İnsanlara Karşı Hürriyet Allah’a Karşı Ubudiyet
..        

İnsanı varlıkların en şereflisi makamına getiren, çeşitli değerler vardır. Bu değerlerin başında, şüphe siz insanın hür olarak dünyaya gelişi ve hayatını ona göre tanzim edişi gelir. Hatta denilebilir ki, Allah'ın insana bahşettiği nimetlerin en büyüğü hürriyettir. Çünkü insan, hürriyetle iman eder, ibadet eder, Allah'ı (c.c) tanımada mesafeler kat eder, günahlar- dan uzak durur, istediğini sever istemediğine iltifat etmez, istediği şeyi yapar beğenmediği şeye karışmaz, arzu ettiğini yer içer arzulamadığına el uzatmaz. Şayet insanın fiillerinde ve arzularında hürriyet olmasaydı, o zaman bu nev'den binlerce peygamberler, milyonlarca evliyalar ve haddi hesabı olmayan asfiyalar ortaya çıkmazdı. Zaten böyle bir varlığa da ihtiyaç olmazdı. Zira Cenab-ı Hakkın (c.c), iradelerini kötüye kullanamayan sayısız melekleri ve iradeden mahrum çoklukla hayvanları mevcuttur.

İnsanın temel özelliklerinden biri olan, aykırı hareket etme özelliği insanlar arasında sonsuz denecek açılarda farklılık oluşturmuştur. Bazıları Allah'ın (c.c) hikmetli emirlerine karşı aykırı davranarak alçalırken, diğerleri de şeytan ve nefsin isteklerine boyun eğmemekle yükselmektedirler. İnsanlık alemindeki bu muazzam mesafenin tek bir sebebi vardır: Hürriyet. İnsan iyiliği tercih etmede de kötülüğü işlemede de hürdür. Fakat insanın bu hür olma özelliğinden beklenen; hürriyetini doğru yönde kullanmasıdır. Yoksa insanın her şeyi yapabilme hürriyetine sahip olmasını, istediği her şeyi yapabilme şeklinde kullanmak beklenen bir hareket değildir.

Aklın, hukukun ve vicdanın hakim olduğu tüm ülke ve sistemlerde, insanın istediği her şeyi yapabilme hürriyetinin sınırlandırıldığını görmekte yiz. Fakat bu sınırlandırmanın şekli ve miktarı husu sunda farklı fikir ve uygulamalara rastlamaktayız. Dinden beslenmeyen tüm hukuk sistemlerinin genel anlamda kabul ettiği insanın hürriyeti, başkalarına ve çevreye zarar vermemek şartıyla insanın istediğini yapabilmesidir.

Bu hükmün verilmesine vesile olan temel saik, insanların sadece kendilerini düşünmeleridir.
Çünkü insanlar sadece kendilerini düşündük- lerinden, kendilerine ve çevrelerine zarar vermeyen bir insanın kendisine zarar vermesine karışmıyor- lar. Bu ihmali de “İnsanın temel hak ve hürriyetleri” diye tarif etmeye çalışmaktadırlar.

Fakat konuyu biraz daha derinlemesine incele- diğimizde, alınan bu kararın pekte isabetli olmadı- ğını görmek mümkündür. Çünkü “insanın başkala- rına zarar vermemesi kaydıyla, istediklerini yap- makta hürdür.” ifadesini kullananların yanıldığı bir nokta vardır. O da, kendi vücutlarının ve ruhlarının asıl sahibi olarak kendilerini görmeleridir. Oysa insanların ruhları, vücutları ve azaları kendilerinin değil, Allah (c.c) tarafından kendilerine verilmiş bir emanettir. Demek insanın kendisine emanet olarak verilen ve kendisininmiş gibi kabul ettiği ruh ve cesedine de zarar vermesinde kesinlikle hür olamaz. Bu temel kaideden yola çıkarak insanın hak ve hürriyetinin sınırlarını tekrar çizmek ve belirlemek gerekir.

İslam alimleri, insanın uyması gereken iki hukukun varlığından bahsederler. Birincisi, “Hukukullah” tabir edilen Allah'ın hukukudur. İkincisi ise, “Hukuk-u ibad” diye meşhur olan kulların hukukudur. Bu hukukların kısaca açılımı şöyle yapılabilir: “Hukukullah” altı iman şartına harfiyen uymak ve İslam'ın beş şartına da ciddiyetle sarılmak, “ Hukuk-u ibad” ise kulların maddi ve manevi hayatlarına saygılı olmaktır.

Bu konuda Bediüzzaman Said Nursi şöyle demektedir. “İmana ait bilgilerden sonra en lazım ve en mühim a'mal-i salihadır. Salih amel ise, maddi ve manevi hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın ifa etmekten ibarettir.” (Mesnevi, 115)

Demek insanın, Allah'a (c.c) iman etmemekte ve O'nu bir bilmemekte, ahirete, meleklere, kadere ve indirilen kitaplara inanmamakta, gönderilen peygamberlere uymamakta hürriyeti olamaz. Çünkü, her ne kadar inanma veya inanamama hususunda insana fıtri bir özgürlük verilmiş ise de, bu özgürlüğün asıl sebebi imtihandır. İnanmama- nın sorumluluğunu ve inanmanın mükafatını bu hürriyeti sayesinde hak etmektedir.

Bununla beraber, insanın herhangi bir insana veya insanların malı hükmündeki hayvan veya eşyaya da zarar verme hakkı ve hürriyeti de yoktur. Bu da kul hakkına girer. Mesela, bir insan başkasının hayatına kast edemez, onun bir azasını koparamaz, sahip olduğu bir hayvanına veya malına zarar veremez ve gasp edemez. Bundan başka, kimse kimseye gıybet etmede ve iftirada bulunmada da hür değildir. Hiç kimse, başkasının maddi veya manevi hayatına tecavüz etmekte hür olmadığı gibi, böyle bir durum söz konusu olduğunda, Allah (c.c) böyle bir hakkı affetmeyi yine zulme uğrayan kişiye bahşetmiştir. Demek, bir insanın maruz kaldığı bir haksızlık durumunda bir başkasının bu hakkı affetme yetkisine ve hürriyetine kesinlikle sahip değildir. Bu noktada da yine insan hür değildir.

Ayrıca bir insanın kendi vücut veya ruhuna istediği gibi davranmakta da hür değildir. Çünkü o vücut ve ruh bile kendi malı değildir. İntihar edemez, gözünü çıkaramaz, harama bakıp ruhunu kirletemez ve günah işleyip kalbini perişan edemez. Vücudunun asıl sahibi Allah (c.c) olması hasebiyle, Hukukullah'a tecavüz hükmündedir.

Bazen işlenen tek bir fiil, tüm hukuklara tecavüz hükmünde olabilir. Mesela, içki içen bir adam farz edelim. Bu adam içki içtikten sonra arabasına binip kaza yaptı ve adam öldürdü. Kendisi de yaralandı. Bu fiil sadece Allah'ın emrini tutmamakla sınırlandırılamaz. Allah'a (c.c) isyan olması hasebiyle Hukukullah'a, kaza yapıp adam öldürmesi hasebiyle kul hakkına, kendi ruhuna ve cesedine de zarar vermesi ile de kendi nefsine ihanet etmiş ve üç hukuku birden çiğnemiştir. Mesela açık saçık giyinen bir kadın düşünelim. Bu kadın ilahi emri tutmamakla Allah'ın hukukunu çiğnemiş, başkalarının ruh ve kalbine zarar vermek ve onları günaha sevketmekle kul hakkına tecavüz etmiş, kendi ruhunu da mahvetmesi itibariyle de kendi nefsinin hukukuna zıt davranmış olur. Tövbe etmemek şartıyla tüm bu hukukların hakkını ödeyecektir. Şayet makbul bir tövbe etse, İlahi hukuk affedilir. Fakat kul hakkı ve şahsi hukuklar kalır. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır bu konuda şöyle demektedir: “Tövbekâr olanlar hakkında Hukukullah dâvâsı takip edilmez. Ancak hukuk-u şahsiye dâvâsı kalır.” (Hak Dini Kur'an Dili)

Yukarıda bahsedilen insanın kendi nefsine zulmetmesinden maksat, nefs-i emmaresinin hukuku değildir. Çünkü nefis denilince, insanın bizzat kendisi anlaşılır. Yani ruh ve cesedi beraber kast edilir. Ayette “Allah, müminlerden nefislerini (canlarını) ve mallarını, karşılığında onlara Cennet vermek sûretiyle satın almıştır.” (Tevbe Sûresi: 111.)

Alimlerimiz bu ayette geçen “nefislerini” kelimesi için “canlarını” anlamını vermişlerdir. Ama nefs-i emmare, insanın çok latife ve özelliklerinden sadece biri olan ve insanı günahlara sevk etmeye çalışan bir latifedir. Bediüzzaman'ın “Hem o tarik-üs-salât (namazı terk eden), kendi nefsine mâlik olmadığı için, kendi Mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını, onun nefs-i emmaresinden almak için, dehşetli tehdid eder.” (Lem'alar, 190) ifadesiyle, nefis ile nefs-i emarenin farklı olduğu da vurgulanır.

Demek insanın hürriyeti, ilahi hukuka, diğer varlıklara ve kendi kendine zarar verememekle sınırlıdır. Büyüklerimiz bu konuyu “Hürriyetin şe'ni odur ki: ne nefsine, ne gayriye ( başkasına ) zararı dokunmasın.” (Münazarat, 19) şeklinde özetlemişlerdir.

Bir insanın diğerlerinin hukukuna saygılı olması veya kendi nefsine zarar vermemeye çalışması, iki şekilde olacaktır. Birincisi, dışarıdan müdahale ve kısıtlamalarla bu sınırlamaların yapılması, ikincisi ise insanın imanından elde ettiği hassasiyet ile bu sınırları korumaya çalışmasıdır. Beşeri sistemler genellikle dışarıdan müdahale ve dayatmalarla, insanın hürriyetini kısıtlama yolunu tercih etmişlerdir.

Dünya üzerinde bulunan bütün hukuk sistemle ri bu tarzda işlemektedir. Hürriyetler ülkesi olarak bilinen Amerika ve Avrupa'da dahi insanın diğerleri ne zarar verebilme hakkı olmadığı gibi, uyuşturucu, alkol ve sigara kullanımını yasal tedbirlerle ciddi anlamda kısıtlamaları gösteriyor ki, oradaki insanlar kendi nefislerine bile zarar vermekte hür değillerdir. Fakat alınan tüm bu yasal ve polisiye tedbirler, insanı yapmak istediği kötülükten alıkoymaktan çok uzaktır.

Fakat Allah'a (c.c) kul olan ve O'na iman eden bir insanın duruşu ve düşünüşü farklıdır. Çünkü Allah'a (c.c) iman eden biri O'nun hukukuna ciddi riayet edilmesi gerektiğini, dışarıdan gelen sınırla- ma ve tedbirler ile değil, içinde bulunan imanından gelen telkinler ile anlar. Allah'ın (c.c) kulları olması hasebiyle, başkalara da kesinlikle zulüm edilemeyeceğini de yine imanından gelen sınırla- malarla kavrar. Ayrıca kendi vücudunun da kendi malı olmadığını, onun da Allah'ın (c.c) mülkü olduğunu ve onda istediği gibi tasarruf edemeye- ceğini de yine imanı yardımıyla anlar. Ona göre adımını atar ve hakiki hürriyetin tadını çıkarır. Hem dünya da hem de ahirette saadete kavuşur. Bediüzzaman Said Nursi bu konuda şunları söylemektedir: “İman kalbde, kafada daimî bir manevî yasakçı bıraktığından fena meyelanlar histen, nefisten çıktıkça 'yasaktır' der, tardeder kaçırır.” (Hutbe-i Şamiye, 76)

Bu nedenle imanın inkişafı ve gelişmesi ölçüsünde, hürriyet anlayışı gelişir. Çünkü Allah'ı (c.c) tanıyan bir insan başkalarının tahakküm ve dayatmalarına beş para ehemmiyet vermez. Cesedi esir olsa da ruh ve kalbi Onlara karşı daima hürdür. Çünkü, İman insana sonsuz bir kuvvet verir. Bu nedenle bir insan hakiki imanı kazanmış ise, bu kişi tek başına dünyaya meydan okuyabilir. Aynı adam yine imanından elde ettiği şefkat ve dikkatle, bir karıncaya bile ayak basılmaması gerektiğini de derk eder. İmanın fazlaca inkişaf ettiği asır ve toplumlar- da, bu konuda çokça örnekler görmek mümkündür. Bediüzzaman'ın “Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saadet...” ( Münazarat, 23 ) ifadesiyle, saadet asrında bu alanda muazzam bir inkılabın yaşandığı haber verilir. İslam'dan evvel güç ve kuvvet itibariyle toplumlar tarafından ehemmiyet verilmeyen ve kendi kız çocuklarını diri diri toprağa gömen o korkak ve cani toplum, iman iksiriyle bir anda dünyaya meydan okuyan ve karıncanın hakkına riayet edecek duruma gelen insanlar haline geldiler.

Şurası da unutulmamalıdır ki, insan ne kadar hür olursa olsun, kulluktan kurtulamaz. Çünkü, insanın hür olarak dünyaya gelmesi ve hür olarak hayatını geçirmesi ne kadar makul ve fıtri ise, Allah'a (c.c) kul olması da o kadar vazgeçilmez bir özelliğidir. Bediüzzaman “İnsanlar hür oldular amma yine abdullahtırlar.” ( Tarihçe-i Hayat, 59) demekle, hürriyet ve kulluğun birbirinden ayrılma- yan ve birbirlerini tamamlayan iki cevher olduğunu vurgulamaktadır.


Bu Yazı 2629 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar