Zamanımızda Mürşid Çoktur Mürid Yoktur
05.09.2015        

ARAYIŞ (1)

“Zamanımızda Mürşid Çoktur Mürid Yoktur”

Kemal GÖKDOĞAN

 

 

 “Arayıcı” gerçek bir “mürşid”in gönlüne doğmasını bekliyordu. Şemsi Tebrizi’nin Mevlâna Celalettin’in özüne doğması misali. Fakat beklemesi yerinde ve hayallerinde pinekleme değil dış dünyasında harıl harıl bir “arayış” fiiliydi.

Gün geliyor, nice mürşidler buluyordu, beğenmiyordu, sanki mürşid uzmanıymış gibi. Sanki mürşidi gözünden anlarmış gibi.

Gün geliyor nice beğendiği mürşidler oluyordu. “Tamam! İşte bu!” diyordu. “Nice yıllardan beri arayıp da bulamadığım mübârek zât bu! Sarığı, sakalı, yüzünün tebessümü, oturuşu, yürüyüşü, irşâdı nasıl da benziyor Rasulullah’a” diyordu. Sanki Rasulullah uzmanı imiş gibi.

Elbette ne mürşid uzmanıydı ne de Rasulullah uzmanıydı. Fakat kafasının içinde kendi var ettiği bir irşad edici ve Rasulullah şablonu vardı ve o şablonlara uyacak modeller arıyordu.

Bulmuş gibi olduğu anlarda da bulduğu mürşidler onu beğenmiyordu. “Bu ne hâl?” diyorlardı. “Hani sakalın nerede? Neden gâvur donuyla geziyorsun? Neden frenk yaka gömlek giyiyorsun? Hanımın neden çarşaf giymiyor? Kızın neden açık? Oğlun namaz kılıyor mu?” diye aile boyu kılık kıyafet ve yaşam tercihi engellerine takıldığı için bir başka kapıda daha şansını deniyordu.

Bir yerde biraz izzet ikram, iltifat ve ilgi görünce de; “Tamam bu sefer buldum!” diyordu. Çünkü bazen “Nereden gelirsin, nereye gidersin, ne yersin, ne içersin, kimsin, kimlerdensin, çorun çocuğun var mı, eşin kimdir, nasıl giyinir?” gibi şeyler sorulmuyordu. Sorulmuyordu fakat lâfı döndürüp dolaştırmadan direk olarak; “Efendinin işaret ettiği partiye oy vereceksiniz, yoksa Allah’ın gazabına uğrarsınız” gibi tek bir şart öne sürülüyordu.

Cihan sultanları Fatih Sultan Mehmetleri, Yavuzları, Kanunileri kapılarında bekleten irşad ediciler, yol göstericiler nerede? Günümüzün şeyhleri nerede? diye düşünüyor ve çaldığı her kapıdan sükûtu hayalle evine geri dönüyordu, yorganına bürünüyordu ve uykuya dalıyordu. Hani derler ya, “Aç tavuk kendini buğday ambarında görürmüş” işte öyle bir şey. Rüyalarında ve hayallerinde eski zamanlara, gerçek tasavvufun yaşandığını zannettiği gerçek mürşidlerin dergâhlarına gidiyordu. Onların kapılarını çalıyor ve çaldığı her kapının ardından; “Namazların, oruçların, zekâtların tam mı? Tam değilse hepsinin kazasını yap da gel! Üzerinde kul hakkı var mı? Var ise hepsini öde de gel! Kur’an okumayı bilir misin? Bilmiyorsan öğren de gel! Helâlinden bir kazancın var mı? Yoksa önce bir iş bul da gel! Dağ gibi gururun var, git sokaklarda ciğer satarak gururunu kır da gel!” gibi şartnâmeler işitiyordu.

Terleri alnından boncuk gibi damlıyordu. Çünkü eski gerçek mürşidlerin kapısından içeri adım atma şartlarının hiç birisi tam hakkıyla onda yoktu. Uyanıyordu kâbusundan. Bu sefer “Oh be!” diyordu “Zamanımın şeyhleri eski şeyhlerin yanında bulunmaz nîmetmiş!” diye düşünerek ferahlıyordu.

Yine yollara düşüyor illâki tasavvuf, illâki bir mürşid diyordu yine gönlü.

Duydu ki bir gün, bir yerlerde bir mürşid varmış. İrşâdı deryâymış, ummanmış. Her geleni tertemiz edermiş. Hiç kimsenin günahı onun geniş havuzundaki suları bulandırmazmış. “Tamam!” dedi, hevesli sufi adayı. “Tamam işte buldum, Mevlâna Celaleddin-i Rûmî ve Hacı Bektaş-ı Velî gibi sonsuz bir ummânı buldum” diye sevindi.

 

Gitti çaldı o kapıyı…

Dergâhın kapısı bin bir gıcırtıyla açıldı. Herkese; “Hoş geldiniz! Uzak yoldan geldiniz, önce bir kaşık çorbamızdan buyurunuz, istirahat ediniz, sonra Dost’un elini tutarsınız” diyorlardı.

Dergâhın bahçesinde karnını doyurdu, çayını içti, istirahatını ziyadesiyle yaptı ve mürşidin mescidine yavaşça girdi. Bir köşeye edeple çöktü. Baktı ileride yastıklara dayanmış mürşide. Ne eski gerçek mürşidlere benziyordu ne de yenilere. Karşısındaki zâtı ölçüp tartamadı. Terazisine ağır gelmişti.

Bu arada bir adam gitti mürşidin önüne dikildi. Dobra dobra konuşmaya başladı;

“Siz nasıl mürşidsiniz böyle? Müridlerinize hiç terbiye vermez misiniz? Sizin müridleriniz kendilerinden başka hakiki mürid, senden başka büyük mürşid olmadığını söylüyorlar. Zamanın en büyük Gavs’ı da senmişsin diye iddia ediyorlar. Hattâ bütün şeyhlerin sana sofi olması gerekiyormuş. Senin bir nazarın bin yıllık irşada ve ibâdete bedelmiş. Bu mu sizin tasavvuf âdâb ve anlayışınız. Allah sadece size ve sizin müridlerinize mi muhtaç kaldı? Siz olmasanız Allah’ın dini ve tasavvuf dünyası iflâs mı edecek? Senin müridlerin kalmasa sen de ölsen yeryüzünde iman ve tasavvuf kalmadı diye Allah kıyameti bizim başımıza mı koparacak? Sizin ettirdiğiniz tövbeyle günahlar siliniyormuş, siz papaz mısınız ki günah bağışlarsınız? İnsanların her yerde hâzır ve nâzır olan Allah huzurundaki tevbesi yetmiyor mu? Siz niçin aracılık yapmaya kalkışıyorsunuz?” gibi zâhirde haklı görünen itirazlarda bulundu.

Çıt çıkmıyordu mescitten. Herkes nefesini tutmuştu. Kalbler dahi durmuştu. Mürşid ne diyecek diye bekleniyordu.

Mürşid gâyet sâkin bir ses ile; “Efendi siz bizim ziyaretçilerimizi mürid mi zannediyorsunuz? Onların hiç birisi mürid değildir. Neredeyse tamamı kendisini mürşid zannetmektedir. Mürid arıyorsanız işte mürid benim. Zamanımızda mürşid çoktur mürid yoktur ve mürid olmak en zor iştir. Ben buraya gelenlere tövbenin kelâmını hatırlatıyorum, gerisi size kalmış. Allah ile kulu arasında ne işin var dersin, peki Allah ile kulu arasında mesafe mi var ki de biz araya girelim” dedi ve gözlerini yumdu.

Kıyı köşede oturan Arayıcı’nın kalbinden bir şeyler koptu. Aradığını sanki bulmuş gibiydi. Belki de o anda kafasına göre ideal mürşid aramayı bırakmış kalbi nefse zor olan “müridliğe” razı olmuştu. Ve ilk defa Allah ile kulu arasına girilemediğini açıkça söyleyen bir mürşid görüyordu. Ancak zor olarak tarif edilen müridliğe tâlip olmalı mıydı, olmamalı mıydı?

Bahçedeki müridlerin “uçurduğu mürşid” ile karşısında yerde sağlamca oturan “mürşid” ve aklındaki “mürşid” şablonu hâlâ aynı mıydı? Değil miydi?

Mürid olmak niçin zordu… derin derin düşünmeye başladı.

(Devam edecek)

NOT:

Arayış’ta sembolize ederek anlattığımız kavramlar, olaylar ve mürşidler sufizmin ortak dili ve ortak kültür renkleri olup belirli kişilerden ve çevrelerden bahsedilmemektedir.

 

Kemal GÖKDOĞAN

Türk İslam Düşünce Tarihi Öğretmeni

kemalgokdogan@gmail.com

 


Bu Yazı 4077 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar