz” tanımını yerleştirebilir. Zira yazının başında da belirttiğimiz gibi, bu farklılıklar bizi “biz” yapan öğelerdir.
Aynı dilde Kur'an okuma, aynı ezanı dinleme, aynı günlerde oruç tutma, aynı günlerde bayram yapma, aynı şekilde giyinme ve aynı camide omuz omuza namaz kılma gibi fiiller, bizi bir noktada birleştirirler. Ve bize, “bize özel” bir kimlik oluşturma fırsatı verirler. Bütün bunlar aslında bir bakıma bizim, “safımızı belli etme” çabamızdır. Her halimizle, diğerlerine (başka türlü inanç sahiplerine) göre farklı olduğumuzu ifade etme gayretimizdir bu farklılıklar…
Bizim namazla, günde beş vakit yaptığımız, ifade ettiğimiz şey de budur aslında.
Her namaz, bir butona basmak gibidir. Ve her butona basış, “Allah'ım, bazıları günlük hayatlarının yoğunluğu içinde kayboldular. Ama bak, ben hâlâ buradayım. Ben farklıyım. Senin tarafındayım” hissini, fiille ifade etmek gibidir… Müslüman hanımlar için tesettürse, yine böyle bir farklı oluş ifadesidir.
Doğru Butona Basmalıyız!
İbadetleri ve özellikle “birlik ruhu” içinde yapılanları, biraz da bu gözle ele almak ve değerlendirmek gerekir. Hac ibadeti, belki de bu yüzden farz olacak kadar büyük bir kıymet taşır. Böylesi ibadetleri birlikte ve birlik ruhu içinde yapan insanlar, “Biz aynı vücudun azalarıyız. Biz aslında biriz. Ve biz, “biz”im gibi olmayanlardan farklıyız!” mesajını haykırırlar tüm âleme… Renk, ırk önemli değildir o noktada… Aynı anda, aynı mekânda, aynı fiili yapmak yeterlidir. Bu, “Biz aslında aynı gayeye hizmet ediyoruz” cümlesinin lisan-ı hal ile söylenmesidir.
O an her ferd, o birliktelik ruhundan bir şeyler koparmaya, yakalamaya çalışır ve “ben”ler, “biz” içerisinde erirler… Ve bazen Allah, o “bizler”deki güzellik hatırına, günahkâr “benler”i de affeder…
Her milletin, her sistemin ve her dinin birlik içinde ayakta kalabilmek için böyle bir “birlik ruhuna” ihtiyacı vardır. Bunu oluşturmak için, kendilerince özel ve kutsal günler seçerler. Örneğin, Amerikalılar için “4 Temmuz”, Hıristiyanlar için “Noel”, Müslümanlar için “Kurban ve Ramazan bayramları” böyle bir “birlik ruhu” avcılığının yapıldığı zamanlardır. Ve her bir grubun tâbisi, o güne kalben gösterdiği taraftarlıkla, insanlık tarihindeki yerini belli eder. Ve safını, tüm âleme ilan eder. Lisan-ı haliyle ve tüm gücüyle “Ben bunlardanım” der.
Hal bu minval üzere olunca, insanın böylesi önemli günlere daha fazla dikkat etmesi icap ediyor. Zira böylesi günlerde, ister istemez, safını da, yerini de belli etmiş oluyor. Hem zamanımızda, eskiden farklı ve özgün olan kültürler, o kadar şiddetli bir kültür yozlaşması yaşıyorlar ki, hangi gün kendilerinin, hangi gün başkalarının bayramı, onu bile karıştıracak dehşetli bir vaziyeti alıyorlar. Batı medeniyeti çevresindeki bütün medeniyetlerin hayat damarını emiyor ve Bediüzzaman'ın tabiriyle “Herkesin çocuklarını kendine alıp, karabet ve milliyeti izale” ediyor. Bu şaşkın ve şaşırmış halleriyle yeni nesiller, her zaman, “yanlış butona basma” ve “yanlış tarafa geçme” riskini, fark etmeseler de, taşıyorlar…
Yaklaşan Yılbaşı ve Yaklaşan Tehlike…
İşte yaklaşan yılbaşı da böyle günlerden birisi…
Sizi meselenin fıkhî boyutlarıyla boğmak ve yormak niyetinde değilim. Sadece şu hayalime ve endişeme ortak olmanızı istirham ediyorum sizlerden:
Düşünsenize, yılbaşı gelecek! Tüm Hıristiyan âlemi bayramını kutlamaya ve kendi butonuna basmaya koşacak! Onları bizim sefahat düşkünleri de körü körüne taklit edecek! Ve o gün, Allah'ın, peygamberlerinin ve meleklerinin sevmediği pek çok iş yapılacak. Nazar-ı âlâdan ve semavat ehlinin nazarlarından bu nahoş manzara seyredilecek… Ve herkes bir şekilde, safını belli edecek… Bu yüksek nazarların önünde, her bir insan, bir manzara içinde gözükecek… Kimileri kötü bir tarafta kalacak… Kimileri ise geceyi bahtiyar tamamlayacak…
Siz de kendinizi, olmazsa nazarınızı, olmazsa aklınızı, semavata çıkarsanız ve oradan hal-i âlemi o gece seyretseniz; sevmediklerinizle sevdiklerinizin arasında bir fark görmek istemez misiniz? Onları birbirinden ayrılmış görmek, herkesi kendi tarafında temaşa etmek istemez misiniz? Dostunuzu, düşmanınızın bayramını, kendine “bayram” bilmemiş, saymamış bir halde görmek arzu etmez misiniz?
Peki, ya siz böyle istersiniz de, Allah (c.c.) kulları için bunu murad etmez mi?
Gelin, bu yılbaşı biz gene “biz” kalalım. Özümüzle, örfümüzle, ahlakımızla, inançlarımızla ve bin yıllık mazimize saygımızla o geceyi “biz” gibi geçirelim. Zaten bizim için geceler, gaflet ve sarhoşlukla vakit öldürülen, sefihçe eğlenilen zamanlar değillerdir ki… Aksine, Allah'ı çok sevenlerin, daha çok sevdiklerini ifade ve ispat etmek için, diğer insanları geçmeye çalıştıkları, onların tersine uyanık kaldıkları ve seccadeleriyle sarmaş dolaş oldukları vakitlerdir bizde geceler… Biz gecelere bu aydınlık gözle bakarız.
Gelin! Hiçbir uhrevî düşüncesi olmayanları kendi hallerine bırakalım. Tek endişeleri “gününü gün etme” olan dünyevîler, varsın kendi eğlencelerinde eğlensin dursunlar! Biz “biz”e dönelim ve biz olalım. Bizim, bizi ilgilendiren, ebede kadar uzanmış dertlerimiz varken “eğlenmek”, “durmak” bize zaten yakışmaz ki…
Bizi bir birimize bağlayan bu “birlikler” hatırı için, bizi bir arada tutan bu değerler hatırı için, bizi bir vücudun azaları yapan dinimiz hatırı için, bize “Siz birsiniz” diyen biricik Peygamberimizin hatırı için ve bizi bir kılan ve bir yaratan o “Bir”in (c.c.) hatırı için, gelin! O gece biz gene “biz” kalalım. Karanlık bir gecede, karanlık birkaç saat eğlence yerine, lisan-ı hal ve kalimizle “Allah'ım bu gece birileri senin sevmediğin şeyler yapacak. Fakat biz onlardan değiliz. Bizi onlar yüzünden azaba uğratma” diye haykıralım. O gece, kafasını gaflet kumuna sokmaya çalışanlara bedel, onların inadına “uyanmaya” çalışalım. Gecenin her dakikasını, geçmiş bir yılın muhasebesiyle ve günahlarımızdan dolayı döktüğümüz ecel terleriyle, gerekirse gözyaşlarıyla dolduralım.
Hadi! Var mısınız, o gece biz gene “biz” kalalım?

Bu Yazı 2375 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar