İbn-i Kemal Hazretleri
27.01.2015        

TELİF ETTİĞİ TEVARİH-İ ÂLİ OSMAN, ON CİLTLİK BÜYÜK BİR ESER

İbn-i Kemal Hazretleri

Can ALPGÜVENÇ

 

 

Yıl 1492 idi… Asya’da huzuru sağlayan Sultan II. Bayezid,  bakışlarını Avrupa’ya çevirmiş, ağır silâhlarla donatılan bir Osmanlı ordusu Arnavutluk Sefer-i Hümayun’una çıkmıştı. Filibe’ye gelindiğinde, ordu kumandanı Çandarlı Halil Paşa’nın oğlu vezir İbrahim Paşa divânı toplantıya çağırdı. Divânda ileri gelen paşalar ve beyler - protokole göre - kendilerine ayrılan yerlere oturmuşlardı. O sırada içeriye mütevazı biri girdi. Herkes ayağa kalkmış, bu zata yer gösterip buyur etmişti. Fakat bu derviş kılıklı adam, huzurda bulunan paşa ve beylere ehemmiyet vermeden, Osmanlı ordusunda cesaret ve kahramanlığı ile büyük şöhret sahibi olan Evrenosoğlu Ali Bey’in üst tarafına geçip oturdu. Bu durum, genç sipahi İbni Kemal’i hayrete düşürmüştü. Sonradan öğrendiğine göre bu şahıs, Filibe Müderrisi Molla Lütfi (Tokadî) idi… İbni Kemal, ulemanın ümeradan çok itibar gördüğüne gözüyle şahit olmuştu. Bir müderrisin, Evrenosoğlu’ndan bile üstün bir mevkie yerleşmesi geleceği hakkındaki düşüncesini temelden değiştirmişti:

“Ne kadar çalışırsam çalışayım Evrenosoğlu olamam; ama ilmiye sınıfında çalışırsam, Molla Lütfi’den sonraki adam olabilirim,” diye düşündü...

Kararını vermişti, askerlik mesleğinden ayrılıp, ilmiye sınıfına geçecek, ilim adamı olacaktı. Sefer dönüşü, ordu Edirne’ye ulaşır ulaşmaz askerlikten ayrıldı. Kaderin garip bir tecellisi, aynı tarihte Molla Lütfi de Edirne Darü’lhadis’ine müderris tayin edilmişti. Henüz yirmi üçündeki genç sipahinin hayatı, Molla Lütfi’nin rahle-i tedrisinde tahsile başlamasıyla birlikte yeni bir istikamet kazanmıştı.

30 bin akçe ihsan ediliyor!

İbni Kemal’in asıl adı Şemseddin Ahmed idi, 1469’da Tokat’ta doğmuştu.[i] Baba tarafından asker bir aileye mensuptu. Büyükbabası, Fatih devri kumandanlarından Kemal Paşa, babası Amasya beyleriyle birlikte İstanbul’un fethine iştirak eden Süleyman Çelebi’ydi. Amasya sancakbeyi Şehzade Bayezid’in (Sultan II. Bayezid) maiyetinde bulunmuş, sonradan Tokat sancakbeyi tayin edilmişti. Şemseddin de, büyükbabası ve dedesini örnek almış, askerlik mesleğini seçmişti.

***

İbni Kemal’in, 1495 yılında idam edilmesine kadar feyiz aldığı ilk hocası Molla Lütfi olmuştu.[ii] Sonradan ders aldığı hocaları içinde en bilineni, baba dostu ve kendisini himaye ederek Sultan II. Bayezid’le tanışmasını sağlayan, Amasyalı âlim Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi’ydi. İbni Kemal, on yıl süren hummalı çalışmasının sonunda tahsilini tamamlayarak icazet aldı. O sırada Anadolu Kazaskerliği görevini yürüten Hocası Müeyyedzâde’nin desteğiyle Edirne’deki Taşlık Medresesi müderrisliğine tayin edildi.

İbni Kemal, kısa süre sonra 30 bin akçe (bugünkü para ile yaklaşık 300 bin TL) ihsan edilerek Türkçe bir Osmanlı tarihi yazmakla görevlendirildi.[iii] Bu telifi sırasında Üsküp İshak Paşa, Edirne Halebiye ve Üç Şerefeli medreselerinde müderrislik de yaptı.

Çok yönlü ilim adamı!

İbni Kemal, Yavuz Sultan Selim’in tahta geçişinden üç yıl sonra 1515’de Edirne kadısı, 1516’da Anadolu Kazaskeri tayin edildi. Şeyhülislâmlık makamına getirilmesi ise Kanunî’nin tahta geçişinin altıncı yılında (1526), ünlü şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi’nin ahirete irtihalinden sonra gerçekleşecekti. XVI. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı’nın ilim ve kültür sahasındaki en büyük temsilcilerinden biri kabul edilen İbni Kemal, başta hadis, tefsir, fıkıh gibi dînî ilimler olmak üzere tarih, edebiyat, felsefe ve tıp gibi birbirinden çok farklı alanlarda eserler telif etmiş, çok yönlü bir ilim adamıydı.

Anadolu Kazaskeri unvanıyla katıldığı Mısır seferi sırasında Yavuz Sultan Selim’den büyük itibar görmüş, Beylerbeyi Hayır Bey’in yardımcısı sıfatıyla Mısır tahririnde görev almıştı. Sert mizaçlı, haşin bir padişah olan Sultan Selim’le senli benli denebilecek düzeydeki samimiyeti, ancak ilmi seviyesinin yüksekliği ile açıklanabilir.

Söylediklerin şaka mıydı?

Mısır seferinin üzerinden üç yıl geçmişti... Asker, İstanbul’a dönmeyi arzu ediyor; ama kimse, - vezirler de dâhil - padişaha böyle bir isteği söyleme cesaretini kendinde bulamıyordu. Vezirler, Sultan’la aralarındaki dostluğa dayanarak, durumu padişaha söyleme işini İbni Kemal’den rica etmişler; o da kabul mecburiyetinde kalmıştı. İbni Kemal, askerin fikrini yansıtmak için uygun zemini kollamaya başladı.

Padişah, bir gün İbni Kemal’e sormuştu:

“Efendi, ordunun ahvalini teftiş ediyor musunuz, askerimiz ne halde?”

İbni Kemal münasip zamanın geldiği düşüncesiyle:

“Hünkârım, dün gece ordu içinde geziyordum. Bir çadırda, yeniçeri neferlerinden biri elindeki sazı ile hemahenk şu türküyü çağırıyordu.”

“Nemiz kaldı bizim mülk ü Arap’ta,

Nice biz dururuz Şam ü Halep’te,

Cihan halkı kamu ayş ü tarâbda,

Gidelim biz dahi Rum illerine.”

Yavuz Sultan Selim, bu sözlerden hoşnut olmayışına rağmen, İbni Kemal’e muhabbeti sebebiyle tepki göstermemiş; vezirlere, ordunun dönüş hazırlıklarına başlamalarını söylemesini emretmişti. Ordu-yu Hümayun, kısa süre sonra Mısır’a veda edip Şam’a doğru harekete geçti. İbni Kemal, padişahla atbaşı gidiyor, zaman zaman sohbet ediyorlardı. Hünkâr, bir ara söyle sordu:

“Tokatlı Molla Lütfi sizin hocanız imiş; ilim, irfan ve fazileti bilinirken katline sebep ne ola?”

“Hased-i akran belâsına uğradı! Kâmil, salih ve dindar bir âlim iken düşmanları haset ederek katline sebep oldular hünkârım!”

Sultan Selim, kısa bir sessizliğin ardından sordu:

“Molla Lütfi, ilmi ve vakarının yanında şaka yapmayı da çok severmiş…  Bazen öyle şakalar yaparmış ki işitenler gerçek zannederlermiş… Siz de üstadınız gibi öyle şakalar yapmaz mısınız ki, gerçek zannedilsin?”

İbni Kemal’in rengi kül gibi olmuştu. Padişah, birkaç gün önce anlattığı hadisenin gerçek olmadığı anlamıştı, inkârın faydasız olduğunu düşünerek:

“Biz, geçen gün sıramızı savdık hünkârım!” dedi.

“Yoksa yeniçerinin ağzından söylenen kıta, öyle bir şaka mıydı?”

“Beli Sultanım, padişahımızın buyurdukları gibidir…”

İbni Kemal başına gelecekleri beklerken, Sultan tebessüm etti, ardından kendisine büyük ihsanlarda bulundu.

Yontulmadık taş dikeler!

İbni Kemal, vefatıyla ilgili olarak yazdığı vasiyetinde, cesedini hiç ölü yıkamamış salih birinin yıkamasını, Fatih Camii dışında başka bir camide sâlâ verilmemesini, yıkanırken açıktan zikir yapılmamasını istemişti. Ayrıca, yol üzerinde yüksekçe bir yere defnedilmesini, ancak kabrinin üzerinin yüksek tutulmamasını, alâmet için kabrine yontulmamış taşlar dikilmesini, Kur’an’ın hafife alınacağı düşüncesiyle defnolunduğunda üzerinde cüz okunmaması, kurban kesilmemesini, sadece fakirlere akçe paylaşılmasını talep etmişti. Bu büyük âlim, ölümünden sonra olduğu gibi, hayatında da alçakgönüllü ve tevazu sahibi, örnek bir ilim adamıydı. İbni Kemal, 16 Nisan 1534’de şeyhülislâmlığı sırasında - 65 yaşında iken - dünyaya veda etmişti.[iv]

 



[i]Şemseddin Ahmed, büyükbabası Kemal Paşa’ya izafeten İbni Kemal ya da Kemalpaşazâde diye bilinir.

[ii] Hemen bütün kaynaklar, ölümünü hasımlarının kıskançlık ve düşmanlığına bağlamaktadır. Dönemin ileri gelenlerine ve ulemaya karşı davranışlarına yansıyan kırıcı kişiliği kendisine olan düşmanlıkları arttırmıştı.

[iii] Sultan II. Bayezid, İdris-i Bitlisî’ye Farsça bir Osmanlı Tarihi yazma görevi verirken, Kemalpaşazâde’den herkesin anlayabileceği Türkçe bir tarih yazmasını istemiş,  kendisine otuz bin akçe ihsan etmişti. Her padişah dönemi için ayrı bir cilt telif eden Kemalpaşazâde, 1510 olaylarına kadar getirdiği sekiz ciltlik tarihini Sultan’a sunmuştu. Yıllar sonra Kanunî’nin emriyle eserini kaldığı yerden devam ettirerek Mohaç seferi sonuna kadar  (1527) getirdi. Böylece Tevarih-i Âl-i Osman,  Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 1527 yılına kadar gelen on ciltlik büyük bir eser niteliği kazanmıştı.

[iv] Kemalpaşazâde’nin kabri, Edirnekapı dışında, 3. Haliç köprüsüne giden otobanın sağında, Mahmud Çelebi zaviyesi içerisindedir.

 


Bu Yazı 2811 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar