İnsanın İnanma İhtiyacı
..        

İmân, Allah tarafından Peygamberlere gönderil diği kesin olarak bilinen dini esasların, hükümlerin ve haberlerin doğru ve gerçek olduğuna tereddüt etmeksizin inanmak, kalp ile tasdik etmektir.
“O takvâ sahipleri ki, görmedikleri halde Allah'a ve Onun bildirdiklerine îmân ederler”.
İnsanın yaradılışı son derece zayıftır. Hâlbuki her şey ona ilişir, onu etkiler ve acı verir. Hem son derece güçsüzdür. Hâlbuki belaları ve düşmanları pek çoktur. Hem son derece fakirdir. Hâlbuki âlemin her tarafına dağılmış, pek çok ihtiyaçları vardır. Hem tembel ve iktidarsızdır. Hâlbuki hayatın sorumlulukları son derece ağırdır. Hem çok yönlü ve duyarlı yaratılışı, onu kâinattaki bütün varlıklarla sıkı bir ilişki kurmasına mecbur etmiştir. Hâlbuki sevdiği, dostluk kurduğu şeylerin geçiciliği ve ayrılığı sürekli onu incitiyor. Hem akıl, ona yüksek maksatlar, büyük idealler gösteriyor. Hâlbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa ve sabrı kısadır.
Hem insanın, sonsuzluğa uzanmış ve âlemin dört bir tarafına yayılmış, binler arzuları vardır. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi ebedî Cennet'i de arzu eder. Bir dostunu görmeye istekli olduğu gibi, Allah'ı da görmeye iştiyaklıdır. Başka bir yerde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için onun kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi, kabir âlemine göçmüş dostlarını da ziyaret etmek ister. Onlarla ebedîyen beraber olmak için, koca dünyanın kapısını kapayıp ahiret kapısını açacak, Allah'a sığınmaya muhtaçtır.

İMÂNIN MERTEBELERİ
İmânın, icmâlî ve tafsîlî olmak üzere iki mertebesi vardır.
a-İcmâlî (Taklidi) İmân
İcmâlî İmân; “Allah vardır, her şeyin sahibi Allah'tır. Muhammed (s.a.v.) de Allah'ın Resûlüdür”, şeklindeki bir İmândır. Bu İmân; üzerinde hiç akıl yürütmeden, çevreden edinilen bilgilere dayanan ve duyulduğu şekilde kabul edilen bir İmândır. Böyle bir İmân, her zaman şüphelere karşı mağlup olabilir.
b- Tafsîlî (Tahkiki) İmân
Tafsîlî İmân, İmân esaslarının, ilmî ve mantıkî delillerle ispatıyla ve bunların üzerinde tefekkür edilerek, kabul edilen İmândır.
Asırlardır İmân ve din aleyhinde biriken felsefi itirazlar ve şüpheler, insanlığın büyük bir problemidir. Bunlar ebedî saadetin anahtarı olan İmân esaslarına hücum ediyorlar. Bu asırda, her şeyden evvel, bu hücumlara karşı gelebilecek tahkiki İmâna ihtiyaç vardır. İnsanın en büyük problemi olan ahiret hayatını kurtarmak ve muhafaza etmenin en etkili yolu, tahkiki İmânı kazanmakla mümkündür.
Bir çekirdekten bir ağaca varıncaya kadar mertebeler olduğu gibi, İmânın da çok mertebeleri bulunmaktadır. Bunlar; İlmelyakin, aynelyakin ve hakkalyakin mertebeleridir. Bunların her birisinin de hadsiz mertebeleri vardır.
1- İlmelyakin mertebesi
İlmelyakin, îmâni meseleleri ilmî olarak şüphesiz şekilde bilmek demektir. İmânın bu mertebesi, burhanlarının kuvvetleriyle binler şüphelere karşı dayanabilir özelliğe sahiptir.
2- Aynelyakin mertebesi
Bu îmânın da pek çok mertebeleri vardır. Belki Allah'ın isimleri adedince tezahür dereceleri bulunmaktadır. İmânî meseleleri görerek müşahe- de ederek, ya da gözle görmüş, doğruluklarını müşahede etmiş gibi, bilmek demektir. İmânın bu derecesine sahip olan insan, bütün kainatı bir Kur'ân gibi okuyabilecek mertebeye ulaşır.
3- Hakkalyakin derecesi
Bilmenin ve inanmanın en yüksek ve en ileri mertebesi ise, hakkalyakîndir. Yani hakikati müşahede edip yaşamak demektir. Bunun da çok mertebeleri bulunmaktadır. Böyle bir îmâna sahip olan zatlara binlerce şüphe ve vesvese orduları hücum etse, yine de etkilenmezler. İmânın bu üç mertebesine şöyle bir misal verilebilir:
Bir yerde duman görüldüğünde orada ateşin olduğu bilinir. Çünkü duman ateşin alametidir. Bu şekilde ateşin varlığını bilmek ilmelyakîndir.
Ateşin yanına varıp ateşi görerek ateşin varlığını bilmek aynelyakîn olmaktadır. Çünkü ateş gözle görülmektedir.
Ateşin içine elini sokup, yakıcılığını ve diğer özelliklerini hissetmek de hakkalyakîn mertebesi- dir.

İMÂN BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜNDÜR
Allah'a ve âhiret gününe îmân, bir güneş gibi, küfür karanlığını ortadan kaldırması gerekiyor. Neden, bu îmân rükünlerinden sadece bir kısmını kabul etmek, insanı mutlak küfürden kurtarmıyor?
Îmânın altı rüknü; Allah'a, Peygamberlere, Meleklere, Semavî Kitaplara, öldükten sonra dirilmeye ve kader'e îmândır. Bunlar, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Onun için, bunlardan herhangi birisini inkâr eden kafir olur, kabul etmeyen Müslüman olmaz.
Îmân hakikatlerinden her birisi, kendini ispat eden delilleriyle, diğer îmân rükünlerini de ispat eder. Yani, Îmânın altı esası birbirine hem delil ve hem de netice olur. Meselâ, Allah'a îmân, kendi delilleriyle hem ahirete îmânı ve hem de îmânın diğer rükünlerini ispat eder. Hiçbir saltanat yoktur ki, itaat edenlere mükafatı ve isyan edenlere cezası bulunmasın. Madem öyledir, bu kâinatın sahibi olan Cenab-ı Hakk'ın da, kendisine itaat edenlere ebedî bir mükafat yeri ve isyan edenlere de daimi bir ceza yeri bulunacaktır. Madem dünyada tam hakkıyla böyle bir ceza verilmiyor. Öyle ise, bunun yeri ahirettir. O halde, Allah'ın varlığına îmân, ahiretin varlığına îmânı gerektirir.
Bir kitap sayfası gibi yazılmış olan bu kâinattaki varlıkların her birisinin manalarının açıklanmasına ihtiyaç vardır. Bu da ancak, kâinat sahibinin gönderdiği peygamberler vasıtasıyla olacaktır. İnsanın vazifesinin bilinmesine, insanın nereden geldiğine, niçin getirildiğine, kimin getirdiğine ve buradan nereye gideceğine ait sorulara cevap bulunması, insanlığın en önemli meselesidir. Bütün bu soruların doğru cevabını verecek olanlar peygamberlerdir. Öyleyse, Allah'a îmân, aynı zamanda peygamberlere de îmânı zaruri kılar.
Bütün mahlûkatını binlerce dil ile birbiriyle konuşturan ve onların konuşmalarını işiten ve bilen bu kâinatın yaratıcısı, elbette insanla da konuşacak- tır. Madem konuşacaktır. O, kâinatın neticesi ve arzın halifesi ve arzdaki pek çok mahlukun kumandanı olan insanın manevî reisleri olan peygamberlerle konuşacaktır. Onlara Kitaplarını ve suhuflarını gönderecektir. Demek ki, Allah'a îmân, Kitaplarına da îmânı gerektirir.
Allah, her bir ağacın ve otun bütün hayatında başından geçenleri tohumunda kaydeder. Aynı şekilde her bir şuur sahibinin hayatında yaşadıklarını, hardal tanesi gibi küçük hafızasında mükemmel şekilde yazdırır. O halde, insanın da bütün işlediklerini tespit ettirir. Ceza ve mükâfat için fiillerini kaydettirir ve seyyiat ve hasenatlarını kaderin levhalarında yazdırır. Demek ki, Allah'a îmân, kadere de îmânı gerektirir.
Bu kâinatı sonsuz sanat harikalarıyla dolduran Yaratıcının, kendini tanıttırmasına, insanın çok sınırlı olan nazarı yetmez. Bu durum, o tesbihat vazifesini hakkıyla görecek melaikelerin varlığını gerektirir. Demek Allah'a îmân, melaikeye de îmânı netice verir.
Güneş gündüzü ve gündüz güneşi gösterdiği gibi, îmânın rükünleri birbirini ispat ederler. Îmânın altı rüknünün birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Her birisi umumunu ispat eder, gerekli kılar. İmân hakikatleri, birbirlerinden ayrılmaz bir bütündür.


Bu Yazı 3157 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar