İKİNCİ BİR FETİH
..        
Merhum Osman Yüksel SERDENGEÇTİ, bir gün Ayasofya Camiini ziyaret eder. Ayasofya'nın içler acısı, garip ve mahzun halini görür. Fethin sembolü, Fatih'in emaneti, hilalin haça üstünlüğünün simgesi ve İslamın Hıristiyanlığa galibiyetinin tescili olan Muhteşem Mabed, ibadete kapatılarak müze haline getirilmiştir.
Osman Yüksel, camide karşılaştığı manzara karşısında çok üzülür. Allah, Muhammed ve Sahabe-i Kiramın isimlerinin yazılı olduğu muhteşem hat eseri tablolar rasgele yerlere atılmış, İslam dinini çağrıştıran Osmanlı eserleri kaldırılarak Hıristiyan Bizans motifleri ve eserleri ön plana çıkarılmıştır. Ayasofya Camii adeta haçlı orduları tarafından işgal edilmiş gibidir.
Ayasofya'nın yürekler sızlatan mahzun hali, merhum Osman Yüksel'i çok etkiler. Müteessir olur. O halet-i ruhiye içerisinde “Ayasofya” isimli muhteşem eserini yazar. Müslüman Türk Milleti'nin asırlardır dalmış olduğu uykudan uyanması ve yeni bir diriliş olması özlemi ile haykırır:
”Ey İslam'ın nuru, Türklüğün gururu Ayasofya!
Şerefelerinde fethin, Fatih'in şerefi, Işıl ışıl yanan muhteşem mabet!...
Neden böyle bomboş, neden böyle bir hoşsun?
Hani minarelerinden göklere yükselen, Ta maveradan gelen ezanlar?...
Hani o ilahi devir, ilahi nizamlar?...
Ayasofya ses vermiyor,Ayasofya bir hoş, Ayasofya bomboş!...
Hani nerede? Şu muhteşem minberde, Binlerce erin baş koyduğu şu temiz yerde,
Şimdi hangi kirli ayaklar dolaşıyor?...
Ayasofya! Ayasofya!...Seni bu hale koyan kim? Seni çırılçıplak soyan kim?!...
Hani nerede? Gönüllerden kubbelere, Kubbelerden gönüllere Gürül gürül akan Kur'an sesleri?... Kur'an sesleri dindirilmiş, Müslümanlar sindirilmiş!... Allah-Muhammed-Hülafa-i raşidinin İsimleri kubbelerden yerlere indirilmiş!...
Fethin, Fatih'in mabedinden kitab-ı mübini, Bu ulu dini kaldıran kim?
Dinimize, imanımıza saldıran kim? Mabedimin göğsüne uzanan namahrem eli,
Kimin elidir?!...Söyle Ayasofya, söyle. Seni puthane yapan hangi delidir?!...
Elleri kurusun, dilleri kurusun!
Ayasofya! Ayasofya! Seni bu hale koyan kim? Seni çırılçıplak soyan kim?!...
Ayasofya, Ey muhteşem mabet; Gel etme, Bizi terketme!...
Bizler, Fatih'in torunları, yakında putları devirip, Yine seni camiye çevireceğiz...
Dindaşlarımızla, Kanlı göz yaşlarımızla, Abdest alarak secdelere kapanacağız,
Tekbir ve tehlil sadalarıboş kubbelerini yeniden dolduracak İkinci bir fetih olacak,
Ezanlar bu fethin ilanını, Ozanlar destanını yazacaklar...
Putperest Roma'ya yeni bir mezar kazacaklar, sessiz ve öksüz minarelerinden yükselen ezan sesleri fezaları yeniden inletecek! Şerefelerin yine Allah'ın ve O'nun sevgili peygamberi Hz. Muhammed'in aşkına, şerefine ışıl ışıl yanacak; bütün cihan Fatih Sultan Mehmed Han dirildi sanacak!... Bu olacak Ayasofya, Bu muhakkak olacak...
İkinci bir fetih, yine bir ba'sü ba'delmevt... Bugünler belki yarın, belki yarından da yakındır, Ayasofya, belki yarından da yakın!...” (Osman Yüksel)
Fethin sembolü ve Fatihin emaneti olan Ayasofya Camiini ibadete kapatarak, Osmanlı İslam eserlerini talan eden zihniyetin yaptığı tahribat, Ayasofyadaki İslam eserlerinin yağma edilmesi ile sınırlı kalmadı. Çok daha vahim olanı; milletin maneviyatını, iman ve ahlakını tahrip ettiler.
Ülkemizde son 150 yıldır “Avrupa dinden uzaklaştı kalkındı. Din bizi geri bırakıyor, dinin fert ve toplum üzerindeki etkisini kırarsak bizde kalkınırız. Kalkınmak için dini duygular yerine milliyetçilik(ırkçılık anlamında) duygularını ön plana çıkararak kalkınma hamlesini başlatabiliriz… onun için dini değerlerden arınmış seküler/ laik insan tipi yetiştirmeliyiz…” anlayışı hakim olmuştur.
Osmanlı Devletinin son dönemlerinde eğitim kurumları mektep ve medrese olarak ikili bir yapıya dönüşmüştü. Mekteplerde fen ve diğer pozitif ilimler okutuluyor dini eğitime yer verilmiyordu. Medreselerde ise dini eğitim yapılıyor, ancak dünyevi pozitif ilimlere yer verilmiyordu. Her iki eğitim kurumunda da noksan eğitim yapılıyordu. Her iki kurumun mezun ettiği öğrencide eksik yetişiyordu. Çünkü mektepleri bitirenler dini ilimlerden, medreseleri bitirenlerde dünyevi pozitif ilimlerden habersiz yetişiyordu. Bunun neticesinde mektep mezunlarında dine ve manevi değerlere karşı lakaytlık; medrese mezunlarında ise taassup ve çağın gereklerinden habersiz kalma hastalıkları yayılıyordu.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra medreseler lağvedildi. Eğitim kurumları birleştirildi ve tek tip eğitim kurumu modeli uygulanmaya başlandı. İslami değerlere ve dini eğitime karşı soğuk yaklaşım Cumhuriyet döneminde artarak devam etti. Özellikle CHP'nin tek parti rejimi döneminde her türlü dini eğitim yasaklandı. Dini kitapların ve yayınların basılması, okunması, okutulması yasaklandı. Kur'an eğitimi suç sayıldı. Temel hak ve hürriyetlere önemli kısıtlamalar getirildi. Kur'an dan habersiz, İslam'dan uzak, dinsiz bir nesil yetiştirmek için her türlü tedbir alındı. Dindarlar üzerinde tam bir baskı ve zulüm havası estirildi. Jandarma korkusundan insanlar kendi evlerinde bile Kur'an okuyamaz hale getirildi. Bırakın okullarda din eğitimi verilmesini; Millet, bütün dini kitapları toprak altına gömmek, saklamak zorunda kaldı.
Dine soğuk, islama yabancı, Kur'an'dan habersiz, materyalist değerler ile donatılmış inançsız bir nesil yetiştirmek için, İslam aleyhtarı eğitim politikaları ve kültürel değişim projeleri yoğun biçimde uygulandı. Müslüman Türk Milletini Kur'an'a yabancılaştırmak, Dinden soğutmak ve İslamın ferdi ve toplumsal hayattaki tesirini yok etmek için her türlü tedbir alındı.
Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak iddiasıyla İslama sırtını dönen ve yönünü Batıya çeviren zihniyetin mensupları, Batının ilmiyle, teknolojisiyle ilgilenmek yerine sefih yaşantısını, şekil ve ahlakını taklit etme yoluna gittiler.
Hesap şu idi: “Bizi geri bırakan, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmamızı, kalkınmamızı engelleyen İslam'dan uzaklaşarak; Batılılaşacağız, çağdaşlaşacağız ve ilerleyip çağdaş uygarlık düzeyine çıkacağız…”
Hükümetlerin dinsizlik aşılayan ve inançsız bir nesil yetişmesi neticesini verecek olan eğitim ve kültür politikalarının doğuracağı vahim sonuçları, daha o yıllarda fark eden Bediüzzaman Said Nursi, dönemin yöneticilerini, devlet ve siyaset adamlarını bıkmadan, usanmadan, ısrarla uyarır. İleride doğacak milli felaketlere dikkat çekerek; milletin geleceğini tehdit eden din aleyhtarı politikalarının terk edilmesini ve yanlış uygulamalara son verilmesini ister:
“Dikkat et! Bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakane körü körüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiye de bir semm-i kaatil (öldürücü zehir) hükmünde o dinsizler zarar verecektir. Çünkü mürtedin vicdanı tamamen bozulduğundan hayatı içtimaiyeye zehir olur. “ (lemalar)
“Hem bir Müslüman başka milletler gibi değil… eğer dinini bıraksa anarşist olur. Hiçbir kayd altında kalamaz. İstibdadı mutlaktan , rüşveti mutlakadan başka hiçbir terbiye ve tedbirle idare edilmez….” (Emirdağ Lahikası)
“Eğer memlekette asayiş ve emniyet ve kolayca idare etmek ise: Katiyen biliniz ki, hata ediyorsunuz, yanlış yola sevk ediyorsunuz. Çünkü itikadı sarsılmış, ahlakı bozulmuş yüz fasıkın idaresi ve onlar içinde asayiş temini, binler ehl-i salahatin idaresinden daha müşküldür.
“İşte bu esaslara binaen ehl-i İslam, dünyaya ve hırsa sevketmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler. Terakkiyat (kalkınma) ve asayişler bununla temin edilmez. Belki mesailerin tanzimine, mabeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün (yardımlaşma) düsturunun teshiline (kolaylaştırılmasına) muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da dinin evamir-i kudsiyesiyle (kutsal emirleriyle) ve takva ve salabet-i diniye ile olur.” (Lemalar)
“… Bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip İslamiyet seciyesinden çıkan bir Müslim, dalalet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez. Evet eski terbiye-i islamiyeyi alanların yüzde ellisi meydanda varken ve an'anat-ı milliye ve islamiyeye karşı yüzde elli lakaytlık gösterdiği halde; elli sene sonra, yüzde doksanı nefsi emareye tabi olup millet ve vatanı anarşiliğe sevketmesi ihtimalinin ve o belaya karşı bir çare taharrisi….”
O dönemde hakim güç konumunda olan CHP zihniyeti, Bediüzzaman'ın ikazlarını dikkate almadı.Onlar, Avrupanın, kilisenin baskısından kurtulup, dinden uzaklaşarak ilerlediğine inanıyor ve bizde dinden uzaklaşırsak çağdaşlaşır, ilerleriz diyorlardı.
Kalkınacağız, ilerleyeceğiz ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşacağız denilerek içine sokulduğumuz ve envai türlü baskı ve dayatmalarla yürümek zorunda bırakıldığımız sözde aydınlanmacı, batılılaşma yolu, bakalım bizi nerelere götürdü ve ne hale getirdi?
Yüzelli yıldır dilimizden hiç düşürmediğimiz “çağdaş uygarlık düzeyine” bir türlü ulaşamadık. İslam'dan uzaklaştık, Kur'an a yabancılaştık, dinin fert ve toplum hayatındaki tesirlerini zayıflattık; ama bir türlü sınai, teknolojik ve ekonomik kalkınmayı gerçekleştiremedik. Toplum hayatında huzur, güven ve genel esenliği tesis edemedik.
Milli kültürümüz, sürekli yozlaşma ve dejenerasyon süreci yaşıyor. Dilimiz, güzel Türkçemiz kısırlaştırılıyor, unutturuluyor ve yok olma tehdidi altında bulunuyor. Şiir ve edebiyatımız can çekişiyor. Musikimiz, yabancı müziklerin etki ve istilası altında yozlaşarak kayboluyor. Milli ruhumuzu ve estetik zevkimizi eşyaya nakşeden güzel sanatlarımız hayatımızdan çıktı, sadece nostalji olarak müzelerde, sanat galerilerinde veya sergi salonlarında yaşıyor. Kendi mimari geleneğimize uygun binalar inşa edilmiyor. Mesaj yüklü halılar, kilimler, iğne oyaları ve nakışlar işlenmiyor. Çeyiz sandıkları hazırlanmıyor. Kitaba yabancılaştık, okumayı unuttuk. Yüzbinlerce elyazması esere sahip kütüphaneler kuran ecdadın torunları, artık ders kitabından başka kitap okumuyor. Kıraathaneleri kaldırıp, yerine kahvehaneler ve oyun salonlarını koyduk. Tembelhanelerde tıklım tıklım yer bulunmazken; kütüphaneler ve ilmi sohbet meclisleri boş. Milli birlik ve bütünlüğümüzü tesis eden manevi bağlar gün geçtikçe zayıflıyor ve çözülüyor. Bölücüler sempatizan ve taraftar bulabiliyor. Sağlamlığı ile övündüğümüz aile kurumumuz çatırdıyor, tehlike sinyalleri veriyor. Sosyal hayatta kargaşa, huzursuzluk, güvensizlik, şiddet ve bunalım her geçen gün artıyor.
Toplumu ayakta tutan ahlaki değerler sürekli erozyona uğruyor. Sevgi, saygı, şefkat, merhamet, hürmet, hoşgörü, tolerans gibi güzel seciyelerimiz yok oluyor. Yardımlaşma ve dayanışma ahlakı kayboluyor, bencillik ve egoizm yayılıyor. Şahsi çıkar ve menfaat temini hayatın en önemli gayesi haline geliyor. Zayıfa zulmedilip, yetim malı ve kul hakkı yeniliyor. Doğruluk, dürüstlük, emanete riayet, akde ve ahde vefa kayboluyor. Yalan söz ve yanlış iş çoğalıyor. Hırsızlık, dolandırıcılık, sahtekarlık yayılıyor. Misafirperverlik ve diğergamlık gibi güzel hasetler yok oluyor. Aile içi ilişkiler ve akrabalık bağları zayıflıyor. Sıla-i rahim unutuluyor. İnsanlar gittikçe halden anlamaz, hatır saymaz, helal-haram tanımaz bir yöne doğru sürükleniyor.
Sigara, içki, kumar, uyuşturucu vb. kötü alışkanlıklar hızla yayılıyor. Evden kaçmalar, intiharlar, cinayetler, hırsızlık, gaspçılık, kapkaççılık, uyuşturucu ve beyaz kadın ticareti, fuhuş vb. sosyal felaketler kapımızı çalıyor. Gençliğimiz, uyuşturucu tuzağına her geçen gün daha fazla düşmekte ve uyuşturucu bataklığında nice gonca güller heder olup gitmektedir.
Milli kültürümüzde ve ahlaki değerlerimizde yaşanan bu yozlaşma ve dejenerasyonun yanı sıra; hala içinde bulunduğumuz “Bilgi Çağı”nın bilgi ve bilgiye erişim düzeyine ulaşabilmiş ve insanlığın bilim ve teknikte geldiği seviyeyi yakalaya bilmiş değiliz.
Sanayimiz yeterince gelişmedi. Patent satın alma, teknoloji transferi veya montaj sanayi ile üretim yapıyoruz. AR-GE çalışmaları yetersiz. Yeni teknoloji üretemiyoruz. Üniversitelerimiz Avrupa Üniversiteler Birliğinin standartlarının çok altında bulunuyor ve yüksek ortaokul olarak nitelendiriliyor. İlim hürriyeti yok, bir ilim adamı profesör yazdığı eserden dolayı üniversiteden ihraç edilip, öğretim üyeliğine son verilebiliyor. İlim adamlarımız dünya çapında eser üretemiyor. Bu konuda da taklitçilik hat safhada. Akademik kariyer sahibi olabilmekte bile torpil ve adam kayırmacılık sistemi işleyebiliyor. Rüşvet, yolsuzluk, usulsüzlük ve kayırmacılık hayatımızın her safhasını kuşatmış durumda.
Hala ekonomik yönden gelişmiş ülkeler sıralamasında yer alamadık. Kişi başına düşen milli gelirimiz çok düşük düzeyde. Gelir dağılımdaki uçurum çok büyük. Mevcut gelirin çok büyük bölümü nüfusun %10'luk bir kısmının elinde toplanmış durumda
Türkiye Cumhuriyetinin okullarından mezun olan insanlar kendi Devletine, Vatanına ve Bayrağına ihanet edebiliyor. Türk Milletinin eğitim görmüş, okul bitirmiş evlatları vergi kaçırıyor, Devleti dolandırıyor, ihaleye fesat karıştırıyor, Milletin hakkını gasp ediyor, Devleti hortumluyor, çalıyor, çırpıyor ve bir vampir gibi kendi milletinin kanını emebiliyor.
Çalışmadan kazanmak, terlemeden rahat bir hayat yaşamak anlayışı, tavır ve davranışları şekillendiriyor. Toplumda kendi menfaatinden ve şahsi çıkarından başka değer tanımayan kişilerin sayısı hızla çoğalıyor.
Son olarak okul çevrelerinde oluşan gençlik çeteleri, gençler arasında yayılan satanizm gibi sapık akımlar, ortaokul ve lise öğrencileri arasında hızla yayılan uyuşturucu madde bağımlılığı ve okullarda her geçen gün artan şiddet olayları Ülkemizin en önemli gündem maddesi haline geldi.
Bütün bu olumsuzluklar, yozlaşmalar, kokuşma ve bozulmalar ile; bunların sonucu olarak ortaya çıkan vahşet, dehşet, bunalım, gerilim, çöküntü ve kargaşa tabloları… bizim eğitim sistemimizde eğitip-öğretip okullarımızdan mezun ederek toplum bünyesine ve sosyal hayata dahil ettiğimiz bizim insanlarımızın, bizim çocuklarımızın ve gençliğimizin ürünü.
Çağdaş uygarlık düzeyine gidiyoruz diye girdiğimiz; daha doğrusu zorla sokulduğumuz ve cebren yürümek zorunda bırakıldığımız yol, bizi ahlaki çöküntü, kimlik kaybı, kişilik bozukluğu, sosyal bunalımlar ve kargaşaya götürdü. Bizi emniyetsiz mutsuz ve huzursuz hallere düşürdü.
Çünkü bir Müslüman, iyi ve güzel sayılabilecek bütün hasetlerini İslam dininden alır. İslam terbiyesinden mahrum kalınca bütün güzel seciyelerini yitirebilir ve daha başka bir değer tanımaz hale gelir,anarşist olur. Bir insanın kalbinden Allah sevgisini, Allah korkusunu, Resulullah muhabbetini çıkardığınız zaman; onu güzel ahlak ve Resulullahın sünnet-i seniyyesinden mahrum bıraktığınız zaman; Allah'dan korkmaz, kuldan utanmaz, hak-hukuk tanımaz, sevgi-saygı-şefkat-hürmet ve merhamet bilmez, kural ve otorite saymaz, yalan-hırsızlık-zulüm ve haksızlıktan çekinmez…tehlikeli bir anarşist haline gelir. Maalesef bu gün, dinsizlik ve ahlaksızlık yayan İslam aleyhtarı politikaların yol açtığı hastalıkların verdiği ferdi ve toplumsal sancıları yaşıyoruz.
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un bugünkü halini görseydi, İstanbul'un cadde ve sokaklarında şöyle bir tur atsaydı; hırsızları, uğursuzları, yan kesicileri, kapkaççıları, hortumcuları, ihale fesatçılarını, mafya kabadayılarını, esrar-eroin-uyuşturucu satıcılarını, fuhuş ve kadın tüccarlarını, haksızlıkları, adaletsizlikleri, sevgisizliği, saygısızlığı, hoşgörüsüzlüğü, şiddet ve tahammülsüzlüğü, yağmalanan ormanları, tahrip edilen çevreyi ve cami olarak vakfettiği Ayasofya’nın garip ve mahzun halini görseydi neler düşünür, ne yapardı acaba?
Herhalde karşılaştığı manzaranın, gerçek olduğuna inanamaz, gördüklerinin bir kabus ve kötü bir rüya olduğunu sanır ve bu korkunç rüyadan uyanabilmek için Allah'a yalvarırdı. Herhalde, cadde ve sokakların haline bakınca, bunlar benim insanlarım değil, bu benim milletim olamaz der; Haçlıların İstanbul'u istila ettiğini, Bizans'ın yeniden kurulduğunu ve İstanbul'u geri aldığını; Müslüman Türkün Anadoludan çıkarılarak Orta Asya bozkırlarına kovulduğunu sanırdı. Herhalde İstanbul'u, Haçlı istilasından ve Bizansın elinden kurtarmak için yeniden fetih orduları kurarak ikinci bir fetih için derhal harekete geçerdi.
İstanbul işgal altında değil. Allah'a şükürler olsun ki göklerde Ayyıldızlı bayrağımız dalgalanıyor. Bizans hortlamadı, Türkiye Cumhuriyeti hakim durumda. Şehir ahalisi de Müslüman Türk halkı.
Fakat cadde ve sokakları yürünmez hale getiren suç odakları, zavallı kadının çantasını alıp kaçan kapkaççı, bileziğini alabilmek için kadının bileğini kesen hırsız, beş para kazanabilmek için körpe yavruları zehirleyen uyuşturucu tüccarı, fuhuş patronu, banka hortumcusu, yankesici, yol vermedi diye adamı denize atıp öldüren katil, şahsi çıkar için şehrin can damarı ormanı yağma ederek beton yığınına dönüştüren sözde işadamı vs… hepside o şanlı ecdadın evlatları yani Fatih'in torunları…!
Şanlı ecdadımız, torunlarının bu halini görseydiler, kahırlarından ölürlerdi herhalde.
Lozan Antlaşmasından sonra, “Türklerin bağımsızlığını niçin tanıdınız? “ diye eleştiri yönelten İngiliz Parlamenterlere, İngiltere heyet başkanı, “Biz Türklerin bağımsızlığını tanıdık ama onları maneviyat cephesinde öldürdük. Artık bir daha eski güç ve ihtişamlarına kavuşamayacaklar…” cevabını vermiştir.
Evet ordularıyla Çanakkale’yi geçemeyenler, kültürleriyle, inanç, ahlak ve sefahatleriyle işgal ettiler yurdumuzu. Cephede Müslüman Türkü mağlup edemeyenler, maalesef maneviyat cephesinde öldürerek hükmetme yoluna gittiler. Bizim yerli hain ve gafillerde aynı dalgaya uydular.
Evet, yeni bir dirilişe, ikinci bir fethe ihtiyaç var. Fakat bu yeniden diriliş, nerede ölmüşsek orada olacaktır. Maneviyat cephesinde öldük, maneviyat cephesinde dirileceğiz. Allah tan korkmayı kuldan utanmayı, sevgiyi, saygıyı, hoşgörü ve güzel ahlakı kaybettik…! O halde imanımızı kuvvetlendirip güzel ahlakı yeniden kazanmalıyız.
Çaremiz Kur'anın iman hakikatleri ile şuurlanmak ve Allah Resulu (sav) in sünneti seniyyesine uygun bir hayat yaşamaktır. Bu ikinci Fetih dimağımızdaki gaflete ve nefislerimizdeki firavunlara ve süfli arzulara karşı olacaktır.
Bedirde, kendisinden kat kat kuvvetli olan küfür ordusuna karşı hayatta kalma ve var olma savaşı veren İslam ordusu, Allah'ın yardım ve inayetiyle muzaffer olmuştur.
İki Cihan güneşi, fahr-i kainat Efendimiz (sav), savaş meydanından geri dönen muzaffer İslam ordusuna “asıl büyük savaş yeni başladı” tebliğinde bulunur. Sahabe-i Kiram şaşırır. Bundan daha büyük savaş mı olur diye sorarlar Allah Resulune. Resulullah (sav), büyük cihadın nefislere karşı yapılan savaş olduğunu söyler.
Evet, nefislere karşı yapılacak olan o büyük cihada şimdi bizim çok ihtiyacımız var. Cehaletimize, geri kalmışlığımıza tembelliğimize, basiretsizliğimize, ferasetsizliğimize , sevgisizliğimize, saygısızlığımıza, hoşgörüsüzlüğümüze, bencilliğimize, menfaatperestsizliğimize, ilgisizliğimize, duyarsızlığımıza, hamiyetsizliğimize, kin ve adavet duygularımıza…vs bizi özümüzden uzaklaştıran, bizi biz olmaktan çıkarıp kimliğimizi yozlaştıran, bizi zirvelerden alaşağı edip aşağılara iten perişan halimize, kötü huylarımıza ve süfli arzularımıza karşı derhal savaş ilan etmeliyiz!!! Ve yeniden diriliş için, ikinci bir fetih için hemen şimdi kolları sıvamalıyız!!!
Bu ikinci fetih ile içimizdeki nefis putunu ve enaniyet firavununu mağlup etmeli ve gönülleri yeniden fethederek; akıl ve kalbimizi iman ve İslam nurlarıyla aydınlatmalıyız.

Bu Yazı 3885 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar