İbadetin Beden ve Ruh Sağlığı Üzerine Etkileri
..        

İsterseniz konuya bir soruyla başlayalım.
Niçin ibadet ediyoruz?
İbadetin manası, bir bakıma Yaratıcının emrine uymadır. Bir başka deyişle, Cenab-ı Hakk'ın bize yaptığı ihsan, ikram ve nimetlerine karşı bir teşekkürün ifadesidir.
Bize birisi bir bardak çay ikram etse, ona karşı teşekkür ederiz. Bir de yemek yedirse, bu teşekkürümüz daha da fazlalaşır. Çocuğumuza yemek ikram etse, yine bunun karşısında ona olan minnettarlığımızı teşekkürle ifade etmek isteriz.
Birisinin ikram ve ihsanda bulunabilmesi için evvelemirde ihsan edeceği kimseye karşı muhabbet ve sevgisinin olması gerekir. İnsan sevmediği kimseye, az da olsa ikramda bulunamaz. Dolayısıyla ikram, ihsan ve lütufta bulunma, onu verenin size karşı olan muhabbetinin ve sevgisinin ifadesidir.
Cenab-ı Hak, biz anne karnında iken bize ikram etmeye başlıyor. Bütün hayatımız boyunca bu ihsan ve ikramı devam ediyor. Hatta, vefatımızdan sonra da daha güzel ve daha geniş ve ebedi nimetlerini vaat ediyor.
Hava bir nimettir. Su bir nimettir. Sağlık bir nimettir. Yemek bir nimet, yediğini sindirmek ayrı bir nimet, sindirdiğini ilgili yerlere göndermek bir başka nimet, dışarıya çıkarılacakları çıkarmak daha büyük bir nimettir. Dünyanın dönmesi, güneşin varlığı, baharın gelmesi, kışın gitmesi bunların hepsi ayrı bir nimettir ve bizim bunlara ve burada sayamadığımız sonsuz nimetlere ihtiyacımız var. Fakat bu ihtiyaçlarımızı yerine getirmemiz mümkün değil.
Ne güneşin dönmesine, ne yağmurun gelmesine ve ne de kalbin çalışmasına sözümüz geçiyor. Bütün bunlara sözü geçen ve bizim ihtiyaçlarımıza cevap verip, onları bize hizmet ettiren, koyunun etini, ineğin sütünü bize ikram eden Cenab-ı Hak, bütün sevdiklerimizin de ihtiyaçlarını gideriyor. Böylece bizi ve bizim hemcinslerimizi seviyor ve bu sevgisini ikram, lütuf ve merhametiyle bize gösteriyor. Allah'ın bize karşı bu sevgisi ve ikramına mukabil, bizim de O'na hiç olmazsa bir teşekkür etmemiz gerekmez mi? Böyle bir davranış, en azından bir insanlık gereği değil midir?
Cenab-ı Hak bizi o kadar çok seviyor ki, bir kötülük işlesek bir günah yazıyor. Bir iyilik yapsak, sevap işlesek onu on yazıyor, yüz yazıyor. Bazı mübarek gecelerde işlenen sevapları otuz bin yazıyor. Bir kötülüğü işlemeyi niyet etsek, o fiili işleyinceye kadar günah yazmıyor. Bir iyiliği yapmayı niyet etsek, meselâ Allah'ın sevgi ve muhabbetini kazanmak için bir okul yapmaya niyet etsek, yapma imkânımız olmadığı için bu düşüncemizi yerine getiremesek bile Cenab-ı Hak, o binayı yapmış gibi bize sevap yazacağını bildiriyor.
En büyük, umumi ve küllî dua namazdır. İşte bütün bu nimetlerin karşılığında yapabileceğimiz en büyük şükür namazla mümkündür. Beş vakit namaz, abdestle beraber bir saat ancak tutar. Gün yirmi dört saattir. Yirmi üç saati yine dünyaya harcamak mümkündür. Aslında namazla verilen nimetlerin karşılığını ödemek mümkün değildir. Biz, alnımızı hiç secdeden kaldırmasak, sadece bu göz ve görme nimetinin şükrünü bile yerine getiremeyiz. Nerede kaldı diğer nimetler. Ama Cenab-ı Hak lütuf ve merhametinden, bizim ibadetlerimizi umumi bir dua kabul edip, ayrıca ahireti de vaat ediyor.
Bazen şöyle bir sual de soruluyor:
“Cenab-ı Hakk'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var?”
Cenab-ı Hakk'ın ne bizim ibadetimize ve ne bir başka yardımımıza ihtiyacı yok. İbadete O'nun değil, bizim ihtiyacımız var. Hastalanıp doktora gidince, doktor da hastalığın tedavisi için ilaç yazıyor ve o ilaçları nasıl kullanacağımızı tarif ediyor. Böyle bir durumda her halde hiç kimse doktora, “Bu ilaçlara senin ne ihtiyacın var” diye sormaz. İşte onun gibi, biz de manen hastayız. Cenab-ı Hak da bizim hastalığımızı ve tedavi çaresini bildiği için, bize ilacı ve o ilaçları nasıl kullanacağımızı tarif ediyor. Bunun için de günde beş vakit namazı tavsiye ediyor.
Yaratıcısına karşı görevlerini yerine getiren insan, mutludur ve huzurludur. İki cihetten mutludur. Birincisi, Cenab-ı Hakk'ın emri olan ibadeti yapmakla hem O'nun sevgisini ve muhabbetini kazanmanın gereğini yerine getirmiş ve hem de vazifesini yaparak sorumluluktan kurtulmuştur. Bir başka ve en önemli husus da, bütün kainatın sahibi Allah, kendisini muhatap almış ve huzuruna kabul etmiştir. İnsan da bu namazda ve duada O'na ihtiyaçlarını, arzularını ve sıkıntılarını iletmiş, beklentilerini aktarmış ve yardımını dilemiştir. Böylece Allah'ın huzurundan ayrıldığı zaman bütün yükü hafiflemiş, omuzlarındaki yük gitmiş, dünyanın gam ve kederinden kurtulmuş olarak namazdan çıkacaktır.
Bütün dünyanın yükü, ibadeti terk eden adamın omzundadır. Her olay onu doğrudan etkiler. Gördüğü veya maruz kaldığı haksızlıklar ve sıkıntıları arz edecek bir merci olmadığı için her meseleyi kendine dert edinir. Sadece kendisinin değil, yakınlarının da problemlerinden muzdarip olur, üzüntüsü katlanır. Ahiret için hazırlığı olmadığından, ilerlemiş yaşın her an ölümü ve ahireti hatırlatması, dertlerini bir kat daha arttırır. Âleminde kurgular başlar. Şayet ahiret varsa, hiçbir hazırlığı olmadığından büyük bir cezaya maruz kalma korku ve endişesi kendisini kaplar. Eğer ahiret yoksa, o zaman da tamamen yok olup gitme, çürüyüp yok olma, Cehennem azabından daha dehşetli bir azaptır. Bu ikilemler içerisinde daha dünyada iken Cehennem hayatı yaşamaya başlar. Böyle bir kimse saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır, sıkıntılıdır. Allah'ı tanıyan ve itaat eden, zindanda da olsa bahtiyardır, saraylardadır. Bedeni zahiren zindanda olsa da, gönlü saraylardadır, daha dünyada iken Cennet hayatı yaşar.
Cenab-ı Hak sizlere ve bizlere, hem dünyada ve hem de ahirette Cennet hayatı yaşamayı nasip etsin, âmin.


Bu Yazı 4931 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar