İnsan Başıboş Bırakılacağını mı Sanır?
17.03.2015        

İnsan Başıboş Bırakılacağını mı Sanır?

Prof. Dr. Abdülaziz Hatip

 

 

 

Bu kâinatın yaratıcısı olan Allah, sınırsız bir hikmet, rahmet ve kerem sahibidir. Aynı zamanda sonsuz bir izzet, celâl ve adaleti bulunmaktadır. O, öyle bir sultandır ki, dünyamızdan milyarlarca defa daha büyük olan yıldız ve gezegenleri emrine boyun eğdirir. Kâinata koyduğu dengeye her şeyi ayak uydurmaya mecbur eder. Dünyamızı büyük bir canlı gibi her kış ölüme mazhar eder, ardından baharı getirerek yeniden diriltir. Sayısız denebilecek çokluktaki bitki ve hayvan türlerini birer ordu gibi hayat vazifesinde görevlendirir. Bu büyük canlılar ordusundaki bütün fertlerin hayat süreleri boyunca ihtiyaç duydukları rızıkları­nı, giysilerini, silahlarını en adilâne ve uygun biçimde verir. Dünya karargâhında her birisine fıtrî emirleri istikametinde yaşamaları için gerekli her şeyi temin eder. Önceden belirlediği askerlik süresinden, günü ve saati geldiğinde terhis eder. İnkârcı ve günahkâr cin ve insanlardan başka hiçbir şey, O’nun emrinden kıl payı dışarı çıkmaz. Bunlara fırsat vermesi de imtihan gereğidir. Her şey, O’na itaat edip boyun eğer. Ayrıca, tarih boyunca inkârcı, azgın ve zalim kavimlerin başına zaman zaman getirdiği felâketlerle sınırsız bir izzet ve büyüklük sahibi olduğunu herkese göstermiştir.

En küçük bir onur, iktidar ve adalet sahibinin bile, kendisine karşı gelen, emir ve yasaklarını hafife alan, şeref ve onuruna do­kunan zorbalara cezası; emirlerine itaat eden, şefkat ve adalet kanatları altına sığınan, izzet ve büyüklüğüne saygı gösteren iyi­lere de mükâfatı bulunmaktadır. Bir köyde bile, huzuru bozan, karışıklık çıkaran, başkalarına haksızlık eden bir kimseye “Ne ya­parsa yapsın!” denilmez. Yetkili ve sorumlular tarafından duruma uygun bir ceza verilir. Nerede kaldı mutlak hâkimiyetin zir­vesin­de olan, her şeyi yoktan yaratan, genişliği ışık yıllarıyla bile ölçülemeyen uçsuz bucaksız bir evreni ahenk ve nizam içerisinde idare eden, bütün güç ve iktidar sahiplerinin yaratıcısı Yüce Allah’ın iyi kullarına mükâfatı, kötü kullarına cezası bulunmasın.

Oysa böyle bir adalet, bu dünyada tam olarak sağlanmıyor. Çoğu zaman zalim, bütün kötülükleri ve şımarıklığıyla, mazlum da ezilmişlik ve horlanmışlığıyla hakkını alamadan bu dünyadan göçüp gidiyorlar. Demek ki hesaplaşma başka bir mahkemeye bırakılıyor. Kur’ân, bunun aksi bir düşünce taşıyanları şöyle yadırgıyor:

“Yoksa kötülükleri işleyen kimseler, kendilerini inanıp iyi işler yapanlar gibi tutacağımızı mı sandılar? Hayatlarında ve ölümlerinde onlarla eşit olacaklar, öyle mi? Ne kötü hüküm veriyorlar.”[i]

Nice insanlar vardır ki, nimetler içinde boğulmuşken nankörlük edip, kulluk ve hizmetlerini Allah’tan başkalarına yapıyorlar; Allah’ın kullarına zulmediyorlar. Allah’ın, Kendisini tanıtmak için alabildiğine yaydığı sayısız delil ve nimetleri gözü kapalı olarak karşılıyorlar. İnkâr içerisinde, zalim, gaddar ve zorba bir hayat geçirerek, ceza da görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Oysa İlahî izzet, celâl ve adalet bu edepsizlere gerekli dersin verilmesini, mazlumların hakkının kendilerinden alınmasını gerektirir. Bu dünyada tam olmadığına göre, âhirette olacaktır ve oraya bırakılmaktadır. Şu İlahî vaadin yerine gelmemesi mümkün mü?

“Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. (İnsanın yaptığı iş) bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa onu getiririz. Hesap gören olarak biz yete­riz.”[ii]

Allah imhal etse (mühlet verse) de ihmal (ceza vermezlik) etmez. Küçük suçların cezaları küçük yerlerde verilir. Cana kıymak, vatana hıyanet etmek gibi büyük suçlar ise, büyük merkezlerdeki büyük mahkemelere havale edilir. Köyde adam öldüren bir kişiye hemen orada ceza verilmemesi, onun cezasız kalacağı anlamına gelmez.

Bunun gibi, birçok insanı öldüren bir zalimin veya manen bütün varlıkların hukukunu çiğneyen bir inkârcının dünyada cezalandırılması, işlediği suça karşılık gelmemektedir. Çünkü ömür süresi bu suçun cezasını tam olarak görmesine yeterli olmamaktadır. Onun için böyle insanların hesabı, asıl hesap yeri olan âhirete bırakılmaktadır.

Öyleyse insan kendisini, canının her istediğini yapabilecek başıboş bir varlık sanmamalı. Çünkü şu dünya misafirhanesinde hikmet gözüyle bakılsa başıboş, gayesiz hiçbir varlığa rastlanamaz. “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?”[iii] âyeti yadırgayıcı bir üslupla bu gerçeği dile getirmektedir. Kâinat ağacının meyvesi olan, her şey emrine verilmiş, ayrıca her organına, hatta her hücresine binlerce hikmet takılmış, görevler yüklenmiş insanın bütünüyle başıboş, vazifesiz, hikmetsiz, mükâfatsız ve cezasız bırakılması mümkün mü? “Bizim sizi boş yere bir oyun ve eğlence olarak yarattığı­mızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”[iv] âyeti aynı gerçeğin başka bir ifadesidir.

Âhiret düşüncesini yok saydığımız tak­dirde, gerçekte ahlâk denen kavramın artık bir değeri kalmayacaktır. Zira bu durumda, kötülük yapanlar dünyada diledikleri gi­bi yaşadıkları için akıllı sayılacaklardır. İyi kim­seler ise aptal durumuna düşmüş olacaklardır. Onlar sırf iyilik yapmak için birçok zorluğa katlanmışlar ve ahlaka aykırı pek çok şeyi de kendi çıkarları söz konusu olsa dahi yapma­mışlardır.

Nitekim Tîn Sûre­sinde Yüce Allah, hayatlarını yaratılış gaye ve çizgisinde, iman ve faydalı eylemler dairesinde sürdürenlerle, insanlık çizgisinden ayrılıp aşağılara doğru alçalanların varlığına dik­kat çektikten sonra insana şöyle hi­tap eder:

“Bundan böyle hangi şey sana hesap ve ceza gününü yalanlatabilir? Allah, hükmedenlerin en üstünü değil midir?”[v]

Evet, hâkimler hâkimi olan Allah, bir şeye söz vermişse mutlaka gerçekleşecektir. Tüm mazlumların tek ümidi, bilcümle zalimlerin korkulu rüyası âhiret, kıştan sonra baharın, geceden sonra sabahın gelişi kadar kesindir ve gelecektir.

 

 

 

 



[i] Câsiye Sûresi, 45:21.

[ii] Enbiyâ Sûresi, 21:47.

[iii] Kıyamet Sûresi, 75:36.

[iv] Mü’minûn Sûresi, 23:115.

[v] Tîn Sûresi, 95:7-8.

 

 

 

 


Bu Yazı 4600 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar