Yunus Emre’yi Yeniden Okumak
..        

1. Dün, Anadolu insanı Yunus'ta birleşti. Yunus, ilahileriyle bütün bir Türk-İslam coğrafyasına aynı inancı, ideali, ümidi aşıladı.
Yunus, yaşadığı devirde nasıl, "manevî bir tabip" olarak halkın ruh yaralarını, metafizik yaralarını sarıp iyileştirmişse, sonraki dönemlerde de halk, maddî ve manevî sıkıntılarını onunla giderdi. Kendini onda buldu.
Çünkü Yunus, onlardan biriydi. Sade bir Türkmen köylüsüydü. Halk gibi ümmiydi. Menkıbe, ona halkla bütünleşebileceği bir kimlik ve hayat verdi.
Dini halkın dini; dili, halkın dili idi.
Anadolu insanı, o derin inancını, sade yaşayışını, Allah, insan ve tabiat sevgisini Yunus'un diliyle ifade etti.
Söz, kelimede kalmadı, davranışa, harekete, yaşayışa dönüştü. Müsamahası, insaniyetçiliği sadece kendi ırkdaş ya da dindaşlarına değil cümle âleme hattâ sadece insanlara değil bütün mahlukata yayıldı.
Böylece Anadolu, barış esenlik ve sevgi yurdu oldu. Zaman zaman kara bulutlar kaplasa da semasını o hep rahmet bulutlarına çevirdi yüzünü. Yunus'un rahmet eseri sözleri camide, tekkede, tarlada, bahçede hep bir şifa oldu.
2. Divan edebiyatı muhiti, Yunus'u şâirden saymadı. Zaten Yunus'un da böyle bir iddiası ve beklentisi yoktu.
Ama kendi edebî geleneği içinde Yunus, halk nezrinde hep var oldu. Gerek divan edebiyatı, gerekse Tanzimat, Servet-i Fünûn devri şairleri Yunus'la tanışıp bilişmemenin faturasını ağır ödediler.
Yazdıkları, söyledikleri diliyle de muhtevasıyla da dar bir muhitin içinde kaldı. Hiç biri bütün bir toplumu kucaklayacak seviyeye gelemediler. Adları gönüllerde değil kitaplarda anıldı.
Kim ya da kimler ki Yunus'la tanıştı bilişti ancak onlar Yunus gibi ebedileştiler. Yunus'un çeşmesinden kim su içtiyse ab-ı hayata kavuştu. Hem kendi için şifa oldu bu buluşma hem de toplum müşterek bir değer etrafında toplanabilmenin nimetleriyle yüz yüze geldi.
İşte Fuad Köprülü... Eğer Yunus'u tanımamış ve tanıtmamış olsaydı ne kalırdı ondan geriye?
Ya Burhan Toprak? Ruhunun karanlık bir gecesinde Yunus'la buluşmasaydı "Ballar balını buldum" diyebilecek miydi?
Necip Fazıl, onu tanımasaydı şiir ve ruh toprağında nasıl bereketli bir sanat ve fikir çiçekleri yetiştirebilirdi?
Mehmet Kaplan diyeceksiniz. Doğrudur, felsefenin çıkmaz sokaklarında gezinirken onun elinden ve gönlünden tutan da Yunus olmadı mı?
Eğer bu gün ma'şeri şuur hâlâ onca tahribata rağmen saf, sade bir inancı koruyor ve bu ülke ne sanayisiyle ne eğitimiyle değil de bu inancın değerleriyle ayakta durabiliyorsa, bunu Yunus'a borçlu değil miyiz?
Çünkü hâlâ sanatımızı da, kültürümüzü de dolayısıyla hayatımızı da besleyen bu zengin madendir. Türkçemiz bile onun şiirlerindeki güzel duruşuyla bizi hâlâ ümit vadediyor. Hiç bir kitaptan almadığımız ebedi tadları bize bir mısra ile Yunus getiriyor. Yunus'un mısraları çocuğa ninni, cemaate ilahi, âşığa türkü ya da şarkı olarak aynı kutsal duyguları aşılıyor, hem de onları yüreklerinden yakalayarak...
Yunus, öylesine bir zenginlik, öylesine vazgeçilemez olandır ki, batılı bile kendi insaniyetçi yönüne ondan bir imkân arıyor. Yunus'u hümanist bir iklimde değerlendirerek meşruiyet kazanmak istiyor. Panteist ona sığınıyor, varoluşçu kendini onunla izaha kalkıyor.
Ya kendi kültür dinamikleriyle bir türlü gönül bağı kuramamış Türk aydınları? Bize ait her şeyi inkâr etseler bile Yunus'u yok sayamıyorlar. Gerçi samimiyetleri şimdilik Yunus'u ne anlamaya ne sevmeye müsait değil ama onlar da sözlerine Yunus'la başlıyorlar. Varlıklarını onunla manalandırmak, tezlerini onunla güçlendirmek istiyorlar.
3. Herkes Yunus'la...
Bir dağ misali Yunus.. Kimimiz eteğinde, kimimiz zirvesine çıkmaya çalışıyoruz. Onu tarif edişimiz de niyet ve duruşlarımıza göre değişmekte.
Olsun.
Yeter ki Yunus'la buluşma, bilişme, tanışma, sevişme çabamız sürsün.
Gün gelir, kabuğunda dolaştığımız bir mısraı ile, birden içimizin pencereleri açılır ve Tabduk'un ifadesiyle "Bizim Yunus"la karşılaşırız. O, engin sabrı, hoşgörüsü ve sevgisiyle herkesi etrafına topluyor. Bu, iyiye işarettir. Hangi niyet, bilgi ve ilgiyle olursa olsun yeter ki insanlar onun eteğinden tutsunlar. Kabuk soyulur ve öz yani gerçek Yunus ortaya çıkar. Kurtuluşumuz, o zamandır.
Çağın kirli ve çirkin sesleri bizi bunaltmışsa, bunu fark etmişsek Yunus'la tanışıklığımızı artıralım. Yunus, yeniden girsin hayatımıza...
Her evin kütüphanesini bir Yunus Divanı süslesin. Yunus ilahileri yeniden söylensin her yerde... Her gün bir Yunus şiiriyle başlayalım güne... Akşamı onunla karşılayalım, sabaha onunla çıkalım.
Yunus, yeniden beşikteki bebemize ninni, aşığımıza türkü, cemaatimize ilahi olsun. Şiirlerimiz, onunla şu mekanik seslerden ve dünyalardan kurtulsun. Romancılarımız onu anlatsın. Dillerimiz onu söylesin, kulaklarımız onu duysun.
4. Bunalıyoruz...
Hepimizin ortak derdi bu... Dünya ve dünyevi olan hep toprak yanımızı besliyor, bedenimiz doydukça ruhumuz acıkıyor.
Bu ruh açlığıdır ki, bizi bunca yıllık insanlık tecrübemize rağmen kötüden, çirkinden kurtaramıyor. Kirli bir ırmak, her gün biraz daha derine çekiyor bizi.
Dün, insanlar nasıl bir Yunus nefesiyle dirildilerse biz de bu nefese içimizdeki son iyilik yönümüzü, son umut penceremizi açalım.
Bizi inanmıyorsak, inanca; şekilci isek öze, bunalmışsak ışığa; çaresiz isek çareye, cahilsek bilgiye o ulaştıracaktır.
Kendimizi, insanımızı, insanlığımızı ve Allah'ımızı kaybediyoruz.
Patron zâlim, işçi hilekar, sultan adaletsiz, âlimimiz cahil...
Eşyanın dilini unutmuş, solan çiçeğin, kuruyan ırmakların feryadını duyamıyor hale gelmişiz.
Onca mal gönül darlığımızı gidermiyor, onca kitap, dergi, gazete bizi hakikatin bilgisine ulaştıramıyor.
Bilim adamımız doğruyu öğretemiyor, sanatçımız varlığın ve varedenin sırrını hissettiremiyor.
Ressamımızın gönül gözü kapalı...
Patronumuz rüyasında para yığınlarından başka bir şey görmüyor.
Siyasetçimiz hilekâr, dostlarımız riyakâr, rakamlarımız sevimli, çiçeklerimiz susuz.
Vaizin sesi ulaşmıyor içimize, kitap sayfaları içimizi karartıyor, musiki, bir felaket çığlığına dönüşüyor.
Ve birleşemiyoruz hiç bir noktada...
Bu durumda Yunus'tan başka kimin eşiğine yüz sürebiliriz?
Düşünelim:
Birleşemeyenler "bir"e nasıl gidecekler?
İşte Yunus, bu birleştiriciliğin "bir"e gitmenin de sınavını vermiş bir insan.
Öyleyse onunla beraber, önce tövbe ederek, sonra "bismillah"la birlikte söylemeye başlayalım:
"Dağlar ile, taşlar ile, çağırayım Mevlâm seni.....”


Bu Yazı 2722 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar