İnsan Kimdir?
27.01.2015        

İNSAN KİMDİR? 

Yavuz BAHADIROĞLU

 

 

 

İnsan kendisinin pek çok şeye kadir olduğunu düşünür. Çok şey yapabildiğimizi zannederiz. Aslında âciz mahlûklarız. Çok sınırlı yeteneklerimiz var. Çok şeye bağımlı yaşarız. Ama yeteneklerimizi abartır, ampulü bulmakta yahut uzaya çıkmış olmakta teselli ararız...

Yazık ki, küçücük bir virüsün üstesinden hâlâ gelemedik. Hayatı ebedileştirecek bir iksir keşfedemedik. Hâlâ ölüm korkusu kol geziyor içimizde. Bu korku, hayatın tadını adamakıllı kaçırıyor. Günün birinde kendimizin sandığımız her şeyi terk etmek zorunda kalma kâbusu hayatı acılaştırıyor. Bu gerçek (ölüm gerçeği) mü’min için vuslatı çağrıştırıyor. Çünkü öteki dünyada daha iyi bir hayatın kendisini beklediğine inanıyor.

Ya inançsız insan için ölümün ifade ettiği mânâ nedir? Yokluk... Hiçlik... Tüm sevilenlerden ve sevenlerden kopma... Toprakta yitip gitme... Ebedi zindan... Ne zor!

Ölümü düşünüp ölüm karşısında acz ve fakrımızı hatırlamamız gerekirken, biz kendi kendimizi hipnotize ederek ölüm gerçeğinden saklanmaya çalışıyoruz. Akıbetimizle ilgili her türlü düşünceden kendimizi uzak tutuyoruz. Aslında düşünmekten kaçınıyoruz. Çünkü düşünen insan kendi gerçeğini bulan insandır.

Yaratıcımızı tanımak, sevmek ve bizim Onsuz bir şey olmadığımızı, Onun yardımı olmadan hiç bir şeye sahip olamayacağımızı anlamak üzere fıtratımıza yerleştirilmiş olan kabiliyetlerimizi de boğazladık. Kendimizi oyalamak üzere kendimize bir program yaptık: Vur patlasın, çal oynasın! Hayatı da buna göre düzenledik.

Eğitim sistemimiz, insanı her seviyede körleştirmek ve sersemletmek üzere plânlandı. Kainatı görmeden nimetlerinden faydalanacaksınız. İstifadenize sunulan nimetleri görürseniz eğer, Sahib-i Hakikisini (gerçek sahibini) aramanız tehlikesi (!) var. Çünkü o taktirde ister istemez Allah’a gidiyorsunuz. Eğitim sistemi işte bu yolu kapatmak istiyor.

Yıllar boyunca bakarkörler yetiştirdik. Sinema, televizyon, tiyatro, bale, opera vesaire, insanları azami derecede meşgul etmek, oyalamak üzere düşünüldü. Keza talih oyunları da heyecan pompalamak ve suni heyecanlarda insanları oyalamak için uyduruldu. Eğitimimiz gözle görünmeyen her şeyi şüpheyle karşılamayı öğretti bize. Sonuçta kendi varlığımızdan bile şüpheye düştük. Descartes mantığında varlık aradık: “Düşünüyorum öyleyse varım.”

Bu mantığa göre bitki taifesi ile bazı hayvan türleri yokluğa mahkum: Zira düşünce melekeleri yok! Ayrıca düşünceyi ifade etmek yasaksa, düşünmenin ne anlamı kalır?

Kaldı ki günümüzde düşünceler kontrol edilebiliyor. Yani insanın ne düşüneceği kendisi tarafından planlanmıyor, mevcut düzeni sürdürmek isteyen güçler tarafından kararlaştırılıyor. Hepsi bu kadar da değil: İnsanların yıldan yıla ne giyecekleri, ne okuyacakları, nasıl eğlenecekleri, nerede tatil yapacakları, hatta kapı ve pencerelerini hangi renge boyayacakları da başkaları tarafından kararlaştırılıyor. Bunun adı: “Moda!”

Teknoloji ve moda işbirliği insanı “insanlık” mevkiinden aldı “kukla” yaptı. Alâ-yı illiyinden esfeli safiline düşürdü. Güya “iyi vatandaş” olduk. Aslında hem esir, hem ecir olmuşuz! Oysa Bediüzzaman hazretlerinin tespiti müthiş: “İnsan esir olmak istemediği gibi ecir olmak da istemez” diyor. Yani insan ne ücretsiz köle olmak ister, ne de ücretli köle... Yaşasın kulluk!

Böyle bir sistem içinde aileler daha bir önem kazanıyor: Çünkü geleceğin doğru-düzgün inşasında en büyük faktöre dönüşüyorlar. Unutmayalım: Çocuklarımızı nasıl yetiştirirsek, geleceğin Türkiye’si öyle olacak.

İnsana önem vermek, en önemli değer yargısıdır. Aynı zamanda da bir toplumun gelişmişlik göstergesidir. Eğer bir toplum, insana değer manzumesinde organize olmuşsa, bilin ki o gelişmiş, çağdaş bir toplumdur. İnsana değer vermeyen toplumlar, isterse teknoloji devi olsun, ilkel sayılır.

Bu açıdan baktığımızda, insanın, en mükemmel biçimde Kur’an-ı Kerim’de değerini bulduğunu görürüz. “Lakad halaknel insane fi ahseni takvim” buyrulmuştur. İnsan, bütün güzelliklerden süzülmüş bir güzellik ve mükemmellik abidesi olarak takdim edilmiştir. Hem Allah tarafından muhatap alınmış, hem de iman ve ubudiyet şartına bağlı olarak cennetle müjdelenmiştir. Allahın ihsan ettiği nimetlerin en yücesidir bu, bir büyük mazhariyettir.

Gelgelelim Batı felsefesine takılıp köşe dönmek için her şeyi mubah sayan materyalist anlayış, insanı bu makamından almış, yerin dibine batırmıştır: Bir başka deyişle, alay-ı illiyinden, esfeli safiline indirmiştir. Tabiatiyle de insana değer anlayışı, insanı çıkar hesabına kurban etme anlayışına dönüşmüştür. Yeter ki iyi para gelsin: İnsana ne olursa olsun, kimin umurunda?

Buyurun işte: Bir tarafta trafik kazaları, bir tarafta eğitim faciası, bir tarafta kanserojen katkı maddeleriyle zehire dönüştürülmüş gıda maddeleri, çevre kirliliği, çöp patlamaları, hormonlu et, bozuk aşılar, sorumsuzluk örneği hastahaneler, sırtta taşınan hastalar ve daha bir dizi olumsuzluk...

Niçin bu kadar sorumsuz olduğumuzu, insan hayatını neden böylesine ucuz bulduğumuzu anlamak mümkün değil. Çünkü insan hem dinimize göre çok değerli bir varlıktır, hem de kültürümüze göre... Kültürümüz “her şey insan için” anlayışını yardım müesseseleri, vakıf kurumlar, aşhaneler, sebiller, imarhaneler aracılığıyla vatanın en ücra köşelerine kadar götürmüş, hatta sevgi ve şefkatı hayvanlarla bitkilere kadar yaymıştır.

Ecdadımız, göç sırasında yaralanabilecek, hastalanabilecek kuşların kışı geçirebilecekleri kuş evleri yapmış, varlıklı müslümanlar, kurak günlerde sokaktaki ağaçların sulanması için adamlar tutmuşlar, hatta sahipsiz sokak köpeklerinin karnını doyurmak için, her akşam kasaplardan toplanan artık etler, sokak köpeklerine dağıttırmışlar...

Ama artık “Homo-ekonomicus”, yani ekonomik insan modeli modası var . Sistem bize hayatın mücadeleden ibaret olduğunu, mücadeleyi kazanmamız için, kendimizden güçsüzleri ezmemiz gerektiğini telkin ediyor.

Sonuçta para kazanma, kısa yoldan köşeleri dönme ihtirası, bütün insani kuralları ezip geçiyor...

İşte bunun delili: bir araştırmaya göre, üniversitede okuyan gençlerimizin yüzde doksana yakını kısa yoldan zengin olmayı “gaye” edinmiş. Bunun için okuduklarını belirtiyorlar. Sonunda olacağı buydu: Gençlere ebedi hedefler gösteremez, yüce gayeler veremezseniz, elbette onları gayesizlikte heba edersiniz. Onlar da, zamanı gelince, köşe dönme uğruna kendi insanlarını harcamaya başlarlar.

Oysa manevi aküleri boşalmış toplumların maddeten kalkınması mümkün değildir.

Kısaca ifade edecek olursam, daha kestirmeden daha fazla kazanma hırsı toplumumuzu bozdu. Toplum bozulunca çevre de, sağlık hizmetleri de, trafik de bozuldu. Artık insanlara şefkat hissi değil, ihtirasları hükmediyor. Ve her şey ihtirasla zehirleniyor. Gıda maddesi üreticisinden, sağlık personeline, fırıncısından şoförüne, mühendisinden doktoruna, medyasından, iş adamına, nihayet milletvekilinden bakanına kadar herkes, her şeye ihtirasını katıyor.

Sonuçta yolsuzluk, rüşvet, sorumsuzluk ve her türlü uygunsuzluk, marifet haline geliyor. Bunun adı özgür toplum, bunun adı serbest piyasa mı şimdi, yoksa “öldüren cinnet” mi?

Peki, ne yapalım? Yine hayatın sunduğu eğlencelerde ve yapaylıklarda hayatımızı tüketmek yerine, hayatı ebedileştirmeye kilitlenelim. Unutmayalım ki, ancak hayatlarını ebedileştirebilenler âbideleşirler! Edison’dan Fatih’e kadar, tüm hayat bu örneklerle doludur.

 


Bu Yazı 2913 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar