İran'ın Bölge Ülkeleri ve Türkiye İle İlişkilerinde Mezhepsel Yaklaşım Ne Kadar Etkili
03.03.2016        

İRAN’IN BÖLGE ÜLKELERİ VE TÜRKİYE İLE İLİŞKİLERİNDE

MEZHEPSEL YAKLAŞIM NE KADAR ETKİLİ?

 

Yrd. Doç. Dr. Veli Sırım

 

1979 yılında Humeyni liderliğinde gerçekleştirilen İran İslam Devrimi’nden sonra, İran, adında da geçtiği gibi İslamî ve dinî bir rejimi esas olarak kabul etmiş ve bunu tüm bölge ve dünya ülkelerine deklare etmiş oldu.

Bu gelişmeyle birlikte Batı çizgisinden tamamen ayrıldığını, Batı karşıtı politikalar izleyeceğini ilan etmekle İran, başta ABD olmak üzere tüm Batı ülkeleri ve yakın coğrafyada bulunan İsrail için bir numaralı tehdit olarak algılanmaya başlandı. Bu tehdit algısı, sadece Batı ile sınırlı kalmadı. “İslam” adına gerçekleştirildiğini söyledikleri bir devrimle dinin hizmetinde bir rejimin iş başına geldiği vurgulansa da, bu rejimin “dünyadaki bütün Müslümanların haklarının savunucusu” olduğu yürürlüğe konulan anayasanın bir kuralı haline getirildiği ilan edilse de, başta Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır gibi Müslüman coğrafyada yer alan ülkelerde en az Batı ülkelerinde olduğu kadar bir endişe havası oluşmuştu. Zira İran, bütün dünyadaki Müslümanların haklarını koruma hedefini gerçekleştirmenin en önemli aracı olarak “rejim ihracı”nı görmüş ve bunu dış politikasının en önemli amacı haline getirmişti. Zira devrimi yapanlar, İran’la sınırlı dar bir alanda kalmaları halinde devrimin başarısız olacağını düşünmüşler, dinî argümanlar kullanmak suretiyle hem iç hem dış kamuoyuna yönelik olarak kendilerinin meşrûiyetini sağlama çabasıyla birlikte, “rejim ihracı” politikasını gerçekleştirmek suretiyle rejimin hem güvenliğini hem devamlılığını sağlamayı hedeflemişlerdi. Bu hedefe yönelik atılan adımlar da bölgedeki özellikle Şiî nüfusa sahip Arap devletlerinin iç güvenliklerini ciddi şekilde etkiledi ve halen etkilemeye devam etmektedir. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Sünnî Arap devletleri yöneticileri nezdinde ciddi bir direnç görmüş durumda. Zira Ortadoğu’da yer alan pek çok ülkede Şiî nüfus hiç de azımsanmayacak seviyededir. Örneğin 1980–1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşı, Batı’nın da desteğiyle, büyük ölçüde İran’ın bu temel “rejim ihracı” politikasına yönelik bir “önleme savaşı” mahiyetini taşıdığı söylenebilir.

Rejim ihracı politikasının bir diğer ayağı Lübnan’da, Şiîlerin desteklenmesi şeklinde gerçekleştirilmek suretiyle hayata geçti. Her ne kadar İran, Lübnan’da Şiîlere desteklemek suretiyle, bu ülkede bir rejim değişikliği gerçekleştiremese de, Lübnan siyasetinde ve bu ülkenin üçüncü ülkelerle olan ilişkilerinde etkili bir konum elde etti.

İran, bazı Arap ülkeleriyle kendi mezhepsel yaklaşımı ve “rejim ihracı” politikasını dolaylı olarak destek sağlayacak doğrultuda bir ilişki tarzı da geliştirdi. Bunun en dikkat çekici örneği tamamen seküler ve Arap Milliyetçiliği temelli bir politikaya sahip olan Suriye ile süregelen ilişkileridir. Nitekim, Suriye Baas Yönetiminin 1982 yılında Hama’da Sünnîlere karşı yapmış olduğu katliama, güya dünyadaki tüm Müslümanların hamisi olduğunu iddia ve ilan eden İran’dan herhangi bir olumsuz tepki gelmediği gibi, İran, bu gelişmeye rağmen Suriye ile sıcak ilişkilerini sürdürmeye devam ettirdi. Günümüz Suriye’sinde dört yıldır cereyan eden Esat liderliğindeki rejim terörü ve yaşanan insanlık dramlarına rağmen Rusya ile birlikte Esat yönetimine canhıraş bir şekilde destek sağlamasına yine bu açıdan bakmak isabetli olur.

Diğer yandan İran Ortadoğu’daki nüfuz alanını genişletmek için Hizbullah ve İslamî Cihad gibi radikal örgütlerle ilişki içerisinde olmakla birlikte, nüfus yapısının büyük bir oranının Şiî topluluklar tarafından temsil edilen ülkelerden Irak, Suriye ve Lübnan devletleri aracılığı ile bölgenin önemli bir aktörü olmak için çok büyük bir mücadele sürdürmektedir.

Özellikle 2011 yılında peş peşe yaşanan Arap Baharı ile birlikte, İran bölgedeki çalkantıyı fırsat olarak görmüş, nüfuz alanını genişletmek adına tüm bölgeyi etkileyecek adımlar atmaktan çekinmemiştir. Özellikle, Bahreyn ve Kuveyt’eki Şiî nüfusu desteklemek suretiyle, ayaklanmalar çıkarılmasını sağlamıştır. Burada hemen Bahreyn’in nüfusunun %70’ini Şiî nüfusunun oluşturduğunu, yönetimin ise azınlıkta olan, Suudi Arabistan yönetimine yakın Sünnîlerin elinde bulunduğunu söylemekte yarar var. Diğer yandan bölgede büyük bir Amerikan Askeri Deniz Üssü bulunduğunu düşünürsek, İran’ın bu bölgeye yönelik adımlarının tesadüfi olmadığını söyleyebiliriz. Ayrıca bu bölgenin enerji taşımacılığının yapıldığı Hürmüz Boğazı’nı kontrol altında tutmada üstlendiği önemli rolü dikkate aldığımızda, burada gerçekleştirilecek bir yönetim değişikliğinin, İran’ı hem bölge üzerinde, hem de  petrol akışı üzerinde mutlak hakim hale getireceğini anlamak hiç de zor değildir.

İran’ın Türkiye ile ilişkilerinde de temel yaklaşımında bir değişiklik olmadığını söyleyebiliriz.

Her ne kadar bu ülkeyle 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan sonra kayda değer bir çatışma yaşamasak da, İran her zaman bölgeye yönelik politikalarında ve stratejik hamlelerinde bizi kendine hep rakip olarak görmüştür.  Bu yüzden de Türkiye ile arasındaki mücadele, özellikle 1979 devriminden günümüze kadar daha ziyade siyasî ve ekonomik alanda devam etmiştir.

1990’lu yıllar boyunca Türkiye’ye karşı PKK terör örgütünü destekleyen İran, diğer Müslüman toplumları Türkiye’nin aleyhine, kendi lehine motive edebilmek için Türkiye-İsrail ilişkilerini kullanmaktan çekinmemiştir.

Ancak, 2000’li yılların başlarına kadar terör konusunda ciddi problemler yaşayan iki ülke bu yeni dönemde özellikle ekonomik alanda yakın işbirliğine dair önemli adımlar atmışlardır. Bu yakınlaşmanın en önemli gerekçesi olarak 11 Eylül 2001 İkiz Kulelere yapılan saldırı ve İran’ın Uranyum zenginleştirme çalışmalarının ortaya çıkmasından sonraki ABD’nin İran Devletine karşı takındığı tutum gösterilebilir. Özellikle ABD’nin İran’a karşı sergilediği ve dozajı giderek artan hasmâne tutumu, İran’ın Türkiye’ye daha da yakınlaşmasındaki en önemli amil olmuştur. Bu yolla İran, hem ekonomik darboğazdan çıkmada önemli bir zemin bulacak, hem de Türkiye üzerinden kendini Batı’ya anlatma imkanı elde edecekti. 

Türkiye’nin bu uzlaşmacı yaklaşımına rağmen İran, Ortadoğu’daki temel problemlerde, öteden beri yürüttüğü temel stratejisinden asla taviz vermemiştir. Türkiye’yi pek çok alanda kendine en büyük rakiplerden birisi olarak görmüştür.

İki ülke arasındaki rekabet alanlarından birisi Irak devleti olmuştur. Yeniden yapılandırılan Irak Merkezi Devleti’nin yönetimi hakkında İran, Irak’taki Şiî topluluğunu yönetimde olması için büyük bir mücadele vermiş, Irak’taki 2010 parlamento seçimlerinden sonra Nuri El Malikî’nin başbakan olması için ağırlığını koymuştur. Türkiye’nin tercihi ise Irak Geçici Hükümeti’nin başkanlığını yapan İyad Allavî yönünde olmuştu. Bu mücadele sonucunda Malikî’nin kurduğu Şiî ağırlıklı Irak Merkezi Hükümeti’nin oluşması sağlandı. Bu şekilde Irak’ta Sünnîleri dışlayan Şiîlerden oluşan bir yönetim işbaşına gelmiş oldu. İşte bu hükümetin mezhep odaklı politikalarından dolayı dışlanan Sünnî Aşiret liderlerinin IŞİD adlı bir terör örgütüne destek vermesi, kaçınılmaz bir sonuç olarak görülebilir.

Sonuç olarak: İran’ın, hem Türkiye hem de diğer bölge ülkeleriyle olan ilişkilerinde 1979 Devriminden itibaren belirlediği mezhepsel stratejiyi büyük ölçüde koruduğu ve uygulamaya devam ettiği söylenebilir. Bu strateji doğrultusunda, yeri geldiğinde PKK/PYD gibi terör örgütlerini Türkiye’yi sıkıştırma, bölgedeki etkinliğini kırma adına kullanabilmekte; yeri geldiğinde halkına zulmeden, her gün bombalarla yüzlerce insanı katleden, canını kurtarmak isteyen milyonlarca insanı evinden yurdundan eden Esat’ı yerinde tutabilme adına Rusya ile yan yana, omuz omuza gelebilmektedir. Bu yolla hem Türkiye’nin karşısında, bölgedeki gelişmeler üzerinde aktif bir rol üstlenmeye çalışmakta, hem de Rusya ile birlikte bölgedeki enerji kaynakları üzerinde hakimiyet kurma hedefiyle hareket etmektedir.

 


Bu Yazı 1229 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar