İmam Hatip Projesini Hayata Geçiren Büyük Fedakar: Celal Öktem Hoca
01.07.2014        

İmam Hatip Projesini Hayata Geçiren Büyük Fedakar:

 Celâl Öktem Hoca

 

Can ALPGÜVENÇ

 

“Metotsuz bilim olmaz, o sadece bilgi yığını olur...”

İmam Hatip Okulları projesini bu düşünceyi göz önünde bulundurarak hazırlayan, müfredat programının tanziminden kurulma izni koparılmasına kadar işin her safhasında öncü rol oynayan, konu ile ilgili tek sorumlu kendisi imişçesine yüreğini ortaya koyarak çalışan Celâleddin Ökten Hoca, (Celâl Hoca) çevresinde oluşturduğu birkaç fedakârla birlikte İmam Hatip Okulları’nın varlık sebebidir.

***

Celâl Hoca, 1882 yılında Trabzon’da dünyaya geldi. Dedesi eşraftan, şehrin tanınmış ulemasından Ömer Fevzi Efendi; babası ticaretle uğraşan ve zaman zaman Çarşı camiinde imamlık yapan Salih Zihni Efendi’ydi. 1899’da İstanbul’a gelen Ökten Hoca, 1907’de Dârülmuallimin’in Arapça bölümünü bitirmiş, sonra da İstanbul Dârülfünunu Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olmuştu.

1912’de İstanbul Sultânisi’nde (İstanbul Erkek Lisesi) başladığı Arapça Öğretmenliğini 1923’e kadar on bir yıl aralıksız sürdürmüş, üç yıllık bir aranın ardından aynı sultânîde -okullardan Arapça derslerinin kaldırılmasına kadar- üç yıl daha Arapça ve siyer dersleri öğretmenliği yapmıştı.

 

Tahtada anlatacaksın!

Celâl Hoca iltimasa, adam kayırmacılığa, torpile asla geçit vermezdi...

İstanbul Sultânisi’ndeki hocalığının üzerinden yıllar geçtikten sonra, bir gün ziyaretine gelen bir subay, ellerine hararetle sarılmış ve Hoca’nın elini büyük bir muhabbetle öptükten sonra, “attığınız tokadın hakkı için!” demişti… Hoca, bu haylaz talebesini hemen hatırlamışti. Zira bu genç subay, babasının rütbesine güvenerek, çalışmadan sınıf geçmek isteyen bir paşa çocuğu idi!

Celâl Hoca, talebesine:

Bu dersi öğrenmeden gelme, haftaya tahtada anlatacaksın!” demişti.

Fakat talebe, hocasının bu sözünü hiç önemsememiş ve derse çalışmadan gelivermişti… Bunun üzerine Celâl Hoca tembel talebesine dönmüş:

 “O zaman ben de sana tahtada öğreteceğim!” diyerek, yüzüne okkalı bir tokat patlatmış, dersini ona kara tahtanın önünde zorla öğretmişti. Ertesi gün, Hoca sınıfta ders anlatırken, okul müdürü kendisine, ders bitiminde idareye gelmesini belirten bir pusula göndermişti. Celâl Hoca, müdürün odasına gittiğinde, talebenin babası olan Paşa Hazretleri, oturduğu yerden kalkıp, Hocaya iltifat ederek:

 “Hocam, bu çocuğu nasıl çalıştırdınız, doğrusu çok merak ediyorum, sizi tebrik ederim!” demişti…

 

Yeter ki sınıfta oturun!

Yıl 1948’di… Tek parti döneminin çatırdadığı günlerdi… Medreseler 23 yıl önce kapatılmış, cenaze namazı kıldıracak hoca bile bulunmaz olmuştu. Zamanın iktidarı, üzerindeki baskıyı hafifletmek için, on ilde on aylık imam-hatip kursları açılmasına karar vermişti. İstanbul’daki kursun idaresine bir yıl önce emekli olan Celâl Hoca çağrılmıştı. O, ilerlemiş yaşına rağmen gecesini gündüzüne katarak çalışmalarına başladı. On aylık kurs süresinin bu öğrenim için yetersiz olduğunu her ortamda dile getiriyor, ama derdini anlatamıyordu. Üstelik öğrenci sayısının 20’nin altına düşmesi halinde kursların kapatılma tehlikesi de vardı. Celâl Hoca bunun çaresini şöyle buldu. İnşaatlardan amele toplayarak, onlarla şöyle dedi:

“Evlâtlarım, kaç para kazanıyorsanız, söyleyin ben vereyim, yeter ki gelip sınıfta oturun, müfettiş geldiğinde öğrenci yokluğundan kurs kapatılmasın!”

 

Kalelerinin düşmesi!

1950’ye gelindiğinde, “Her Müslüman’ın, içinde yaşadığımız çağın meselesini müdrik bulunması ve buna çare araması zaruridir. Yoksa iki asırdan beri bütün dünyayı alt üst eden ve milletin sinesinde onulmaz yaralar açan ‘Maddeci Pozitivizm’ tehlikesi bir yangın gibi saçakları sarmak üzeredir. Binaenaleyh din âlimlerine büyük vazifeler düşüyor,” diye haykıran Celâl Hoca, İmam Hatip Okulları’nın kurulması konusunda bürokrasinin kemikleşmiş yapısını var gücüyle zorlamış, Talim Terbiye Kurulu üyeleriyle defalarca ve saatlerce konuşarak, onları bu hizmete ikna etmeye çalışmıştı. Fakat muhatapları kendi ifadesiyle “cahil değil, zırcahildi!”

Üyelerin büyük kısmı, “İmam Hatip Okulunda Arapçaya ne gerek var?” diyecek kadar konuya yabancı, bir kısmı da kelâm ve siyer kelimelerinin mânâlarını bilmeyecek kadar bilgisiz kimselerdi… “Yedi yıla ne lüzum var, bunca yıl ne öğreteceksin çocuklara?” diye direniyorlardı. Celâl Hoca ise ıstırabını, “Böyle ilmî bir kurulda, böylesine cahil kişilerin bulunması beni çok üzüyor!” sözleriyle dillendirecekti.

Dâvâsını sonuca ulaştırmada kararlı olan Hoca, projesinin hiçbir noktasından taviz vermiyor, inandığını büyük bir ısrarla sonuna kadar savunuyor, Arapça okutulmayan bir İmam Hatip Okulu programına asla rıza göstermiyordu. İmamların birkaç ayda yetiştirilebileceğini söyleyenlere karşı, “Yapmayın Allah aşkına! Avrupa’da papazlar 3-4 fakülte bitirirken, siz İmam Hatiplere lise tahsilini bile çok görüyorsunuz!” diye vevap veriyordu. Bürokratik çevreler bu projeyi, kalelerinin düşmesi veya irticaının zaferi olarak görüyor, bu yoğun gayretlerin başarısız kalması için var gücüyle mücadele ediyordu.

 

Cemaatsiz cami neye yarar?

Ökten Hoca, dönemin Maarif Bakanı Tevfik İleri ile bu konu üzerinde defalarca görüştü. Plân ve projelerini değişik platformlarda en ince ayrıntısına kadar anlattı. Bakan da, Hoca’yı dikkatle dinleyerek, anlatılanları uygulanabilir ve savunulabilir bulduktan sonra ona kefil oldu ve projeyi kendi bürokrasisine kabul ettirdi. Bürokratlar, Maarif Bakanı’nın ısrarı karşısında - zorla da olsa – projeyi kabul etmek zorunda kalmışlardı. Böylece, sadece “ölü yıkamak ve cenaze namazı kıldırmak” amacıyla (!) kurulmasına izin verilen bu dini okullara izin çıkmıştı. Ancak bu iş Maarif Müdürü’nün, Celâl Hoca’nın İstanbul İmam Hatip Okulu müdürü tayin edildiğini belirttiği konuşmasında kullandığı garip cümlelerle şaşırtıcı hale gelmişti:

“Hocam, Ankara’dan gerçi böyle bir emir geldi, ama biz bu işi yapamayız. Çünkü tahsisat yok, mektep yok, teçhizat yok!”

Yani Ankara’dan gelen yazı, sadece izin belgesiydi. Yalnızca, “Bu Okulu açabilirsiniz,” anlamına geliyordu. Celâl Hoca, “Yarının ne getireceği belli olmaz, izin verilmişken bir an önce açmalıyız,” diye düşündü. Tanıdığı iş adamlarıyla birer birer görüştü, yıllardan beri enkaz haline getirilmiş, ahır ve depo olarak kullanılmış mescitleri tamir ettiren bu hayırsever insanları “İlim Yayma Cemiyeti” adı altında bir araya getirdi, onlara şöyle konuştu:

“Güzel, çok güzel işler yapıyorsunuz, ama cemaatsiz cami ne işe yarar?”

Onları, bilgili cemaat yetiştirmek için, önce bilgili din adamı yetiştirilmek gerektiği konusunda ikna etmeyi başardı.

 

Kalbimdeki aşkı bilseniz!

İstanbul İmam Hatip Okulu’nun ilk binası, bugün Şehzadebaşı’nda Vefa Lisesi’nin hemen karşısındaki İlim Yayma Yurdu’nun yerindeydi. O zamanlar orada ahşap, âdeta harabeyi andıran ve itfaiyenin beş dakikada yanıp kül olur, dediği Zeyrek Ortaokulu bulunuyordu. Cemiyet, bu harabeyi 25 bin liraya satın alıp, olağanüstü bir çalışma ile iki ayda ayağa kaldırıverdi. Bina Ekim’e, yani 1951 yılının eğitim - öğretim yılına yetiştirilmişti.

Şimdi de mesele, Vefa’daki bu okulun sınıfları için sıra toplamaya gelmişti…

Temmuz’un sıcak bir günüydü… 70’lik müdür Celâl Hoca (!), marangoz Reşit ve onun bir iki arkadaşı sıra fazlası olduğunu öğrendikleri Yavuz Selim’deki Fatih Kız Enstitüsü’ne gittiler. Sıralar kamyonete yüklenirken Celal Hoca da boş durmuyor, çalışanlara yardıma çalışıyordu. Ondaki telâş ve gayreti gören enstitü müdiresi dayanamamıştı:

“Bey amca, bırak da bu işleri gençler yapsın, şu yaşına rağmen nasıl katlanıyorsun?”

Celâl Hoca, bir taraftan taşıyanlara yardımı sürdürürken, öte yandan genç müdireye şu cevap vermişti:

“Ah hanımefendi, siz şu kalbimdeki aşkı bilseniz!”

 

 

 


Bu Yazı 4597 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar