İş Ahlakı
07.05.2014        

İş Ahlakı

Hüseyin Tunç

 

 

Toplumsal yaşantının sükûnet, dirlik ve düzenlik içinde akmasının gereklerinden biri, ahlaki değerlerin hatırlanması, benimsenmesi ve uygulanmasının gözetilmesidir. Ahlaklı olmak, bireyin iç huzurundan başlayarak ailesine, içinde yaşadığı çevresine, topluma ve nihayet insanlığa kadar uzanan etkileşimler zincirinin sağlıklı ve güvenli bir biçimde işleyebilmesinin de zorunluluğudur. Ahlakın tanımını yapmaya çalışmanın gereksiz olduğu kanaatindeyim. Bu gayret, özünde insan olmanın verdiği içsel değerler sistemiyle herkesçe bilinebilen değerler manzumesi üzerinde polemik yapmaktan öteye geçmeyecektir. Zira yeni doğmuş bir bebek bile dünyaya asgari bir donanımla gelmektedir ve hayatını sürdürebilmek için aşama aşama neyi iyi neyin kötü olduğu yönündeki kanaatlerini uygulamaya koymaktadır. Eğer ahlak iyilik ve güzellik ise, iyi ve güzel huylar ise, toplumdan topluma, kültür, inanç ve bazı nedenlerden dolayı ufak farklılıklar gösterse de, özünde akıl sağlığı yerinde olan her birey neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırt edebilecek asgari bir donanıma sahiptir. Bugün ahlaki değerlere uymayan davranışların, o değerleri bilmemekten değil, ihmal etmekten, önem vermemekten ve insanın gözünü başka şeylere dikmiş olmasından kaynaklanmış olduğunu söylersek, kimsenin buna itiraz edeceğini sanmıyorum. Özetle ahlak, büyük ölçüde insanın yaratılışıyla ilgili bir durumdur.

İş ahlakı dediğimizde, günümüzde daha çok etik ilkelerden bahsedilmektedir. Giderek daha çok işyerinde şirketlerin misyon, vizyon, kalite politikası ile birlikte etik değerlerini de yazılı olarak ilan etme gereği duyduğuna şahit olmaktayız. “Etik değerler” kavramının, ahlakın bir boyutu olarak, iş hayatında toplumsal barış ve esenliğin, dürüst tacir olmanın, tartı ve ölçüde hile yapmamanın, ticari ilişkilerinde şeffaf, sözüne sadık, sömürüden ve speküasyondan uzak durmanın sinyallerini veriyor. Kısaca, o işyerinde iyi insanların, güzel davranışların ve güvenilir işlemlerin hâkim olduğunu anlıyoruz. Buna rağmen yaygın şekilde şahit olduğumuz gayri etik uygulamalar, gayri ahlaki davranışlar, güvenilmez işlemler neyin nesi ola ki?

İktisadi olayların giderek hayatımıza daha çok müdahil olması, insanın mana âlemine yan dönüp, muhatap olarak maddi dünyayı kabul etmesinin bir neticesidir. Tek kanatla uçulamayacağını göz ardı eden insanların giderek daha çok servet sahibi olmaları ve sosyal hayatta nefse hoş gelen alanlarda parlamaları, bir ağacın gövdesine saran hastalık gibi toplumdaki çürümeyi belki yavaş ama ısrarlı bir şekilde genişletmiştir. İnsanların önceleri sadece vicdanlarında kayıtlı olan ama başka kimseye taahhüt etmek ihtiyacını hissetmedikleri ahlaki değerlere iş hayatında uyum konusunda gösterdiği titizlik, giderek şirketlerin yazılı politikaları arasına sokmak zorunda hissettikleri ama uygulamada gözetilmeyen etik değerlere dönüşmüştür. Yozlaşma iş hayatı ile birlikte toplumu da sarmalayarak boğmaya çalışan bir noktaya doğru ilerlemektedir.

İş hayatında etik değerleri Batı’da ve Doğu’da uygulandığı şekliyle ikiye ayırmak da gerekir. Kapitalist sistemin acımasız vahşetiyle de destekli Batı’nın bugün sanayide, teknolojide, bilimde geldiği nokta, onların sistemin acımasız keskinliklerini törpüleme ihtiyacına ortaya çıkarmıştır. Vicdanları oldukça yaralı Batı dünyası,son yüzyıla girdiğimizde iş hayatında kalite, güvenilirlik, şeffaflık, sözüne riayet gibi etik değerlerin uygulanmasını devlet ciddiyeti ve gücüyle pekiştirmiş, kurallara uymak, değerleri gözetmek konusunda insanı kendi başına bırakmamıştır. Yahudilerin ticari hayattaki olumlu itibarları ise herkesçe malumdur. Hatta örneğin biz Türkler için çıraklığının bir Yahudi tüccar yahut esnaf yanında geçtiğini anlatmak bir tür itibar konusudur. Yahudilerin iş dünyasındaki bu şöhretlerinin sosyolojik gerekçeleri vardır. Yüzyıllardır dünyanın muhtelif köşelerinde sığınmacı pozisyonunda bulunmaları ve kendilerini koruyup kollayacak bir güvenceleri olmamaları onların ticari hayatta davranış kalıplarında mutlaka belirleyici olmuştur. Fakat bütün bir iş ahlakını sadece bununla açıklamak mümkün değildir.

Ülkemize dönüp baktığımızda, kapitalist sistemin ruhunun toplumun neredeyse tamamının ruhunu ele geçirmiş olduğunu, fakat etik değerleri uygulatma konusunda da yeterince kurumsal bir yaptırım gücüne sahip olmadığımızı görüyoruz. Bugün bizler bilmediğimiz bir yerde taksiye bindiğimiz andaki huzursuzluğu hemen her alanda yaşıyoruz. En basit alışverişten tutun da en kurumsal alışveriş ve sözleşmelere, adalet mekanizmalarına, siyaset, medya, cemaat dünyasına, hatta kendisine ameliyat olması gerektiğini söyleyen Hipokrat yeminli doktoruna kadar hemen her alanda... Acaba kandırılıyor muyum? Bunun adı kökten yozlaşmadır. İnsanlar Allah’ın kendilerine takdir ettiği rızkı her nasılsa kazanacaklarını unutup, helal dairesinde kalmaktan sıkılıyor ve hemen çerçevenin kenarlarında gezinmeye başlıyor ve rastladığı ilk günah karşısında da çürük bir duvar gibi yıkılmaya hazır bekliyorlar. Her gün duyulan güzel sözler, okunan kıymetli tavsiyeler, yapılan umre ve haçlar, kılınan namazlar, edilen yeminler, alınan eğitimler sağır bir kuyuda ağlaşıp bekleşiyor.

Bu tür bir toplumun acilen kendi kendini tedavi etmesi gerekir. Aksi halde durduk yerde, bu kadar servet ve konfor içinde hepimiz birden depresyonlar içinde delirecek ve birbirimizin suratını tırmalamaktan öteye geçip kendi kendimizi heba etmeye, durduk yerde saçımızı başımız yolmaya, kafalarımızı toprağa sokmaya, kendi evlatlarımızı yemeye başlayacağız. Bu tedavinin nasıl olacağı konusu da oldukça basittir. İnsanlar başkalarını değil kendilerini iyi insan yapma konusunda gayret sarf edecekler, devlet kurallarını uygulatabilecek mekanizmalar geliştirecekler, hiçbir makam ya da kişi kayırmacılık, kollamacılık peşinde olmayacak, kendileri gibi bir ademoğlu olan birilerinin peşine ne pahasına olursa olsun takılmayacak, bilecek, araştıracak, okuyacak, idrak edecek, tefekkür edecekler. Özetle, vicdanları nadasa bırakmaktan, her usulsüzlüğe ortak olmaktan ve her günahtan pay kapmaktan vaz geçeceğiz. İnsan ailesi için nasıl davranıyorsa toplum için de aynı şekilde davranmalıdır. Sosyal hayatta muhafazakâr, iktisadi hayatta kapitalist; camide dindar, iş yerinde sonuna kadar liberal; söylemde maneviyatçı, uygulamada maddiyatçı; arzularda Batılı, devlet geleneğinde Doğulu bir insan görüntüsünü gözümde canlandırıyorum da ürperiyorum. Hatta korkuyorum. Gözümüze yansıyan geniş anlamda iş dünyası manzarası iş hayatının gerekleriyle açıklanamayacak kadar ürkütücü bir görüntüdür.


Bu Yazı 4927 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar