Zihni Birikimin Üç Temeli: Tefekkür, Konuşma, Yazı
04.12.2013        

 

OKUMA PARÇASI

Zihnî birikiminin üç temeli:  Tefekkür, konuşma ve yazı

Ahmet DAVUTOĞLU

 

İnsanoğlunun zihnî birikimi üç temel sütun üzerinde yükselir: Tefekkür/düşünce, konuşma ve yazı. Bu üç sütun arasında hem öznenin kendi iç birikimi, hem de öznenin muhatabıyla olan iletişimi açısından tamamlayıcılık ilişkisi vardır. Ancak, bu zihnî faaliyetler yine de gerek nitelikleri gerekse sosyal so­rumluluk alanları açısından farklılaşan özelliklere sahiptir.

Tefekkür, öznenin, kendi iç dünyasında, ancak kendi öznel şartları ile sınırlanabilen zihnî bir serüvene çıkmasıdır. Bu ne­denledir ki, bahsi geçen üç zihnî faaliyetten en özgür ve en sınırsız olanı tefekkürdür. Bir anda zihnimizden birbirinden farklı birçok fikir geçebilir ve bu fikirler sürekli bir diyalektik ha­linde kendi iç dünyamızda alabildiğince seyyal bir şekilde seyredebilir. Tefekkürün özgürlük ufku, öznenin bu tefekküre ze­min teşkil eden zihnî birikimi ile genişlik kazanırken, sınırları, öznenin kendisiyle diyalog kurabilme kabiliyetini de yansıtan derunî ahlakilik ile belirlenebilir.

Düşünceyi öznenin iç dünyasından kendi iradesi olmaksızın çıkartabilmek de, bu nedenle onu sınırlayabilmek ve sorumlu kılmak da mümkün değildir. Dış dünyaya ve muhataplara yansımamış bir düşünce, ancak ve ancak öznenin kendisi ta­rafından yeniden kurulabilir, derinleştirilebilir ya da sorgula­nabilir. Tefekkürün derinlik kazanması öznenin kendi iç dürüstlüğü ile sağlanabilir. Kendisiyle diyalektik bir iç tartışma süreci yaşamayan bir özne için derinleştirilmesi, sorgulanarak yeniden kurulması gereken bir düşünce ufku değil, sabit ve statik önermeler dünyası söz konusu olabilir.

Konuşma, öznenin şahsî ve özgür zihnî serüveninin, bir mu­hataba ulaştırmak gayesiyle, dil araçları kullanılarak aktarılmasıdır. Bu aktarımda imgeler kelimelere dönüşürken, seyyal fikirler dil kalıpları içinde ifade biçimi kazanırlar. Düşüncenin gücü, kapsamı ve çeşitliliği bu kalıplar içinde sınırlanarak mu­hatabın dünyasına aktarılmaya çalışılır. Her türlü dönüştürme ve aktarım faaliyetinde olduğu gibi düşünceden konuşmaya geçişte de bir tür kırılma ve güç kaybı söz konusu olur.

Konuşma, düşünmeden farklı olarak, biri biraz daha etken (konuşan) diğeri biraz daha edilgen (dinleyen) en az iki taraf gerektiren zihnî bir faaliyettir. Ancak bir tarafın edilgen görünmesi bu tarafın belirleyici bir etkide bulunmaması anlamına gelmez. Aksine, muhatap konuşan öznenin yansıması gibidir. Muhatap sadece pasif bir dinleyici değil, aynı zamanda aktif bir konuşturandır. Cicero'nun kendisine muhatap aldığı söyle­nen deniz dalgaları dahi konuşan özneyi etkileme kabiliyetine sahipti.

Konuşturan bir muhatap bulamayan tefekkür, özneyi, doğum sancılarından doğuma geçemeyen bir anne adayının çektiği onulmaz sıkıntılara benzer bir çilenin içine sokar. Öte yandan, sürekli konuşarak kendine muhatap bulmaya ve muhataba göre kendini ayarlamaya çalışan bir özne, gittikçe nesneleşir ve derin bir tefekkürde olması gereken özgünlüğü ve kendisi olma halini kaybetmeye başlar. Bir konuşma, ancak ve ancak, zaten kendiliğinden oluşmuş bir tefekkür, bu tefekkür ile di­yalektik bir ilişkiye girmeye hazır bir muhatap ve nihayet bu özne ile muhatabı buluşturan uygun bir konjonktürün (hal) bir arada olması halinde bir anlamlılık çerçevesi oluşturabilir. Aksi halde ya tek yönlü bir deklarasyon, ya bir sağırlar diyalo­gu, ya da hale hitap etmeyen soyut bir entelektüel çaba haline dönüşür.

Özne, muhatap ve hal arasındaki ilişki açısından bakıldığında konuşma belli bir muhataba var olan bir konjonktür içinde ulaşma çabası iken, yazı muhatabı mümkün olduğunca çeşitlendirme, konjonktürü de derinleştirerek geleceğe yayma ça­bası olarak görülebilir. Konuşma, konuşmanın seyrettiği ana ve muhatabın zihnine kayıt düşme çabası iken, yazı tarihe ve bilinmeyen muhatapların zihnine kayıt düşme çabasıdır.

Konuşmada anlık etkiye dayalı iletişim, yazıda kaydetmeye da­yalı sürekli iletişim öne çıkar. Bu açıdan bakıldığında tefekkür her an atışa hazır bir şekilde yayda gerilmiş şifa taşıyan bir ok­tur. Konuşma bu okun belli bir konjonktürde belli bir hedefe doğru salınması, yazı ise her an değişebilir konjonktürlerde sa­yısı belirsiz hedeflere yönelmesidir. Yayda gerilmiş bir ok onu tutan elin kontrolünde iken, gerek konuşma ile bir hedefe, ge­rek yazı ile sayısız hedeflere yönelmiş bir ok için rüzgar -yani konjonktür- ve hedef -yani muhatabın pozisyonu- da belirleyi­ci olmaya başlar. Yayı geren özne ne kadar hazırlıklı ve iradeli ise okun konjonktür ve hedef üzerindeki tesiri de o derece güç­lü olur. Bu tesir gücü aynı zamanda öznenin sosyal sorumluluk alanıdır. Zihninizde sizin için zararsız, ya da son derece fayda­lı ve gerekli duran bir tefekkür unsuru, konuşmanın ya da ya­zının muhatabı için zehre dönüşen bir ilaç halini alabilir.

Dolayısıyla yazı, gerek özgürlük ve sorumluluk alanı, gerek yöntem ve araçları açısından düşünce ve konuşmadan farklılaşır. Düşünce özgürlük açısından hiçbir sınır taşımazken, konuşma muhatap ile ilgili konjonktürel, yazı ise metin ile ilgili metodik bir sınır getirir. Özgürlük alanı açısından en iyi konuş­ma dahi düşünceye, en iyi yazı dahi konuşmaya göre daha sı­nırlıdır. İnsan zihninden özgürce geçen fikirler konuşmanın dil sınırları ile daralırken, yazının yöntem kaygısı konuşma ile daralan düşünce unsurlarını daha da dar bir yöntem tünelinin içine sokar. Düşüncede yöntem, tefekkür eden öznenin iç tu­tarlılığı açısından önem taşırken, konuşmada yöntem, muhataba aktarım açısından, yazıda ise süreklilik ve kalıcılık açısın­dan önem taşır. Yöntem kaygısı bir taraftan yazıyı kalıcı kılar, ancak diğer taraftan ise düşüncenin seyyal seyrindeki özgür­lük alanını daraltarak yöntemin sınırları içine sokar.

Düşünce öznenin aracısız ürünüdür. Konuşmada insanî bir aracılık, yazı da ise nesneler üzerinden bir iletişim çabası var­dır. Modernite bu iletişim alanını ve araçlarını çeşitlendirmiştir. Televizyon ve basın konuşmaya yeni bir nesne aracılığı ka­zandırırken, bilgisayar yazının kalıcılığını pekiştirmiştir.

Tefekkürün kaynağı ve denetleyicisi olması gereken özneyi ile­tişimin araçsal unsuru haline getiren modern iletişim devrimi­nin belki de en kırılgan yönü, özne, muhatap ve hal arasındaki optimum dengeyi yok ederek denetimsiz bir etki alanı açması ve bu etki ile tefekkür ahlâk ilişkisini derinden sarsmasıdır. Modern iletişimin bilgiyi, bizatihi bir değer olmaktan çıkararak güce ulaşmada bir araç haline dönüştürmesi, ahlâkî derinlik­ten yoksun özneleri bilgiyi bir silah gibi kullanarak mümkün olan en fazla muhataba ulaşmak suretiyle yatay etki alanım genişletmeye; muhatapları ise bu bilgileri hiçbir metodik ve ahlâ­ki kaygı gözetmeksizin depolayarak gelişigüzel kullanmaya sevketmektedir.

Bu durum tefekkürün kaynağı olan özne ile, bu tefekkürden faydalanarak derinlik kazanması gereken muhatabı birbirine yabancılaştırmaktadır. Öznenin bilgiyi her konjonktür ve her türlü muhatap için sürekli üretme gayreti içine girmesi, hazır­lıksız bilgilerin tefekkür derinliği kazanmadan denetimsiz bir şekilde salınmasına; muhatabın tefekkürün kaynağı olan özne ile zihnî ve ahlâkî iletişime girmektense hemen kullanabilece­ği araçsal bilginin peşine koşması ise, düzensiz bir şekilde her türlü besin almayı beslenme zanneden bir obur benzeri, ha­zımsızlığa yol açmaktadır. Özne ile muhatabın birbirine ya­bancılaşması aynı zamanda her iki tarafın, özellikle de özne­nin, kendisine de yabancılaşmasına sebep olmaktadır. Bu çift yönlü yabancılaşma, tefekkürün dikey derinlik kazanmasını da, yaygın etkinlik alanı oluşturmasını da engellemektedir. Oluşan etkinlik alanları ise sosyal sorumluluk bilincini doğu­rabilecek bir ahlâkî derinlikten yoksun olmaktadır.

Kaynak: Ahmet Davutoğlu, Küresel Bunalım, Küre Yayınları, İstanbul, 2011


Bu Yazı 1880 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar