Işığın Mucizesi
..        

Rüzgarın uğultusu, yağmurun, karın semadan Toroslar'a inmesi diğer memleketlere benzemez. Rüzgar,bu sarp, geçit vermez, yalçın kayalarda daha sert eser.Yağmur ve kar taneleri daha şiddetli düşer bu diyarlarda. Toprağa düşen rahmet taneleri gün olur sele döner.İner vadilerden bereketli ovalara..Fışkırır ab-ı hayat gibi Çukurova'dan, Antalya'dan,Silifke'den, Mersinden.Cana can insanlara bolluk, bereket ,mutluluk ve saadet bahşeder,mana aleminin iklimlerinden Yüce Yaratan. Ya gönle,umuda yağan kar ve yağmur tanelerine ne demeli? Bu taneler yoksul Torosluların sırtına, gönlüne,ruhuna yağar.Gönüllerinde,ruhlarında görülmedik coşkun seller,dağ gibi çığ kürtükleri oluşturur.Yıkar, ezer geçer gönül evlerini biçarelerin. Geçim kaynağı, ekmek teknesi sadece hayvancılıktır bu diyarların.Eskisi kadar köylünün elinde keçi kalmasa da yağıyla kavrulur yörük torunları.İsyan edecek değiller ya.”Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz”sözünü rehber edinmişler yüz yıllar boyu.Bu söz onların bitmez tükenmez rahmet hazineleri olmuş.Bu söz bereketine ayakta ve hayatta kalma sırrını çözmüş ,eli nasırlı,bağrı yanık,kanaatkar yayla köylüsü. O yıl kış Toroslar'da sert ve çetin geçmekteydi.Yalçın dağların zirvesinde olanTaşlıpınar Köyü'de her zamanki gibi nasibini almıştı bu zemherir gibi havadan.İki adam boyu kadar yağan kar köylünün elini, kolunu bağlamıştı.Herkes dört gözle baharın gelmesini bekleyedursun.Ya bahardan önce işi olanlar,ümide yelken açanlar ne yapacaktı bu buzlar ülkesinde? Köy sakinlerinden Ahmet amca, altmış beş yaşlarında, uzun boylu, çekik gözlü,şahin bakışlı, heybetli bir yapıya sahipti.Bu heybetli vücut içinde pırlanta gibi bir kalp,latif bir dil,yüzlerce insanın gönlünü fethetmiş bir aslan yatmaktaydı.Yıllarca köylünün ilim kaynağı olmuş,etrafında ilimden, irfandan,faziletten kaleler dikmiş,bayraktarlar yetiştirmiş bu gönül adamı. Hayat arkadaşı, can dostu Hatice hanımdan üç oğlu ,bir kızı dünyaya gelmiş.Kızı Fatma'yı ak duvaklar içinde gelin göndermiş komşu köye.Büyük oğlu Ali kapılmış olmalı ki şehrin büyülü havasına,yurt tutmamış bu dağ başlarında.Çukurova'nın kavurucu,boğucu sıcağına inerek kapıcılık yapmaya başlamış.İkinci oğlu Mehmet ise, hayatının taze baharında daha yirmi beşindeyken vedalaşmış bütün dost bildiklerine iki yıl önce.Arkasında yadigar olarak gözü yaşlı bir eş,Zeynep ve Mustafa isminde iki yumurcak bırakmış,gözü yaşlı anasına ve çilekeş babasına. Bir kış günüydü .İki kilometre ötede yazdan hazırlanan ağaç dalları ormandan getirilip keçilere verilecek,onlarında gözü gönlü doyurulacaktı.Onlar,yüce dağ başında kendilerine Allah'ın bir emaneti, lütuf ve ihsanıydı.Geçimlerini bu mübarek hayvanın üzerine bina etmişlerdi.O halde gözü gibi bakmalıydı her Toroslu. Mehmet, eşi Hava hanım ve kardeşi Hüseyin kızakla dal getirirken yarı yolda tutuldular,o korkunç tipi ve fırtınaya.Aman Allah'ım !Ne şiddetli,ne dehşetli manzaraydı bu!Ansızın tepeden yuvarlanan çığ gencecik,körpecik Mehmet'i almıştı koynuna.Sarmaş dolaş ta dağın dibine kadar indirmişti.Ta ki, baharda çiğdemler açıncaya dek,koyun koyuna yatacaklardı bu devasa kar yığınıyla.Komşusu olacaktı güzelim kardelen çiçekleri.O gün inletmişti eşi ve kardeşi dağı taşı,koca Torosları.”bırakıp gitme bizi” diye.Ama nafile...Elden bir şey gelmez, gelemezdi artık.Kader kalemiyle yazılan yazıya,Yüce Yaratıcıya asi mi olunurdu?Asla...Kadere rıza göstermek boynunun borcuydu ihtiyar Ahmet amcanın,eşinin,gelininin,oğlunun ve torununun.Sabretmek ve arkasından hayır dualar etmek olacaktı görevleri. Bahar gelince çıkarılabilmişti Mehmet'in gencecik bedeni.Göz yaşları ve dualarla gömülmüştü köyün mezarlığına.Bütün köylü,börtü böcek şahitti bu elim manzaraya. Abisi öldüğünde on sekizinde olan, yağız bir yörük delikanlısı Hüseyin'in askere gitme zamanı gelip çatmıştı.Hafta içinde sülüsünü alan Hüseyin'inin Van'a ulaşıp birliğine teslim olması gerekiyordu.Hatice ana biricik oğlunu gelinlik kız gibi süslemiş,ellerine kınalar yakmıştı.Hüseyin gitmek için hazırdı ama, bağrı yanık babası hazır mıydı? Mart ayı ,dert ayı. Paranın pulun bittiği,kapının kar,bacanın dar olduğu bir aydı.Sadece Ahmet amcada değil,köy sakinlerinin hiç birisinde nakit para bulunmazdı bu aylarda..Kendisine göre keçisi bulunan köylüler ihtiyaç oldukça,yol açıldığı ölçüde şehre götürüp satarak, paranın yettiği kadarıyla ihtiyaçlarını karşılarlardı. Ahmet amcada da, kimseden para istemez, isteyemezdi. O, Peygamberimizin “Veren el, alan elden üstündür.” Sözünü rehber edinmişti kendine. Bu söz bereketine, hep vermeye alışmıştı yıllar yılı. Hüseyin'in gitmesine bir gün kalmış ama, yol parası hala temin edilememişti. On beş keçisi olan Ahmet amca,o gün yirmi kilometre uzaklıktaki şehre iki keçi götürmüştü satmaya.Keçilere bir Allah'ın kulu müşteri olmadığından satamadan geri getirmişti. Bu duruma Hatice ana ve Hüseyin oldukça üzülmüşlerdi. Çaresizlik ve ümitsizlik boyunlarını bükmüştü bükmesine ama, Ahmet amca hiçbir zaman ümidini yitirmemişti. O, biliyordu ki,Biri var. Onun sesini işitir, imdadına yetişir. Demek ki, yaptığı duaların kabul olma vakti gelmemişti anlaşılan. Vakit hayli geç olmuştu. Ev halkı uykuya çekilmiş,ama kimsecikleri uyku tutmamıştı sabaha dek.Ahmet amca da uyuyamayınca, abdest alıp Kur'an okumaya başlamıştı.Başını kaldırdığında saatin iki olduğunu görünce,gece namazı vaktinin geldiğini düşünerek abdest tazeleyip, huşu içinde namazını madde ve mana alemlerinin sultanına sunduktan sonra ellerini semaya açarak: -Ey alemlerin Rabbi olan ,gece ve gündüzü döndüren,her şeyi elinde bulunduran Melik!Ey günahları affeden!Ey izzet sahibi Aziz! Şefkat sahibi Şefik!Gaybleri çok iyi bilen!Kalp gözlerini halden hale çeviren! Ömür günleri tükenen, nefsi gaflet içinde boğulan, faydasız amel sahalarında başı boş yaşamaya devam eden, bu aciz kuluna merhamet et! Ey dua edildiğinde cevap veren! Ey hesabı çabuk gören! Ey keremi bol ve kullarına bağışı çok! Senden başka sığınak ve ümidi olmayan bu aciz kuluna merhamet et, yardım et, medet kıl Allah'ım! Kederimi, ızdırabımı sana arz ediyorum.Tek delilim muhtaç oluşum, hazırlığım elimin boş olması ve çaremin tükenmişliğidir Allah'ım! Senin cömertlik deryalarından bir damla benim ve bütün mahlukatın ihtiyaçlarını karşılar. Sen'in şefkat dalgalarından bir damla yeter Allah'ım! Diye duayı bitirip, ellerini huşu ile yüzlerine sürdüğünde göz pınarlarından o mübarek beyaz sakalına doğru çağıl çağıl çağlayan inci tanelerinin süzülüşünü fark etti...Usulca göz yaşlarına dokundu… Seccadesini toplayarak tekrar Kur'an okumaya başladı. Hızla çalan kapının gürültüsüyle irkildi.Kim gelirdi gecenin bu saatinde? Pek hayra alamet değildi bu geliş, bu kapıyı vuruş diye aklından geçirerek kapıya doğru yöneldi.Ağlamaklı ve titrek bir sesle, kim o diyebildi.Kapının arkasından bir ses: -Aç amca! Ben komşu köyden bir misafirim. -Buyurun evladım.Kapıda bekleyen üç kişiyi içeriye davet etti. Selamünaleyküm hacı amca. -Aleykümselam oğul.Hayırdır birini mi arıyorsunuz gecenin bu vaktinde? -Seni arıyorduk amcam. -Beni mi?Neden? -Benim adım Necmettin NURSAÇAN komşu köydenim.Kayseri'de il müftüsüyüm.Bunlarda arkadaşlarım. Mersin ve Adana müftüleri.Onları köyüme avlanmak için davet ettim.İlahi takdir böyleymiş ki, sabahtan gece yarısına kadar bir kuş bile avlayamadık.Onları nasipsiz etsiz göndermek olmaz diyerek kapını çaldık hacı amca. -İyi oğul bu gece sizi misafir edeyim. Yarında kabul buyurursanız bir keçi keser sizi ağırlarım. Sabah ola hayrola… -Teklifin için teşekkür ediyorum. Biz seni fazla tutmayalım,rahatsız etmeyelim.Köye girdiğimizde sadece senin lamban yanıyordu.Bende bu hane sahibini kaldırıp varsa bir keçi satın almak ve yarın misafirlerime ikram etmek istedim.Eğer sizde satılık bir keçi varsa değerini verip almak isterim. -Keçim var ama satmak doğru olmaz ki oğul .Kabul buyurursanız size ikramım olsun. -Yok hacı amca parasını vermeden asla olmaz.Keçiye ne kadar vereceğiz amca? -Madem hediye kabul etmiyorsunuz o halde ne verirseniz verin oğul. -Keçiye yirmi bin lira verelim. -Yirmi bin lira çok oğul, siz on beş bin lira verin kafi. -Hayır amca. Bizim gönlümüzden yirmi bin lira vermek geçiyor bunu geri çevirmeyin. .-İyide oğul keçinin değeri bu kadar. Fazlası haram olur.On beş bin liradan bir lira fazla alamam. -Peki amcam, verin şu elinizi hayırlaşalım. El sıkışıp pazarlık yapıldıktan sonra Ahmet amca ağıla girerek en besili bir keçiyi seçip Necmettin beye teslim ettiği anda, Ahmet amca iki gözü iki çeşme ağlamaya başlar. Kayseri müftüsü ve misafirleri şaşkın bakışlarla olup bitene bir mana veremezler.Necmettin bey şaşkınlığını gizlemeyerek sorar: -Hacı amca neden ağlıyorsun? Ahmet amca katıla katıla göz pınarlarından ruh alemine sağnak sağnak katreler boşaltır ardı arkası kesilmeden gönül bahçesine. Sadece mübarek dudaklarından Allah'ım Sen ne büyüksün!Allah'ım Sen ne büyüksün! Sözleri dökülmekteydi... Gelen misafirler olup bitenlere hala bir anlam verememiş olacak ki,diğer iki misafir: -Bey amca! Eğer para az diye ağlıyorsan on beş değil yirmi beş bin lira verelim.Yok keçime dayanamıyorum diyorsan keçini almamaktan vazgeçelim. -Ben ağlamayım da kimler ağlasın oğul? “Kul bunalmayınca, Hızır yetişmezmiş.” Bak şu Allah'ın işine. Sizi nerelerden bana gönderip,sizin elinizle beni şu dünyanın en bahtiyar insanı yaptı.Bu göz yaşları acı değil,sevinç,mutluluk , huzur , Allah'ın ihsan ve bereketini görmemden dolayı akıttığım göz yaşlarıdır. Öyle biri var ki, beni işitiyor. Benim dualarımı dergahında kabul ediyor, ihtiyacımı gideriyor, beni bahtiyar ediyor. -Benim oğlum yarın sabah askere gidecekti.Benim de bir kuruş param yoktu. Şu size sattığım keçiyi bu gün satmak için pazara götürdüm. Kimsecikler yüzüne bile bakmadı. Gecenin şu saatine kadar uyuyamadım.O'nun dergahına elimi kaldırdım.Gönlümü, kalbimi, ruhumu O'na açtım.O kainatın Sultanı sizi bana gönderip, beni mesrur eyledi. Allah'a ne kadar şükretsem azdır yavrularım. Diyerek misafirlerini uğurlarken, misafirler de bu bahtiyar amcanın elini öpüp, Allah'a ısmarladık sözleri dökülüyordu ağızlarından.


Bu Yazı 3726 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar