İnsanca Yaşamak
03.03.2016        

İNSANCA YAŞAMAK

 

Hüseyin TUNÇ

 

Kavgaların, savaşların, ayrılık ve gayrılıkların önemli nedenlerinden biri, insanoğlunun kendini yeterince veya hiç tanımamasıdır.

İnsan kendi özünü ve hayatın hakikatlerini bir kenara bırakıp, fani dünyanın büsbütün fani algılarına teslim olduğu için her geçen gün türlü kavgalar üretip,  acılara teslim oluyor.

Nedeni ve neticesi üzerinde durulmadan takip edilen çapraşık ve yanlış yollar, ardına düşülen gayri insani arzu ve hedefler bireyleri ve toplumları meşgul ediyor, çıkılmaz çukurlara dolduruyor.

Sonra ne oluyor?

Sonra ezelde de olduğu gibi, insan ömrü gelip geçiveriyor. Hayatı bir insan gibi yaşamak yerine, başkalarının oyuncağı, arzularının kuklası olarak harcadığı için insan ruhunu derin pişmanlıklar kaplıyor. Işıksız kör kuyular gibi her yer karanlık ve zindan…

Faydasız ve temelsiz hedefleri yüzünden işin gerçeğini, hayatın özünü, insanın fıtratını görmezden gelen veya düşünmeye zaman ayırmayan insan, eninde sonunda kendi başına kalıveriyor. İşte o zaman vicdani ve akli esaslarını ve doğrularını görmezden gelerek; başkalarının istekleri doğrultusunda yaşadığı geçmiş hayatı bir duvar gibi dikiliyor karşısına.

O insan ki; belki dünyevi bütün lezzetleri tatmış, ideolojik, felsefi ve maddi arzularını gerçekleştirmiştir…

Fakat nihayetinde damağında tahammül edilemez bir acı, dimağında pişmanlıklar yumağı takılıp kalmıştır.

İnsanlar hayatlarının dinç ve güçlü dönemlerinde yapmaları gereken en önemli şeyi genellikle ihmal ederler: Kendilerini bilmeyi ve kendilerini dinlemeyi! Kendilerini sorguya çekmeyi!

Hayata dair belki de en öncelikli öğrenmemiz ve asla unutmamamız gereken şey,  kendimizin ne tür bir insan olduğu ve yolumuzun hangi tarafa yöneldiğidir.

Çoğumuz bunu tamamen ıskalarız. Genellikle ya çok ciddi bir acı yaşadıktan veya belli bir yaşa geldikten sonra farkına varırız.

Başımıza uyarıcı bir hal gelmediği müddetçe hayatımızın en güzel yılları boş bir koşuşturmadan ibaret olarak telef olur gider. 

Bütün dünyanın kendi etrafımızda dönmesi gerektiğini, bütün insanların bizim tasavvurumuzdaki bir amaca hizmet etmesini bekleriz.

Hoşumuza gitmezse, hele biraz da gücümüz varsa, yakıp yıkmaya hazırızdır.

Dizginlerini arzu ve isteklerine kaptırmış bir insanın kabul edilebilir sınırlar içinde kalması pek zordur. Kültürel, ahlaki ve dini normları kendisi için birer engel görür ve bütün değerleri, prensipleri aşmak için fütursuzlaşır, yabancılaşır.

Bugün insanlık amansız bir hastalığın pençesine düşmüştür. Onları iyileştirmesi beklenen doktorların durumu da pek parlak değil maalesef. Bu hastalık "kendini bilmeme" hastalığıdır. 21. yüzyılda çok şey bildiğini iddia eden insan, bilgiye giriş kapısı olan "kendi"sini bilme noktasının önünden transit geçiyor. Bu yüzden teşekkür ile nankörlük, sağlık ile hastalık, barış ile kavga, dost ile düşman, usta ile çırak, mazlum ile zalim, haklı ile haksız gibi sayısız kavram ve olgu birbirine karışmıştır.

İnsan kendisine en büyük kötülüğü yapanlara minnettar, en fazla iyilik yapanlara karşı düşman olabilmekte ve en cahil olanlarımız ortalıkta pek bilmiş bir şekilde kibirle dolaşabilmektedir.

Hayattaki bütün süreçlerin görünür nedenleri yanında bir de mayası vardır. Maya; sezgi, ruh yapısı ve hislerden oluşur. İnsanın

kendisi ve çevresi ile barışıklığı, birlik ve beraberliği başkaları ile uyumu görünen nedenlerin yanında hayatın mayasını da kavramakla mümkün olabilir.

İnsanın varlığının devam etmesi, incecik damarlara, her saniye alması gereken nefese, kalbinin biteviye atmasına, karnının doymasına ve başka birçok etkene bağlıdır.

İnsan bedeni, yeryüzündeki diğer bütün varlıklar gibi, toprağın esasında da biyosferin bir değişik versiyonundan ibarettir.

Yediği, içtiği, konuştuğu, kokladığı topraktır. Gerçeği bir nebze olsun düşündüğümüz takdirde, birbirimize karşı daha şefkatli daha anlayışlı, daha makul ve daha olgun davranacağız. İnsanların arasına atılan ayrılık tohumlarının insan tabiatında ve özünde hiçbir yeri yoktur. İnsanın insana daha dostane bakabilmesi için gerçeği düşünebilmek ve gönül gözünü açık tutabilmek gerekir.

Her şeyin peşinden, sahte ve yapmacık şeylerin peşinden koştun insan! Çok bildiğini sandın, bildiklerinle gittin arzularının peşinden ve dünyayı fethedeceğini sandın. Sonunda kendine küçük bir zindan yaptın.

İnsanlığını yitirmiş olanlara güzel ile çirkinin farkını ve ahlaki değerleri anlatmanız mümkün değildir. Doğrusu ve yanlışı tamamen ters yüz olmuş insanlara bilgisizliklerini kabul ettiremezsiniz. Ateş satan su sattığını, zehir alan bal aldığını, insanlığını kaybeden çağdaş medeniyet seviyesini yakaladığını zannediyor.

Yaptıklarımızla gururlandığımız şeyler, övündüğümüz eserlerimiz, bir yerlere erişmek için yürüttüğümüz amansız mücadeleler ve sancılı kaygıların neticesinde elde ettiklerimiz, çocukların kumdan yaptıkları şatolarıyla övünmelerinden

farksızdır. Kainatın ağır ağır işleyen ama hiç durmayan çarkında sırası gelen öğütülür… Hanlar, hamamlar, markalar…

İnsanın ardına düştüğü ne varsa aslına yani toprağa döner.

Devamlılık yanılgısı, en büyük yanılgımızdır. Hepimiz biliyoruz ki dünyada yaşayan canlıların belli bir yaşam süresi var.

Dünyadaki düzen her defasında en uzun ömürlü canlının bu dünyadan göçmesinden sonra yeniden başlasaydı, bir nesil tamamen sona erdikten sonra diğer bir nesil yeryüzüne gelseydi ne olurdu?

Aramıza bu kadar çok nifak tohumu ekmek aklımıza gelir miydi?

Kavgalarımız, savaşlarımız hangi soysuz mirasa dayanarak devam ederdi?

Nesillerin birbirine eklenerek devam etmesi ve birkaç neslin bir arada yaşaması bizi yanıltıyor. İlelebet dünyada olacağımız zannını veriyor. Birileri sürülürse, birileri ölürse oh bu dünyada ededen keyif süreceğiz zannediyoruz.

Beden yaşlanıyor ama insan farkına varmak istemiyor.

İlkelerimizi çiğneten, silahlarımızı tetikleyen, kötü sözleri söyleten, niyetimizi bozduran; ölümsüzlük yanılgımızdır.

Kısa bir süre sonra bu dünyadaki varlığımızın ortada olmayacağını iyice düşündükten sonra yaptığımız birçok kötü işin, söylediğimiz kötü sözlerin, başkalarını kıskanmanın, başkalarına hakaret etmenin hiçbir anlamı olmayacaktır.

Bu gerçek doğrultusunda yaşamak ise, her an kendimizi kontrol altında tutmamıza ve sık sık iç muhasebe yapmamıza, kendimizi izlemimize, kendimizle sohbet etmemize, kendimize hesap sormamıza bağlıdır.

Gözümüzde büyüttüğümüz nice insanların kocaman kocaman zulüm ve haksızlık planları, savaş tertipleri, azgınlık alametleri onların kendilerini gerçekten ebedi zannediyor olmalarındandır.

Gözleri kapanmak, nefesleri bitmek, kasları paydos etmek üzere iken anlayacaklar ki, o güne kadar ellerin dokunduğu, gözlerin gördüğü, kulakların duyduğu ne varsa bir rüyadan ibaretmiş.

İnsanın kendisini abartılı ve olduğundan farklı değerlemesi, onun merhamet, şefkat ve hoşgörü gibi duygularını zayıflatıyor.

İnsan iyi duygularını başkaları için bir lütufmuş bir tür fedakarlıkmış gibi zannetmeye başlıyor. Bütün acizliklerini unutanlar kendilerini dünyanın hakimi zannediyorlar. Hayali güçler vehmediyorlar kendilerinde.

Kendilerinde olağandışı güçler görenler, kalplerini ve vicdanlarını saplantılı fikirlerinin paslı zincirleriyle bağlıyorlar.

Kırın artık o zincirleri!

Vatanına, milletine, kardeşine, insanlığa düşman edilen, kandırılan zavallı insanlar… Ellerine tutuşturulan silahları kimlere doğrultuyorlar? Fabrikalarda sanki ekmek üretiliyormuş gibi seri halde üretilen kurşunlar kimlerin bedenine ateşleniyor?

Ağlayan kim, ağlatan kim ve ele geçen ne? Bugüne kadar ele geçmiş olan ne?

Güçlülerin menfaatleri yolunda kendini kullandıran da, dünyevi heva ve hevesleri uğruna güçlerini kötülük yolunda kullananlar da insanlıklarından pay almadan göçüp gideceklerdir bu dünyadan. Lakin hiçbir şey için geç olmadığı gibi, insan insana ve insanca yaşamaya karar vermek için de geç değildir.


Bu Yazı 1670 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar