İnsanlık İsraf ve Tüketim Çılgınlığının Girdabında
30.07.2015        

İnsanlık İsraf ve Tüketim Çılgınlığının Girdabında…

Mehmet Abidin Kartal

 

 

 

Beşeriyet, tarihin hiçbir döneminde günümüzde ulaşılan maddî imkanlara daha önce hiç ulaşmamış ve böylesine lüks ve sınırsız tüketim anlayışının zirveye çıktığı bir dönemi hiç yaşamamıştır. Bugün modern hayatın getirdiği en büyük açmazlardan biri olan sınırsız harcama ve tüketim çılgınlığı, israfın hat safhaya varmasına orta yollu bir hayat anlayışının büsbütün terk edilmesine sebep olmuştur. İsraf ve tüketimin sınır tanımadığı günümüzde insanların çoğu, içine düştükleri girdapta batmaya devam ediyorlar. Boyutları göz önüne alındığında, insanlık tarihi boyunca israf ve tüketim çılgınlığının bu derece aşırı yaşandığı başka bir dönem olmamıştır. İnsanların günlük hayatında artık sıradan görülen birçok davranış, israfa ciddi derecede örnek oluşturmuş ve israf normalleştirilmeye başlanmıştır. İhtiyaç fazlası tüketim yani israf, kainatın dengesinin bozulmasına sebep oluyor. Gereksiz yere tüketilen her litre su, alınan fazladan her kıyafet, küremizi daha fazla ısıtıyor ve hem onda yaşayanlara hem de o yaşayanları Yaratan’a karşı büyük bir zulüm oluyor. Efendimiz’in (sav) lüks içinde yaşadığı için bir sahabenin namazını kılmayacak kadar önem verdiği israf hem Kur’an’da hem de hadislerde katî bir şekilde yasaklanmıştır.

İsraf, “yeme, içme, giyim kuşam, alış veriş, uyku ve istirahat, hatta konuşup yazmak gibi her türlü hâl ve davranışta sınırı aşmaktır” diye tarif ediliyor. Âyet ve hadislere baktığımızda, bütün israfların yasaklandığını, bazılarının haram, bazılarının da mekruh sayıldığını görüyoruz.

Boşa geçen zamanlardan, gereksiz yere yanan ışıklara, lüzumsuz çalışan âletlerden, çöpe giden ekmeklere, fazladan alınan eşyalardan çizilip atılan kâğıtlara kadar yüzlercesi sayılabilecek bu davranışlar, israf ve tüketim girdabının ne kadar büyük olduğunu göstermektedir. Acaba bu durumun farkında mıyız? Allah’ın bahşettiği göz, kulak, dil gibi kıymetli organların yerinde kullanılmadığı zamanları da düşündüğümüzde israfın sınırlarını tespit etmek mümkün görünmüyor. Peygamber Efendimiz (sav) mealen; "Nehir kenarında bile abdest alıyor olsanız, suyu israf etmeyiniz.'' buyurmuştur (İbn Mace, Tahare 48).

Alemlerin yatıcısı Yüce Rabbimiz,  kainatı bir denge üzerinde yaratmıştır. Bu denge canlı ve cansız her şey için geçerlidir. En güzel suretinde yaratılan ve yeryüzünde halifelik sıfatı verilmiş insanın kendi çevresindeki imkanları hoyratça israf etmesi, tabiatın da dengesini bozmuştur. Boşa atılan her ürünün emek ve kaynak kaybına yol açtığı, o ürünün elimize ulaşıncaya kadar geçirdiği safhalar göz önüne alındığında biraz daha fark edilecektir. Bir dilim ekmek çöpe gittiğinde, o ekmekle beraber onu elde etmek için ekilen tohumluk buğdayın, çiftçinin emek ve çalışma süresinin, buğdayı un haline getiren fabrikadaki enerjinin, çalışan işçinin emeğinin, unu fırına getirmek için yapılan faaliyetlerin, fırında yanan odunun ve onu almak için verilen paranın da boşa gittiğini fark etmemiz gerekiyor. Bu ürünün ortaya çıkmasında rol alan su, hava gibi unsurları da göz önüne aldığımızda, dünyada yaşayan bütün canlıların bu üründe hakkının olduğu düşünülebilir.

Günümüzde hızla gelişen ve değişen kitle iletişim araçlarının da etkisiyle tüketim özendirilmekte, yapay ihtiyaçlar oluşturularak harcama dengesi bozulmakta ve gösterişe dayalı tüketim harcamaları dünyada bir hayat tarzı haline gelmektedir. Öyle ki tükettikçe değer kazandığını sanan insanların sayısı her geçen gün artmakta, çılgınca tüketim 21. yüzyılın toplumsal fitnesi olarak hepimize tesir etmektedir.

Tüketiyoruz... Tükettikçe de aslında tükeniyoruz. Sadece suları, gölleri, nehirleri, bağları bahçeleri değil, sevgiyi, dostluğu, güveni, komşuluğu kısaca bizi biz yapan, insan kılan, mümin yapan değerleri de tüketiyoruz. Sınırsız, ölçüye tartıya gelmez arzu ve ihtiraslarla sadece zamanımızı, enerjimizi, bilgimizi, birikimimizi değil, kendimizi, kulluğumuzu, ömrümüzü de tüketiyoruz. Aslında sadece kendi yaşadığımız dünyayı da değil, bizden sonra gelecek olan nesillerin dünyalarını, beklentilerini, umutlarını da tüketiyoruz.

Kapitalizm, arzuyu pazarlayarak bizi kandırıyor. Aslında benim ihtiyacım olmayan şeyi, benim arzum haline getirerek onun çok arzu edilecek bir şey olduğunu hissettirerek, bu duyguyu, bu telkini vererek beni o malı almaya yönlendiriyor. O malı tüketerek başka bir insan olacağım, mutlu olacağım inancını veriyor. Aşırı tüketim, israfı gündeme getiriyor. İsraf da ailede ve toplumda krizlere sebep oluyor.

Günümüzde insanı iktisatlı yaşamaktan uzaklaştıran, aşırı tüketim çılgınlığı, beyin yıkayan reklam ve propaganda araçları, dünya hırsını körüklemekte, insanı maddeye köle haline getirmektedir. Erişilmek istenen hayat standardı çıtası sürekli yükseltilmekte, dolayısıyla suni ihtiyaçlar sürekli artmaktadır. Bu maddi sıkıntılar iman, irade ve bilgi durumuna göre acı olaylara, yüz kızartıcı suç işlemeye, aile içi huzursuzluklara, ruhi bunalımlara, krizlere, intihar ve saldırganlığa sebep olmaktadır.

"Evet, iktisad etmiyen, zillete ve mânen dilenciliğe ve sefalete düşmeğe namzeddir. Bu zamanda isrâfâta medâr olacak para, çok pahalıdır. Mukabilinde bazen haysiyet, nâmus rüşvet alınıyor. Bazen mukaddesat-ı dîniye mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. Demek mânevî yüz lira zarar ile, maddî yüz paralık bir mal alınır. "(Nursi, Bediüzzaman Said, Lemalar, 19. Lem’a, 4. nükte)

Bugün Batı toplumlarında olabildiğine yaygın bir şekilde görülen tüketim hastalığı küreselleşmenin aracılığıyla bütün dünya ülkelerine yayılmaktadır. İnsanları israf, tembellik ve fakirliğe itmektedir. Tüketen bir obje olmanın ötesinde bir değeri olmayan insanların, tükettiği ölçüde değer kazandığı bir anlayışı gelişmektedir. Bu yaşantı sonunda eskiden az sayıdaki ihtiyacından çoğunu alabilen insan, bugün "çok ihtiyacından" ancak azını alabildiğinden varlık içinde bir fakirleşme görülmektedir. Toplum sürekli zenginleşmekte, ancak fert fakirleşmektedir. Bu da fakirlik ve ahlaksızlığı zemin hazırladığından, sosyal ve ferdi huzursuzluklara, krizlere neden olmaktadır.

Batı medeniyetinin öğretisi heva ve hevesi serbest bırakma üzerine kurulmuştur. Hayvani bir hürriyet getirmiş, zaruri olmayan ihtiyaçları zaruret hükmüne geçirerek, temelde dört şeye muhtaç olan insanı, yüz şeye muhtaç hale sokmuş ve fakirleştirmiştir. Böylece insan, emek ve helâl kazancı ile “ihtiyaç”larını gideremez olmuştur; dolayısıyla hile ve harama saparak ahlaki noktadan bozulmuştur.

Batı medeniyeti mutlu olmak için tek bir hayat amacı gösterdi: tüketim!

“Mutlu olmak için çok tüket. Çok tüketmek için, çok satın al. Çok satın almak için, çok paran olmalı. Çok paran olması için çok çalış. Çok parayla daha çok tüket.”İnsanlık tüketim yarışına sokuldu.

Bu yarışta tek kural vardı: "Ne kadar tüketirsen, o kadar mutlu olursun!" Peşinde koştuğumuz mutluluk, ne gariptir ki bizden hep kaçıyor. Tam "Yakaladık!" derken, elimizden kaçıveriyor. Bu kez dışarıdan bize "Daha hızlı ve daha hırslı tüket!" komutu geliyor. Biz farkında olmadan bu emre amade oluyoruz ama mutluluk yine bir hayalden ibaret oluyor...

“Tüketim Bağımlılığı,” “Tüketim Hastalığı” ve “Tüketim Çılgınlığı” gibi tasvirler, ferdî sınırları çoktan aştı. Toplumları, kitleleri, hatta ülke ve kıtaları, tıpkı bir virüs gibi sardı. Beyinleri ve hisleri hâkimiyeti altına alan bu hastalık, artık bütün dünya insanlığını; hatta dünya üzerinde yer alan canlı-cansız tüm varlıkları tehdit edecek, ekolojik dengeyi bozacak boyutlara ulaştı.

Tüketim uygarlığı, insanı, sürekli olarak almaya, yutmaya, öğütmeye, tüketmeye teşvik eder ve bunları bir hayat amacı olarak önümüze koyar. Bu uygarlığın temelinde yatan felsefe, ne pahasına olursa olsun büyümektir

Aslında insanın manevi yapısı, almaya değil, vermeye göre düzenlenmiştir. Veren insan mutludur.

Çünkü “vermek” kavramıyla açılan kapıda, daha ilk adımda bizi karşılayan şefkat, merhamet, muhabbet gibi duyguları geliştirmek ve tatmin etmek bir yana dursun, onlara hayat hakkı tanımak bile bu uygarlığın tahammül edebileceği bir şey değildir.

O felsefede birbirinin yardımına koşan, başkalarının iyiliği için kendisini zarara sokan insanlar için yer yoktur. Eğer yardıma muhtaç bir insan varsa, orada yolunacak bir kaz var demektir.

Faiz sistemi bu yamyamlığın bir tercümesidir. Sıkıntıya düşen insana, tüketim uygarlığı yardım elini uzatacak yerde para satar ve onun sırtından yeni bir kazanç sağlar. Amaç, mümkün olduğu kadar çok kişiyi borç tuzağına düşürmek; alacağını tahsil ederken de mümkün olduğu kadar çok para toplamaktır.

Bütünüyle vermeye odaklanmış bir bakış açısını ifade eden, Kur’ân, kurtuluşa erenlerin özelliklerini sayarken buna bilhassa dikkat çekmiş ve “Onlar ancak zekât için çalışırlar” (Mü’minun Suresi: 4.ayet)  tanımını getirmiştir.

Burada, atlanmaması gereken bir vurgu vardır. İnsan bir yandan zekât verecek yeterliliğe yükselmek için teşvik edilirken, bir yandan da, çalışmasının asıl amacı olarak, ona, yığıp biriktirmek, yiyip şişmek, yutup büyümek değil, kazandıklarını başkalarının hizmetine sunmak gibi bir hedef gösterilmektedir. Bu, aynı zamanda, insan için asıl doyumun böyle bir hayat amacında bulunduğuna da bir işarettir.

 

İsraf verilen nimetlere tecavüzdür

İsraf, yapılmaması gereken, gayesiz ve faydasız yere mal, emek, zaman ve kaynak harcamasıdır. İsraf aşırı tüketimin, kontrolsüz tüketimin girdabına girmektir. İsraf verilen nimetlere tecavüzdür.  Aynı zamanda israf; şuursuz bir harcama, kaynakların yok edilmesidir. Hiç bir kaynak sınırsız değildir. İsraf, tasarrufun dolayısıyla yatırımın ve üretimin düşmanıdır.

Ülkelerin gelişmesi için, üretimin artırılması, toplumsal çıkarların ön plana çıkarılması, kalkınma ve refahın sağlanması, üretim kaynakların etkin ve verimli kullanılması hayati önem taşımaktadır.

İsrafın önlenmesi ve üretimin artırılması için çalışılırken, amaçsız ve faydasız harcamaya yol açan faktörlerle mücadele edilmesi herkesin görevidir. Diğer taraftan, israfla mücadele, iktisatlı yaşama toplumun faydasına olacak erdemli bir davranıştır. Çünkü, ülkemizin kaynakları tüm insanlarımızın ortak malıdır. İsraf ortak mala tecavüzdür.

Tüketici davranışında israf, hem mikro iktisat açısından, ferdin tüketim ve tasarruf dengelerini bozar, hem de makro iktisat açısından kaynakların dağılımını ve ekonomideki tasarruf ve tüketim oranlarını etkiler. Sonuçta milli gelir olumsuz yönde etkilenir.  Uluslar arası sahada da gelir dengelerinin bozulmasına yol açar.

İktisat ilminin tedavi ve ıslah etmek istediği beşerî davranış şekillerinden birisi, hiç şüphesiz israftır. Ferdin, maddî imkânlarını ihtiyaçlarına uygun olarak kullanmaması israfın en belirli özelliğini meydana getirir. Zarurî olmayan isteklerin, ihtiyaçlar listesinde mütalâa edilmesi tüketimi arttırmakta ve israfı teşvik etmektedir. Ferdin kazanç ve alım gücü ise masrafa kâfi gelmediğinden, zarurî olsun veya olmasın, ihtiyaçlarını karşılayamamanın ızdırabını çekmekte ve kendini gayrı meşru kazanç yollarına başvurmaya mecbur bilmektedir. Bu şekilde lüks ve israf kapısı insanlığı rüşvet ve suiistimal gibi kötü ahlâk yollarına sürüklemektedir.

Bediüzzaman israf mefhumunu, sadece iktisat ilminin sahası içinde ele almakla kalmamış, onu teolojik açıdan da ele alarak yaratılışın reddettiği bir husus olarak görmüştür. “İsraf, abesiyet, faidesizlik, fıtratta yoktur. Bütün kâinatın en esaslı düsturu iktisattır.”(Nursi, Bediüzzaman Said, Lemalar, 19. lem’a, 5. nokta, 1. mesele) ifadeleri onun bu görüşünü belirtmektedir.

İsraf, iktisadı ilgilendiren bir mefhum olduğu kadar, insan benliğinde kötü alışkanlıklara sebep olması bakımından da psikolojiyi ilgilendirir. Bir kimsede israf şeklinde bir alışkanlığın kendini göstermesi, beraberinde bazı olumsuz neticeleri de getirecektir. Bediüzzaman bunu şöyle izah ediyor:

“İsraf kanaatsizliği intaç eder. Kanaatsizlik ise çalışmanın şevkini kırar, tembelliğe atar. Hayatında şekva (şikâyet) kapısını açar, mütemadiyen şekva ettirir. Hem ihlâsı kırar, riya kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir.” .”(Nursi, Bediüzzaman Said, Lemalar, 19. lem’a, 7. nükte) İsrafın bu kötü neticelerini önlemek için, İslâmî bir şuurla hareket edilmeli, kanaat ve rızaya alışılmalıdır. Buradaki “kanaat ve rızaya alışmak” tabirini, halk dilindeki “bir lokma bir hırka” şeklinde ifadesini bulan anlayışla değerlendirmemek gerekir. Çünkü, bu ifade ferdin dengeli bir iktisadî hayat yaşaması lüzumunu telkin eden makul bir ölçüyü ortaya koymaktadır. Kastedilen manadaki kanaat duygusunda insanın, tembelliğe sapmadan çalışma şevkini muhafaza etmesi asıldır. Kanaatin ölçüsü, ancak bu çerçeve içinde düşünülebilir.

İktisadî buhranların en önemli bir sebebi olarak ifade ettiğimiz israf, alışkanlık halini aldığı takdirde tedavisi daha da güçleşmektedir. Bu ancak dinî ve manevî nefis terbiyesi ile halledilebilir. Bu hususta Bediüzzaman’ın görüşleri şöyledir:

“Hâlık-ı Rahim, nev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır, nimete karşı hasaretli bir istihfaftır. İktisat hem bir şükr-ü manevî, hem nimetlerdeki rahmet-i İlâhiyeye karşı bir hürmet, hem kâfi bir sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi medar-ı sıhhat, hem dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem nimet içindeki lezzeti hissetmesine ve zahiren lezzetsiz görünen nimetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir sebeptir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhalif olduğundan vahim neticeleri vardır.” (Nursi, Bediüzzaman Said, Lemalar, 19. lem’a, 1. nükte)

Bu ifadeler, israfın ferdin hayatında ne gibi neticeleri davet edebileceğini göstermesi bakımından önem arz etmektedir. Çünkü, aşırı harcama arzusuyla israfa girmek, nimetlerin kıymetini bilmemektir. Bu noktadan gelişen aşırı ve sorumsuz harcama alışkanlığının önlenmesi Bediüzzaman’a göre, önce vücudun maddî sıhhatini temin eder. Ayrıca israfa karşı maddî ve manevî bir sorumlulukla alınan tedbirler insanın fakirliğe ve zarurete düşmesini de önler, kimseye muhtaç olmadan izzetli bir hayat yaşamasını mümkün kılar. İsraf ise, vücut sıhhatine fikrî ve organik rahatsızlıklar verebildiği gibi, maddî bakımdan da başkalarına karşı muhtaç kalmayı netice verir.

“Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah, israf edenleri sevmez” (Araf Suresi, 31) ayeti yemede, içmede fayda ve maslahat olduğu ölçülerde ileri gidilebileceğini, ama faydayı aşan bir yiyip içmenin ise israf sayılacağını ifade etmektedir. Bu ayet-i kerime tıp ilminin en mühim esası olan sıhhati korumak prensibinin bir ifadesidir.

Ekonomik hayatta kendini gösteren israfın, bilhassa, günümüz İslâm âleminde örnekleri çokçadır. Önce, İslâm toplumlarında israfın görülmesi, önemli bir problem teşkil etmektedir. Bu durum daha ziyade zengin çevrelerin, fakir çevrelere ilgisiz kalışı şeklindedir. Çünkü, Müslüman zenginlerin, toplumun iktisadî meselelerine ilgisiz kalamayacağı gerçeğinden hareket eden Bediüzzaman, bu toplumlarda sosyal adaletin temini için şunları söylemektedir: “Eskiden ekser İslâm aç değildi. Tereffühe (refaha) bir derece ihtiyaç vardı. Şimdi açtır, telezzüze (lezzet almaya) ihtiyaç yoktur.”(Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, Hakikat çekirdekleri)

Bu cümleler, iktisat tarihi açısından ele alınırsa, eski zamanların ticaret, sanat ve bilhassa ziraata dayalı İslâm toplumları kendi bünyelerinde iktisadî bir yeterlilik içinde bulunmakta ve dengeli bir toplum kurmakta hayli başarılı olmaktaydılar. Sosyal adalet uygulaması, devletin olduğu kadar, ferdin vicdanındaki mesuliyetin dinamik ve şuurlu himayesindeydi. Böyle bir toplumda, maddî bir sıkıntıdan bahsedilmesi mümkün değildi. Bediüzzaman’a göre, bu durum günümüzde değişmiştir. İslâm toplumları iç ve dış siyasî sebeplerle uzun bir müddet sömürgeciliğin istilâsı altında kalmışlar, diktatörlerin idaresinde azınlık bir sınıf israf içinde yaşarken, büyük çoğunluk iktisadî problemlerle karşı karşıya gelmişlerdir. Bu durumda günümüz İslâm devletlerinde mevcut kaynaklar israfa yol açan lüks harcamalara tahsis edilemez. İslâm toplumlarını teşkil eden fertlerin ekseriyeti fakir olması sebebiyle, lüks ve refah yaşayışı arz eden birer tüketim toplumu olamazlar. Bu bakımdan, ferdin sahip olduğu maddî imkânlar toplumun faydası yolunda kullanılarak, fakirliğin izleri kaldırılmaya çalışılmalıdır…..

İnsanın bitmek tükenmek bilmeyen tüketim ve harcama arzusunu beşerî hiçbir zenginlik karşılayamaz. Dolayısıyla her anne-babanın kendi içinde bulunduğu bu menfi davranışı fark etmesi ve çoluk çocuğuna güzel örnek olması gerekir. Çocuklara sürekli her istediğini almak, onların tüketen bir makine hâline gelmelerine sebep olabilmektedir. İsteğini engelleyebilmek, sabır ve kontrol hissi, iktisat etme alışkanlığını artıracaktır. Anne-baba çocuğuna iktisat alışkanlığını kazandırdığında onlara hayat boyu gerekli en önemli hususlardan birini hediye etmiş olacaktır. Çocuklar aile içinde iktisat konusunu, yerli yerinde harcamayı öğrenir. Bu konuda Hz. Ömer, oğlu Abdullah’ı bir gün et yerken görmüş ve: “Hayrola et mi yiyorsun?” diye sormuştu. Oğlu: “Evet canım çekmişti de...” deyince Hz. Ömer üzülmüş ve ona: “Sen öyle canının her çektiğini alıp yiyorsun öyle mi? Bilmez misin ki, Efendimiz “İnsanın canının çektiği her şeyi yemesi de israftır.” buyurmuştur.” demişti (İbn Mace, Et’ıme 51). Bu misâle baktığımızda meselenin ne kadar derin ve hassasiyet gerektiren taraflarının olduğunu görmekteyiz.

İsraf içinde yaşayan kişiler, belli bir süre sonra hayatlarındaki bereketi kaybettikleri ve giderek zayıf düştükleri gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalırlar. Lüks ve sefahat içinde bulunan ve bunun ilelebet böyle kalacağını düşünen Batı dünyası bugün ekonomik krizlerle boğuşmaktadır. Bitmez, tükenmez zannedilen maddî değerlerin hepsi tükenmekte, güçlü devletler bile borç batağında perişan olmaktadır. O devletlerin perişan olmasında, yapılan ferdî hatalar, ölçüsüz tüketim ve geri dönüşümü olmayan israfın ciddi bir öneme sahip olduğu açıktır. Çünkü, böylelikle arz-talep ve kazanç dengesini bozmakta, önce toplumu oluşturan fertler fakirlik ve yoksulluk içine düşmekte, ardından da o fertlerin oluşturduğu milletler ve devletler iflâs etmektedir. 

Batı uygarlığının dinden uzak felsefi prensipleri, hak ve adalet yerine kuvvet, menfaat, insanların nefsani arzularını tatmin ve insanların ihtiyaçlarını sürekli artırmak gibi toplumda çatışmayı, haklara tecavüz etmeyi, boğuşmayı netice verecek ilkelerdir. Buna kendi menfaatini başkalarına zarar vermekte aramayı da ilave etmek gerekir. Bu çerçevede, ihtiyaca göre üretim değil, üretime göre ihtiyaç prensibinden hareket edilen kapitalizmin esaretine girmiş olan toplumlarda, zaruri olmayan ihtiyaçlar zaruri gibi gösterilmektedir. Birçok vasıtaların, insanlarda suni bir ihtiyaç meydana getirdiği hatırlanacak olursa, insanların gerekli gereksiz tüketime teşvik edildiği görülür. Buradan da anlaşılmaktadır ki, bugün, ekonomisi çökme emareleri gösteren Batı medeniyetini bu noktaya getiren sebeplerden birisi de “israf ekonomisi”dir. İsraf ekonomisinin tüketime teşvik ettiği insanlar, zaruri olmayan ihtiyaçlarını karşılayabilmek için hırs ile nasıl olursa olsun, helal haram ayırımı yapmadan para kazanmaya çalışmaktadırlar. Böylece insanlar tüketimin, israfın girdabına girmektedirler. Bu da insanları, başkalarının haklarını gasp etmeye ve haksız kazanç elde ederek zulmetmeye sevk etmektedir.

Batı medeniyetinin yaygınlaştırdığı hayat tarzından doğan bunalımları, krizleri aşmak için, israf ve tüketim çılgınlığına karşı iktisat ve kanaat, sefahat ve tembelliğe karşı iffet ve çalışma, emek, hizmet prensiplerini hakim kılmak elzemdir.

 

 

 


Bu Yazı 2417 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar