İnsanın Güzelliği ve Yerindeliği
..        

Bir şey önemi nispetinde üretilir. Çok önem verilen ve ihtiyaç duyulan bir şey çok üretilir. Daha az öneme sahip olan başka bir şeyse daha az üretilir. Meselâ, bir yayınevi ürettiği kitapları okunuşu oranında üretir. Çok okunan bir kitapsa çok üretir. Bu sırra binaendir ki, Cenâb-ı Hak canlıları çokça yaratmıştır.
Birbirinden farklı çok çeşitli canlılar vardır. Öyle ki, bir cinsin bile birden fazla türleri olmaktadır. Bazılarının onlarca, bazılarının yüzlerce, bazılarının binlerce türleri vardır. Allah'ın isimleri özellikle canlılarda odaklandığı için, Allah onları çokça ve devamlı yaratıyor. Özellikle bu varlıkların küçük olanlarını daha fazla yaratıp her tarafa yayıyor; akıl ve idrak sahiplerinin dikkatlerine sunuyor.
Eğer karşılaştırma yapacak olursak canlıların cansızlara oranla çok daha kıymetli olduğunu görürüz. Çünkü canlılar, kendilerini canlı yapan ve diğer varlıklara üstün kılan hayat unsuruna sahiptirler. Hayat ise girdiği her şeyi canlandırıyor, belki bir âlem hükmüne getiriyor. Küçücük bir karınca sahip olduğu hayat unsuru nedeniyle koca koca kayalardan daha büyük bir mevkie sahip olabiliyor.
Bir gün bir bedevi devesiyle çölde seyahat ederken devesi aniden yere yığılır kalır. Bedevi önceden deveyi nasıl kaldırıyorsa yine aynı şekilde kaldırmayı dener, fakat başarılı olamaz. Uzun müddet uğraşmasına rağmen deve hiçbir tepki vermez. O esnada o civardan geçen birisini görür ve yardıma çağırır. Yardıma gelen kişi kendisine devesinin öldüğünü söyler. Bunun üzerine devenin sahibi “Biraz önceki deveyle şimdiki deve aynı. Peki deveyi yürüten şey ne o halde?” diye sormadan edemez. İşte bu örnekten de anlaşılacağı üzere, hayat girdiği her şeyi canlandırıyor, sahip olduğu değerini arttırıyor.
Evet, hayat önemli bir unsurdur. Fakat hayata hayat katan, belki hayatı hayat yapan ikinci önemli bir unsur daha vardır; o da, hayatın hayat olduğunu bilmektir. Yani hayatın şuuruna varmak, hayatın asıl gayesini bilmektir.
İşte bu noktada insanlar, diğer canlılardan bir adım daha öne geçmektedirler. Onları farklı kılan, diğer canlılara üstün kılan bir takım özellikleri vardır. İnsanda özellikle bir cihet vardır ki, onu bütün varlıkların üzerinde bir mevkie çıkarır. Acizliği, fakirliği ve iktidar bakımından yoksunluğuna rağmen sahip olduğu bu özellik, onu halife-i arz, yani yeryüzünde Allah adına, Allah'ın izniyle hareket eden bir muhatap konumuna çıkarır. O da, Kur'ân'da emanet diye tabir edilen bir şeyin kendisinde var olmasıdır.
Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede, emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettiğini, hepsinin bu sorumluluktan kaçındığını fakat insanın kabul ettiğini belirtmektedir. Bu emanet kelimesini müfessirler farzlar, yükümlülükler, akıl ve düşünme kabiliyeti gibi çeşitli şekillerde yorumlamışlar. Üstad Bediüzzaman bu ayet-i kerimenin tefsirini yaparken emanet kelimesinin bir yönünün de “ene” ile tabir edilen “benlik” olduğuna değinmiş ve enenin sahip olduğu özellikleri ayrıntılı bir şekilde izah etmiştir: “Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan (çeşitli yönlerinden) bir ferdi, bir veçhi ene'dir. Evet, ene, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nuranî bir şecere-i tuba (tuba ağacı) ile müthiş bir şecere-i zakkumun (zakkum ağacı) çekirdeğidir.”
Evet, insanın sahip olduğu benlik duygusunun iyi bilinmesi gerekiyor ki doğru kullanılabilsin. Eğer doğru kullanılırsa, yukarıda bahsettiğimiz Allah'a muhataplık konumuna yükselir ve dünyada Allah'ın mümtaz ve seçkin bir misafiri olur. Aksi yönde bir kullanış söz konusu olduğunda, insanın yaratılış gayesine zıt davranışlara zemin hazırlayabilmektedir. Çünkü benlikte hem Cenneti hem de Cehennemi netice verebilecek iki çekirdek saklıdır. Bu çekirdeklerden hangisi işletilirse, toprak altına atılıp büyümesi için gereken zemin sağlanırsa, o büyüyecek ve dal budak salacaktır. Yani iki yol vardır. Başka seçenek yoktur. Birinden birinde gidilecektir. Ve seçim yine insanın kendi elindedir. Ya hayır cihetini seçip, hayırda amel edecek veya kötülük cihetini tercih edecektir.
Ene hayır tarafıyla peygamberler, asfiya ve evliya gibi insanlığın örnek şahsiyetleri olan mukaddes zatları meyve verirken; şer cihetiyle insanlık tarihi için acı musibetlere neden olan Nemrutları, Firavunları ve onlar gibi zalimleri netice vermiştir.
Cenab-ı Hak insana hem hayır yapma kabiliyeti, hem de şerre karşı bir meyil vermiş, fıtratına yerleştirmiştir. Bunlar mahiyetinde birer tohum gibi ekilmiştir. Bu tanelerin gelişmesi için suya ihtiyaç vardır. Eğer bu su nefisten gelirse kötülük ciheti yeşillenir. Aslında hayır ciheti daha ön plandadır, fakat bir şekilde filiz vermiş, yeşillenmiş bir kötülük tohumu, henüz yeşillenmemiş birçok tohumdan daha etkilidir. Nefis tarafından gelen suyun önü kapatılır ve hayır tarafına yönlendirilirse şer tohumları yavaş yavaş çürüyecek ve hayır tohumları fırsat bulup sümbüllenmeye başlayacaktır.
İnsan yaratılış olarak hayra meyillidir fakat hayır cihetinde eli çok kısa olan bir varlıktır. Şer ve tahrip cihetinde ise çok büyük zayiata neden olabilir. Meselâ, bir evi bir günde yerle bir edebilir fakat bir ayda yapamaz. İşte insanın bu tehlikeli cihetinden kurtulmasının çaresi, ene tabir edilen “ben”liğini ıslah etmektir ki, bu yaranın ilâcı, Kur'ân ve sünnetteki üstün kurallara uymaktır.
Cenab-ı Hak, “Biz insanı en güzel bir kıvamda yarattık. Sonrada onu en aşağı seviyeye indirdik” şeklinde buyuruyor. Demek oluyor ki, insanın en aşağıdan en yukarıya doğru, ta Peygamber Efendimize (a.s.m.) kadar dereceleri, mertebeleri vardır. Üstad Bediüzzaman yukarıdaki âyeti izah ederken “İnsan ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gayet cami bir istidat verildiği için, esfel-i safilinden (aşağıların aşağısı) ta âlâ-yı illiyyîne (en üst mertebe), ferşten ta Arşa, zerreden ta şemse kadar dizilmiş olan makamâta, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana atılmış, nihayetsiz sukut (alçalma) ve suûda (yükselme) giden iki yol onun önünde açılmış bir mucize-i kudret ve netice-i hilkat ve acube-i sanat (sanat harikası) olarak şu dünyaya gönderilmiştir” şeklindeki açıklamasıyla insanın kapsamlılığını belirtmiş ve sahip olduğu bu özelliklerin kendisine ne gibi sorumluluklar yüklediğini ifade etmiştir.
Bu dünya meydanında hayra çağıranların çok olması gerekiyor ki şerre karşı dayanılabilsin. Çünkü “ölüm kişinin peşinde iken o dünyanın peşinde koşar. Rabbinin kendisinden hoşnut olup olmadığını bilmeden dünyanın meşgalelerine ve geçici eğlencelerine dalar gider.” Dünyanın cazipliği kişiyi ölümü düşünmekten alıkoyar. Özellikle içinde bulunduğumuz şu zamanda bu hakikati hatırda tutmak çok daha zorlaşmış bir vaziyettedir. Bu nedenle kişi her nerede olursa olsun, her ne yaparsa yapsın bir şekilde kendisine kim olduğunu hatırlatacak, sahip olduğu sorumlulukları anımsatacak yardımcılara ve uyarıcılara ihtiyacı vardır.
Hastalık ve musibetler bu noktada şaşmaz ve şaşırmaz nasihatçilerdir. Gafleti dağıtıp insanın nefis muhasebesi yapmasını sağlayan en önemli unsurlardır.
Rivayette vardır ki, bir defasında Yakup (a.s.) Hz. Azrail'e sorar:
Senden bir ricada bulunacağım. Ecelim yaklaşınca bana önceden haber verir misin? Azrail (a.s.):
Sana iki-üç haberci gönderirim, der.
Bir müddet sonra Azrail (a.s.) yine gelir. Yakup (a.s.) sorar:
Ziyaretime mi geldin? Azrail (a.s.):
Hayır, canını almaya geldim. Yakup (a.s.):
Nasıl olur! Hani bana iki-üç haberci gönderecektin? Azrail (a.s.):
Sana üç haberci gelmedi mi? Saçların siyahken ağarmadı mı? Vücudun kuvvetli iken zayıflamadı mı? Dimdik dururken belin bükülmedi mi?”
Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır: “Akıllı adam kendisini hesaba çekip ölümden sonrası için çalışan; ahmak ise Allah'ın rahmetine güvenerek nefsinin arzularına uyandır.” Yaşlanmalar, hastalıklar, musibetler, ölümler birer habercidir. İnsanın hayır cihetine kuvvet veren destekçilerdir.
Hz. Ali (r.a.) sık sık kabir ziyaretinde bulunurmuş. Nedenini, kendisine ölümü hatırlatması ve kulluk bilincini kuvvetlendirmesine yardımcı olması olarak açıklamıştır. Hz. Ali'nin (r.a.) hem davranışı ve hem de verdiği cevabı insanın insan olma şuurunu güzel özetliyor.
Ne mutlu o kişiye ki sahip olduğu bütün nimetlerin farkındadır, bu nimetlerin veriliş nedenini bilir ve gereğini yerine getirme gayreti içerisindedir.


Bu Yazı 2389 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar