Zulüm Bataklığında Rahmet Çiçekleri Açacak
..        

Filistin'de bir insanlık dramı yaşanıyor. Lanetli millet, yine dehşet saçıyor. Terörist devlet İsrail, genç, ihtiyar, kadın, çocuk, asker, sivil ayırt etmeksizin; çaresiz, masum insanların üzerine, en gelişmiş silahlarla, hunharca saldırıyor ve çaresiz, zavallı insanların üzerine ölüm yağdırıyor.
Hürriyet, demokrasi ve insan hakları kavramlarının insanlığın ortak değerleri olarak kabul edildiği 21. yüzyılda israiloğulları, Filistin'de katliam yapıyor, yasaklanmış olan ve kullanımı savaş suçu sayılan silahlar kullanıyor. İnsanlar parçalanıyor, dökülen kan ve gözyaşları ırmak olup akıyor. Koskoca medeni dünya da, eli-kolu bağlı oturmuş bu vahşeti izliyor.
İsrail'in bombaları değil ama medeni dünyanın bu sessizliği, bu tepkisizliği, insanlık onur ve haysiyetini öldürüyor. Beşeri vicdan ve insanlık onuru yerlere düşmüş, ayaklar altında çiğneniyor. Hamas'ı tasfiye edebilmek uğruna, Arap devletlerinin İsrail katliamına çanak tuttukları ve alttan alta destekledikleri bilgisi şok etkisi yapıyor. Ya Filistin'deki El-Fetih'e ne demeli? Bizi İsrail'in masum insanların üzerine yağdırdığı fosfor bombalarından çok; İsrail'i protesto etmek için gösteri yapan Filistinli kadınlara sopalarla saldırıp döven El-Fetih militanlarının utanç verici tavırları kahrediyor. Hıçkıra hıçkıra ağlayan gözü yaşlı Filistinli kadın, El-Fetih militanına “kadınları döveceğine, israil askerlerine vursana elindeki sopayı” diye bağırıyor… Yüreğimiz paramparça oluyor. Tutamayıp kendimizi hıçkıra hıçkıra ağlıyoruz zulme uğramış bu zavallı kadının haline. Onun çektiği ızdırabın acısını, ta yüreğimizin derinliklerinde hissediyoruz. Ya öldürülen beş çocuğunun kefenlenmiş cesetleri başında hıçkıra hıçkıra ağlayarak dizlerini döven, saçını-başını yolan babanın hali…? Yanında babası öldükten sonra, yaralı halde hastaneye getirilmiş, baba baba diye ağlayıp, feryat eden 5-6 yaşlarındaki çocuğun hali…?
Tahammülü zor ızdıraplar yaşıyoruz. Yüreğimiz adeta atom zerrecikleri adedince parçalara ayrılıyor. İnsanlığımızdan utanıyoruz. Vah Muhammed ümmetinin haline! Vay Müslüman kardeşlerimizin içine düştüğü hale! Vah Halit Bin Velitlerin, Selahaddin Eyyubilerin , Tarık bin Ziyadların torunlarının içine düştüğü zillete! Vah ki Vah! Biz ağlamayalım da kimler ağlasın?
Izdıraplar içerisinde kıvranırken; “Ümitvar olunuz! Şu istikbal inkılabatı içerisinde en yüksek gür sada, islamın sadası olacaktır” müjdesinde teselli buluyoruz. Yeis mümine haram. Rahmet-i ilahi'den ümit kesmek haram. Mü'min her zaman ve tüm şartlarda şükrü mutlak ve şevk-i mutlak ile mükellef. Ümitsizlik girdabında heder olmak yakışmaz Müslümana. Kur'anın sabahında uyanıp, Allah'ın ipine sımsıkı sarılıp, hamiyet duygularıyla kanatlanıp, yüce idealler peşinde zirvelere uçmalı Müslüman.
Halk arasında “top dibe(tabana) vurunca zıplar” denir. “Her şey bitti” denilen an, aslında yeni şeylerin başlangıcıdır. Müslümanların içine düştüğü zillet ve acınacak hal de, uyanışın, yeniden dirilişin, şahlanışın başlangıcı olur ve zulüm bataklıklarında rahmet çiçekleri açar inşallah.
Söz sultanı Üstad Bediüzzaman, “Her şey güzeldir. Ya bizzat güzeldir, ya da neticeleri itibari ile güzeldir” der. Zira Cenab-ı Hak, Cemil-i mutlak (mutlak güzellik sahibi)dir. Güzel olmayan, çirkin iş yapmaz. Onun yarattığı her şey ve her fiil mutlak manada güzeldir. O halde: Filistin'deki İsrail zulmünde de bizlerin bilemediği, göremediği sayısız güzellikler vardır.
Yine “Beşer zulmeder, Kader-i ilahi adalet eder” buyurur Hazreti Bediüzzaman. Cenab-ı Hak adil-i mutlaktır. Kainatta ilahi adalet mutlak surette tecelli eder. Adil ismi, ismi azamdır. Yani esma-ül hüsna içerisinde Allah'ın en büyük (azam) isimlerinden birisidir. Onun için kainatta olup-biten her şeyde mutlak manada adalet vardır. Öyle ise Filistin'deki İsrail vahşetinde de adalet vardır. Zaten aksini düşünmek Allah korusun imanımızı tehlikeye sokar. Allah'ın adaletli olmadığı sonucuna götürür ki bu küfürdür. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir; Cenab-ı Hak Rahimdir. Kullarına karşı sınırsız şefkat ve merhamet sahibidir. O her şeyi görüyor, her şeyi işitiyor. Ve bizler haşa Allah'tan daha şefkatli, daha merhametli değiliz.
O halde kafamızı ellerimizin arasına alıp, oturup düşünmeli ve şu soruya cevap aramalıyız: Acaba ilahi adalet, sınırsız şefkat ve sınırsız ilahi merhamet bu vahşete niçin cevaz verdi, bu zulme niçin müsaade ediyor?
I. Dünya Savaşından sonra İslam alemi perişan haldedir. 620 yıllık ulu çınar, Osmanlı Devleti yıkılmış, bütün İslam ülkeleri esaret altına girmiş, milyonlarca insan ölmüş, şehit olmuş, milyonlarcası da yaralanmış gazi olmuş, İslam alemini kapkara bulutlar kaplamıştır. Ümitlerin yok olduğu, Yeisin tüm benlikleri kuşattığı bir dönemde, hususi bir mecliste Bediüzzaman'a sorarlar:
“-Ey felâket-helâket asrının adamı! Senin de reyin var, fikrini beyân et.
- Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak? Galibiyette ne olurdu?...
Dedim: Musîbet, şerr-i mahz olmadığı için, ba'zan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri İ'lâ-yı Kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile, kendini yekvücut olan Âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, Âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zîra şu musîbet, mâye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını harikulâde ta'cil etti.
-Musîbet, cinâyetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle Kadere fetva verdiniz ki şu musîbetle hükmetti. Musîbet-i âmme, ekseriyetin hatasına terettüb eder. Hâzırda mükâfatınız nedir?
Dedim: Mukaddemesi, üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmâlimizdir: Salât, Savm, Zekât. Zîra, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Taalâ bizden istedi. Tenbellik ettik. Beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık. Keffareten beş sene oruç tutturdu. On'dan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik. O da bizden müterâkim zekâtı aldı. “EL CEZEÜ MİN CİNSÜL AMELİ”
Mükâfat-ı hâzıramız ise; fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatadan neş'et eden müşterek musîbet, mâzi günahını sildi.”
Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi; Cenab-ı Hak, zulüm ve felaketlere maruz kalarak mağdur olan musibetzede kullarının haklarını kaybettirmemekte, mağduriyetlerinden çok daha fazlasını onlara vererek, musibeti onlar hakkında kazançlı hale getirmektedir. Yani maruz kalınan felakette ferdi kayıp söz konusu olmamakta; Allah, musibetzedeye kaybettiğinden çok daha fazlasını vermektedir.

Musibetzedenin kazançlarını
Kısaca şöyle özetleyebiliriz:

1- Bela ve musibetlerde çekilen acı ve ızdıraplar şahsi günahlara kefaret olmaktadır.
2- Hayatını kaybederse; kısacık dünya hayatına karşılık, Cenab-ı Hak onu şehit sayarak ebedi cennet saadeti ile nimetlendirmektedir.
3- Hayatta kalmışsa; Cenab-ı Hak, onu gazilik gibi çok yüce ve faziletli manevi bir makama yükseltmiştir.
4- Felaket ve musibet anında kaybettiği malı-mülkü ise zekatlarına karşı ve eğer zekat borcu yoksa sadaka hükmüne geçmekte ve amel defterinin sevap hanesine yazılmaktadır.
5- Musibetzede sabır içinde şükrederse; musibet anında geçen her bir saati bir gün ve hatta bazen bir dakikası birgün ibadet yapmış sayılmaktadır. Dolayısıyla kişi, kısacık fani ömrünü, çok kazançlı uzun bir ömüre, sonsuz ahiret saadetine çevirebilmektedir.

Sonuçta Adil-i Mutlak olan yüce Mevla, musibetzede kulunu mağdur etmemekte; mazlum kuluna zahiren kaybettiği hakkından çok daha fazlasını vermektedir.
Yaşanan tüm bu hadiselerde, ihlas ve samimiyetin payını da görmezlikten gelmemek gerekir:
Cenab-ı Hak, ihlasa çok büyük değer vermektedir. O kadar ki, batıl bir davada olsa bile, ihlası neticesiz bırakmamakta, ihlas ve samimiyetlerine binaen onlara galibiyet/başarı vermektedir.
Maalesef itiraf etmeliyiz ki, şu anda Yahudiler, dinlerine bağlılık ve vatan sevgisi gibi konularda Müslümanlardan daha ihlaslı, daha samimi, daha hamiyetli, daha gayretli ve daha çalışkan durumdalar. Allah, batıl da olsa onların dinlerine karşı olan ihlas ve samimiyetlerini mükafatlandırmakta ve galibiyeti onlara vermektedir.
Telebelerinden Re'fet Bey, Üstad Bediüzzaman'a Yahudilerin, Müslüman Filistin halkına karşı galip gelmesinin sebebini sorar. Hz. Üstad aynen şu cevabı verir:
“Yahudi milleti hubb-u hayat ve dünyaperestlikte ifrat ettikleri için her asırda zillet ve meskenet tokadını yemeğe müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin mes'elesinde, hubb-u hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki Enbiyâ-i Benî-İsrâiliyenin mezaristanı olan Filistin o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunması cihetiyle bir cihette bir ehemmiyetli hiss-i millî ve dinî olmasından çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa koca Arabistan'da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete girecekti.”
Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, İsrail'in İslam alemine galebe çalmasının önemli sebeplerinden birisi de, dinlerinde daha ihlaslı ve daha samimi olmalarıdır. O halde, ne zaman Müslümanlar, Yahudilerden daha ihlaslı, daha samimi olursa, zafer de o zaman Müslümanların olacaktır.
İsrail zulmünün ve Müslümanlara galibe çalmasının çok önemli hikmetlerinden birisi de; esma-i ilahiyenin cilveleridir. Sınırsız cemal (güzellik) ve kemal (mükemmellik) sahibi olan Yüce Allah'ın sınırsız cemal ve kemaldeki isimleri (esma-ül hüsnası), tecelli etmek ve cilvelerini, nakışlarını, rumuzlarını, göstermek ve manalarını bildirmek ister. Şafi isminin tecelli etmesi hastalıkları gerektiği gibi, tevvab ve gafur isimleri bağışlanacak günahların bulunmasını gerektirir. Allah'ın Kahhar ismi ve diğer Celal isimleri de zalimler üzerinde tecelli etmektedir.

Daha önce de ifade edildiği gibi: “Her şey güzeldir. Ya bizzat güzeldir ya da neticesi itibari ile güzeldir”
İsrail'in Filistin'de yaptığı katliam, insanlık dışı, yürek parçalayan bir vahşettir. Her bakımdan insanlık için utanç kaynağı olan bu vahşetin güzel olduğu asla söylenemez. Ancak sonuçları güzel olacak inşallah. Lanetli millet israiloğullarının döktüğü kanların oluşturduğu zulüm bataklığında, çok güzel rahmet çiçekleri açacak inşallah. Gelecekte “iyi ki öyle olmuş” diyeceğiz inşallah. Zira açacak rahmet çiçekleri daha şimdiden kendisini hissettirmeye başladı bile.

Utanç verici bu vahşet, yakın bir gelecekte şu güzel sonuçları doğuracaktır:

1-Uyuyan birisini uyandırmak, kendine gelmesini sağlamak için onu sarsmak ve hatta bazen biraz canını acıtmak gerekebilir. Felaketler, musibetler ve maruz kalınan zulümler, toplumları sarsmakta; “neden” sorusunu doğurmakta, insanları şartları sorgulamaya ve muhasebe yapmaya sevketmektedir. Bu sorgulayış, uyanışın, yeniden dirilişin ve gelecek musibetlerden kurtuluşun başlangıcıdır. İsrail'in uyguladığı vahşet, insanlığın ve bilhassa İslam aleminin uyanışına vesile olacak, yeniden diriliş sürecine ivme kazandıracaktır.
2-Maruz kalınan zulüm, mazlumları zulümden kurtulma yollarını aramaya sevkeder. Zorluklar, mücadele edildiği takdirde, kabiliyetleri geliştirir ve zorluklarla başa çıkma yeteneğini kazandırır. “Atmacanın serçeye musallat olması, serçenin kabiliyetlerini inkisaf ettirir” denir. Çünkü atmacanın saldırısına uğrayan serçe, daha hızlı uçmayı, daha pratik manevralar yapmayı öğrenecek ve kendi savunma reflekslerini geliştirebilecektir.
İsrail'in utanç verici vahşeti, mazlum Gazze halkının mücadele etme ve savunma reflekslerini geliştirecek; zulümden koruyacak yöntemler geliştirmelerini ve zalimle başa çıkma yetenekleri artıracaktır. İnşallah günün birinde Filistinli kardeşlerimiz, İsrail ve Amerikan füzelerinden daha ileri teknolojiye sahip füzeler üretmeyi başaracaklardır.
3- Müslümanların içine düştüğü zillet, izzet-i İslamiyeyi rencide ettiği için, Müslümanlarda şecaat-i islamiyenin uyanmasına yol açacaktır. Zilleti reddeden Müslüman fıtratı, şecaat duygularını tahrik edecek, Müslümanların mücadele, cesaret, fedakarlık ve kahramanlık duygularını galeyana getirecektir. Bu da uyuyan Dev'in yeniden uyanmasını sağlayacak inşallah.
4-Zulüm, İslam aleminde kardeşlik (uhuvvet) duygularının gelişmesine ve manevi bağların kuvvetlenmesine vesile olmaktadır.
Peygamber Efendimiz, müslümanları bir vücudun organlarına benzetir. Vücudun bir organı acı çekerken, diğer organların etkilenmemesi ve duyarsız kalması mümkün değildir. Onun için zulüm altında inleyen kardeşlerimizin acıklı hali, bizleri de rencide etmekte, onların dertlerine ortak olma, imdatlarına koşma duygularımızı kamçılamaktadır. Bu durum Müslümanlar arasında birlik-beraberliğin ve kardeşlik duygularının gelişmesine yol açmaktadır.
5-Zulüm, İslam aleminde maddi kalkınmaya olan istek ve iştiyakı arttırmaktadır. Müslümanların kurtuluşunu sağlayacak olan şey, yani en önemli motivasyon unsuru bu istek ve iştiyaktır.
Müslümanlar artık şunu çok net görebiliyorlar: Kuvvetten başka ölçü ve değer tanımayan zorbalarla başa çıkmanın ve zulümlerinden korunabilmenin yegane çaresi, zalimlerden daha güçlü hale gelmek; ilimde, teknolojide, ekonomide, askeri sahada onlardan daha ileri seviyeye gelmektir.
Bu hakikati Bediüzzaman Hazretleri “bu zamanda ila-i Kelimetullahın en büyük şartı, maddeten terakki etmektir” sözleri ile ifade etmektedir. Normal zamanda ila-i Kelimetullah, Müslümanlar üzerine farz-ı kifaye iken; günümüzde farz-ı ayndır. Yani bizzat her Müslüman'ın üzerine farzdır. Zira Müslümanlar saldırı, tecavüz ve zulme maruz bulunmaktadır. Onun için fıkhen her mü'min, cihad/ila-i kelimetullah ile farz-ı ayn hükmünde mükelleftir. Müslümanları tecavüzden, zulümden kurtarmak için de, mutlaka maddi kalkınma sağlanmalıdır. Müslümanlar bu mükellefiyetin şuuruna vardıkları gün, maddi kalkınmanın fitilini de ateşlemiş olacaklar ve zalimlerden, zorbalardan daha kuvvetli hale geleceklerdir.
6- Yaşanan son gelişmeler, İsrail'in utanç verici vahşeti ve bu vahşet karşısında Arap ülkelerinin yönetimlerinin sessizliği ve tepkisizliği, bu ülkelerin Müslüman ahalisini rencide etti ve kendi yönetimlerini ciddi şekilde sorgulayacakları bir süreci de başlattı. Müslüman halk, devletlerinin yönetimlerinin kendilerini temsil etmediğini düşünmeye ve yönetimlerinin duruşunu, tavrını sorgulamaya başladılar. Bu kıvılcım, İslam ülkelerinde hürriyet ve demokrasinin gelişimini ateşleyecek inşallah.
7- Yaşanan son gelişmeler, İslam aleminin Türkiye'ye olan muhabbetlerini artırmıştır.
İsrail'in Filistin'de hunharca katliam yapması, Müslüman Türk milletinin Osmanlılık ruhunu canlandırdı. Zira daha düne kadar Filistin bizim bir vilayetimizdi, tıpkı Ardahan veya Edirne gibi ve orada zulüm altında inleyen insanlarda bizim kardeşlerimizdir.

Lanetli milletin vahşeti, ülkemizde manevi duyguların şahlanmasına ve şehamet-i islamiyenin canlanmasına yol açtı. Hem millet hem de devlet ayağa kalktı. İsrail'in vahşeti en sert şekilde protesto edildi ve kınandı. Gazzedeki kardeşlerimizin acısını paylaşmak ve yaralarına merhem olabilmek için madden ve manen büyük bir gayret içerisine girildi. Acılı yüreklerimiz kardeşlerimizin zulümden kurtuluşu için dua ederken, maddi yardımlarımızda ab-ı hayat gibi akmaya başladı Filistin topraklarına. 1000 yıldır İslamın bayraktarlığını yapan asil milletimiz, işte yine İslam alemine ağabeylik rolüne üstlenmiş ve bir şeyler yapmak için çırpınıyordu.

Milletimizin bu gayretli çırpınışını gören İslam aleminden, ülkemize karşı saygı, şükran ve muhabbet ifadeleri yükselmeye başladı. Türkler İslamı bıraktı, kafir oldu diye propaganda yaparak İslam alemini Türkiye'den soğutan çevreler, bu defa artan muhabbetle gelen duygusal yakınlaşmaya, engel olamadılar.


Bu Yazı 4243 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar