İnsanın Serüveni ve Evrenin Şerefli Misafiri
..        

MESNEVÎ'NİN İLK 18 BEYTİ

Dinle, bu ney neler hikâyet eder,
Ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.
“Kestiler sazlık içinden” der beni.
Dinler, ağlar hem kadın hem er beni.
Hasret anlatmam için bulmam gerek,
Ayrılıktan parçalanmış bir yürek.
“Asl”ı kaybetmişse bir insan, arar.
“Asl”a dönmek için hep uygun an arar.
Dosta kâh yoldaş olup kâh düşmana,
İnleyip sesler duyurdum her yana.
Dost olur, zannımca, her insan bana; Bîhaber, gel gör ki, sırrımdan yana.
Sırlarım olmaz iniltimden uzak;
Her göze fark, işitmez her kulak.
Saklı olmaz birbirinden can ve ten,
Canlı her göz görmez, amma bil ki sen,
Bir ateştir, ses değildir, ney sesi.
Kimde yok ateş, yok olsun böylesi!
Sevgiden ağlar, eğer ağlarsa ney;
Sevgiden çağlar, eğer çağlarsa ney.
Ney o şeydir; perde yırtıp perdesi,
Dost edinmiş dosta hasret herkesi.
Hem devadır ney denen şey, hem zehir;
Bir bulunmaz arkadaştır, hemfikir.
Anlatır ney, aşk-ı Mecnun un nedir;
Kanlı bir yoldan haber vermektedir.
Müşteri yalnız kulak, dil söz dedi.
Aşkı, mecnun bildi; âkil bilmedi.
Derdimizden gün zamansız dolmada,
Her yanlış bir günle yoldaş olmada.
Gün geçip isterse yaz, ersin güze;
Ey temiz insan, sağ ol kâfi bize!
Kandı her varlık, balık kanmaz suya;
Rızk eğer eksikse, gün dolsun mu ya?

Hz. Mevlânâ tevazu âbidesi bir bilgeydi ve her insana saygı gösterirdi. Âlim, cahil, büyük, küçük, Müslüman, gayr-i müslim ondan sevgi, saygı ve hürmet görmüştür.
Hz. Mevlânâ, engin tevazusuyla bazen Konya- ’da yaşayan Hıristiyanları da ziyaret etmiş, zaman zaman onların Konya yakınlarındaki manastırına gidip rahiplerle sohbet etmiştir. Bir gün rahipler-den birinin Konya’ya yolu düşer ve çarşıda Hz. Mevlânâ ile karşılaşırlar.
Papaz, Hz. Mevlânâ’yı görünce büyük bir hürmetle eğilerek selam verir.
-Selamün aleyküm Mevlânâ!
Hz. Mevlânâ daha fazla eğilerek papazın selamını almak ister.
Bir öğrencisi, papazın önünde eğilmek isteyen Hz. Mevlânâ’yı uyarır:
“O papaz, papaz!”
Hz. Mevlânâ, öğrencisine döner ve şöyle der:
“Bırak da tevazuda bir papazdan geri kalma-yalım.”
Hz. Mevlânâ, tevazu ile eğilerek selamı alır:
-Aleyküm selam papaz efendi.
Papaz, doğrulunca bakar ki Hz. Mevlânâ hâlâ eğilmiş vaziyettedir. Hiç beklemediği bu tavır karşısında şaşırır ve şöyle der:
“Ey din sultanı, bu ne tevazu, nasıl alçakgönüllülük? Benim gibi zavallı rahibe bu saygı değer mi?”
Hz. Mevlânâ, rahibe bakar ve şöyle der:
“Ne mutlu o kimseye ki Allah onu malla, güzellikle, şeref ve itibarla üstün kıldı; o da malıyla cömertlik yaptı, güzelliğiyle iffetini korudu, şeref ve itibar sahibi olduğu halde alçak gönüllü oldu.” buyuran Hz. Muhammed Efendimiz (sav) bizim sultanımızdır. Böyle bir peygamberin ümmeti olurum da Allah’ın kullarına nasıl alçak gönüllü davranmam? Eğer bunu yapmazsam neye ve kime yararım?”
Hz. Mevlânâ’nın bu sözleri üzerine papaz, hemen oracıkta Müslüman olur. Bir süre sohbet ederler ve ayrılırlar.
Hz. Mevlânâ, medresesine gelince oğlu Bahaeddin Veled’e şöyle der:
“Bahaeddin, bugün zavallı bir rahip, bizim tevazumuzu elimizden almaya çalıştı, fakat Allah’a hamdolsun ki onun lütfû ve efendimizin yardımıyla biz tevazumuzu ona kaptırmadık.” (Aşk Çağlayanı Hz. Mevlânâ, Vehbi Vakkasoğlu, s.193)

NEY VE İNSAN
Hz. Mevlânâ, insanı yeryüzü gurbetinde Allah’ın misafiri kabul eder, Rabbimizden dolayı, onun en değerli eseri olmasından ötürü ona saygı gösterir ve hürmet eder.
Mesnevî’deki ilk 18 beyitte, Hz. Mevlânâ muhteşem bir dram anlatır. Ney, kamışlıktan kesilir, vatanından koparılır, sevdiklerinden ayrılır, gurbet ellere götürülür, işkenceye tabi tutulur; kızgın demirle içi oyulur, bağrı delik deşik edilir, güneşlere atılır, kurutulur. Türlü türlü eziyet görür, ıstıraplara katlanır.
Dert küpü olan ney daha sonra meclislere götürülür ve çalınır.
Herkes zanneder ki ney, meclistekilerin derdine ağlamaktadır. Ney aslınd kendi derdine ağlar, her yerde ve her mecliste kendi derdini anlatır, yüreğinin feryadını dile getirir, kalbinin elemlerini ortaya döker; fakat onu dinleyenler neyin derdini anlamazlar.
Neyin çilesi ömür boyu devam edecek, yalnızlığı, kimsesizliği yetmemiş gibi, bir de yanlış anlaşılma ıstırabına katlanacaktır.
Neyin hikâyesi, sembolik edebiyatın harika örneklerinden biridir. Ney bir semboldür. Aslında Hz. Mevlânâ insanın hikâyesini anlatır.
Ney ile insan arasında tam bir benzerlik vardır. Neyin vatanı kamışlıktır. Oradan koparılıp alınmış, kızgın şişle yüreği delinmiştir. Vatanından ve akrabalarından ayrılan ney, dert küpüdür; her mecliste inlemektedir. Ney, insanın dünyadaki dramını ve hayatın anlamını anlatmak için seçilmiş nefis bir semboldür.
Şiirinde ney ile insanı özdeşleştiren Mevlânâ, tasavvuf düşüncesine uygun olarak insanın yolculuğunu ve dramını anlatmaktır. Tasavvufa göre insan dünya gurbetine düşmüştür, asıl vatanı cennettir ve ölünce Allah’a kavuşacaktır.
Dünya gurbetine düşen acı ve ıstırap çeker. Aşk ateşi ile yanar. Kızgın demirle yüreği dağlanır. Nefis terbiyesi için çile kutsaldır. Dertler insanı olgunlaştırır. Her türlü dert, acı, ıstırap ve aşk; ham insanı pişirir. Mevlânâ’ya göre dertsiz insandan daha bantsız biri yoktur. Şöyle der:
“Git kendine dert ara. Dert çekmeden dermana erişilmez. Bütün bu sıkıntılar neden? Acı canın tatlılaşsın, altın ve gümüş gibi tortulardan arınasın diye! Allah, canının yarısını alırsa yerine yüz can bağışlar. Kırmasını bilen, sarmasını da bilir!”

AŞK VE İNSAN
İnsan tabiatı gereği güzelliği ve güzeli sever. Sevgilide gördüğü güzelliğe âşık olur. Hâlbuki sevgili bir aynadır, onda yansıyan güzellik, kusursuz güzel olan Cemal’e aittir.
Rabbimiz hüsn-ü mutlaktır, yani kusursuz güzellik sahibidir. Onun dışındaki bütün güzellikler kusurludur, bütün kalbimizle sevmeye değmez. İnsan, ebed için yaratılmıştır ve ebedî olana âşık olmak ister. Cenab-ı Hakkın güzelliği dışındaki bütün güzellikler fanidir, geçicidir, ölümlüdür. Âşık olunacak tek güzellik Cemil olan Rabbimizin güzelliğidir. Bu güzellik göz kamaştırıcıdır, bütün kalbimizle sevmeye değer. Ona âşık olmayan, aşktan anlamaz ve hamdır. Kainattaki her varlık, Cemal-i Bakî’ye hayrandır ve âşıktır. Kâinatın varlık sebebi ve yaratılış gayesi aşktır. Atomlar aşkla döner, güneş ve yıldızlar aşkla pervanedir. Hz. Mevlânâ bu manayı şöyle anlatır:
“ Kara demir gönlünü aynada görür de
Ben de âşık olabilirmişim, der.
Şu gökyüzü âşık olmasaydı gönlü
Böyle saf, böyle temiz olmazdı.
Güneş de âşık olmasaydı
Yüzünde bir ışık bulunmazdı.
Yeryüzünde dağ da âşık olmasaydı
Gönlündü otlar bitmezdi.”
Her şey, Cemal-i Bakî’ye âşık iken Allah’a âşık olmayan insan, insanlık şerefine ulaşamamış bir zavallıdır. Mevlânâ, böylelerine şöyle der:
“Bir ateştir, ses değildir, ney sesi.
Kimde yok ateş, yok olsun böylesi!
Sevgiden ağlar, eğer ağlarsa ney;
Sevgiden çağlar, eğer çağlarsa ney.”
Hayatın gayesi imtihandır, çile çekerek nefsini terbiye eden insan, acı ve ıstıraplarla saflaşacak ve ölünce bu saf gönülle Rabbine kavuşacaktır.
Bu yüzden Mevlânâ için ölüm, bir müjdedir ve sevgiliye kavuşma zamanıdır. Hz. Mevlânâ’nın ölüm yıldönümü olan “şeb-i arus”, düğün günü kabul edilir ve her yıl “vuslat gecesi” olarak törenlerle kutlanır.
Çile çeken insan zamanla olgunlaşır, olgun insan, Allah’ı sonsuz bir aşkla sever. Onun için ölüm Allah’a kavuşmaktır ve güzeldir.
Hz. Mevlana şöyle der:
“Hayatı sen aldıktan sonra ölmek,
Şeker gibi tatlı bir şeydir.
Seninle olduktan sonra ölüm,
Tatlı candan daha tatlıdır.”
Anlamaz olgun adamdan ham adam; Söz hem az, hem öz gerektir vesselâm.”
Söz sultanı Mevlânâ, olgunlaşma yolunda Kur’an’ı rehber kabul eder ve şöyle der:
“Men bende-i Kur’anem eger can darem,
Men reh-i Muhammed Muhtarem.
Men nakl koned ez men,
Bizarem ez u ve zan bizarem.”

Türkçesi:

“Yaşadığım sürece ben Kur’an’ın kölesiyim.
Ben Muhammed Mustafa’nın yolunun tozuyum.
Kim benden bundan başka bir şey naklederse
Ondan da şikâyetçiyim, naklettiklerinde de…”

Sözün özü Hz. Mevlânâ’ya göre insan, Allah’ın yeryüzündeki aziz bir misafiridir, hürmete layıktır; hizmet, hürmet ve saygı görmelidir. Bu fani dünyada aşk ıstırabı çekerek olgunlaşmalı; cennete layık bir olgunluk kazanmalı, sonra da vatan-ı aslîsine dönmelidir.


Bu Yazı 4753 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar