İşin Özü İnsan Olmak
05.11.2015        

İŞİN ÖZÜ İNSAN OLMAK

 

 

Prof. Dr. Mahmut  KAPLAN

 

 

İnsanoğlu, bu dünya konağına, bir süreliğine kendisine emanet edilen serveti nasıl harcayacağı konusunda sınanmak üzere gönderilirken ihtiyaçlarını giderecek yeteneklerle de donatılmış; okusun, yararlansın, anlasın diye kâinat, bir kitap hüviyetinde gözlerinin önüne serilerek emrine verilmiştir. İnsan, gücü ve becerisi derecesinde tabiatı ehlileştirmeye çalışmış çabalamış, zaman zaman da fantezilerini geçekleştirmek sadedinde bazı kuşlara konuşma öğretmeye çalışmıştır. Türk edebiyatının büyük şairi Fuzûlî, aşağıdaki beyitte, “papağana kelimeleri söylemesini öğretsen; sözü insan olur ama özü insan olmaz” diyerek işin püf noktasına parmak basmıştır:

Eylesen tûtîye ta’lîm-i edâ-yı kelimât

Nutku insân olur ammâ özü insan olmaz[i]

Papağan bazı kelimeleri tekrarlayarak öğrenip söyleyebilir ama bu yine de onu insan yapmaz. İnsan olmak için konuşmak gerekli olsa da yeterli değildir. Şair bunu hatırlatmak istiyor: İnsan görünümlü çok mahlûk ortalıkta fakat “insanlık” denen hakikatten habersiz dolaşır durur. Bu yaratık ruhsuzdur, duygusuzdur; daha önemlisi iyiyi kötüden ayıracak mikyastan, yani akıldan yoksundur. İnsanı, insan yapan gönüldür, ilimdir, hünerdir, erdemdir.

Divan şairleri “insan” kavramı üzerinde filozofları hasetten çatlatacak veciz ifadeler kullanmışlardır. Karşımıza iki husus çıkar: Biri kelimenin “manâ-yı ismî” dediğimiz sözlük anlamı ya da insanın kendisine bakan yönü diğeri de bu kelimenin “manâ-yı harfî” denilen yaratıcısına bakan cephesi. İnsan nedir sorusunun veciz cevabını Behiştî bu beytinde vermektedir:

Gülzâr-ı vücûduñ gül-i handânıdur insân

Bûy-ı hoş aña hulk-ı hasen reng aña ‘irfân[ii]                            

İnsan, varlık gül bahçesinin açılmış gülüdür: Hoş koku ona güzel ahlâk, renk ona irfan (olmuştur). İkinci mısrasını şöyle de anlamak mümkündür. Güzel ahlak onun kokusu irfan da rengidir. Güzel ahlak, gül kokusu gibi etrafa güzellik saçar, insanları ferahlatır. Şair varlığı bir gül bahçesine teşbih ederken “manâ-yı harfî” ile bakmaktadır. Varlık, “esmâ -i hüsnâ” tecellilerinden ibarettir ve güzeldir. Neden? Yaratıcısına işaret ettiği için… Behiştî beslendiği kaynağı referans almaktadır. Kâinat insanın emrine verilmiştir. Bu ikram sebepsiz değildir zira insan büyük emaneti yüklenmiş, yüce Yaratıcıya muhatap olmuştur. İnsan kelimesinin hakikatine eren kişinin gül sembolü ile nitelenmesi son derece uygun düşmüştür. Bursalı Rahmî’nin de Behiştî’nin görüşleriyle benzer düşünceler taşıdığını görüyoruz:

Îcâd idicek Vâcib bu ‘âlem-i imkânı

Bir gevher-i pâk itdi mâhiyyet-i insânı[iii]                   

Vâcibü’l-vücûd olan Allah bu imkân evrenini (yoktan) yaratırken insanın mahiyetini bir temiz cevher etti.

Şairin biri açılmış gül teşbihini kullanırken bir diğeri “gevher-i pâk” terkibini tercih ediyor. Anlatılmak istenen hemen hemen aynıdır. Hilkatin merkez noktasında insan denen gerçek vardır. Rahmî de insan denen varlığın saniine/yaratıcısına olan irtibatına dikkat çekiyor. Dünya fanidir, yıkılıp gidecek eski bir konaktır, konuk evidir. Oysa insan öldükten sonra diriltilecek hesaba çekilip sonsuz bir hayata kavuşacaktır:

Bir ribât-ı köhnedür ‘âlem gelen tutmaz karâr

Yapıcak bennâ-yı kudret eylemiş insâna vakf [iv]  Bursalı Rahmî

Âlem eski bir konaktır; ona gelen yerleşemez (temel atıp duramaz). Kudret mimarı onu yapınca insna vakfetti.

Şair, âlemin insana vakfedilen bir konak olduğunu söylerken, ona yüklenen sorumluluğa vurgu yapmaktadır bir anlamda. Vakıf malını kullanmak ancak vakfedenin koyduğu şartlar çerçevesinde olabilir. Aksi takdirde sorumluluğu ağırdır. Eskiler vakıf tarlasından kendi tarlasına geçerken ayakkabılarını çıkarıp tozunu silkeleyip öyle geçerlermiş. Vakıf toprağı kendi topraklarına bulaşmasın diye… İsterse ayakkabıya yapışmış toz ile olsa. Hassasiyetin zirve noktası. Şair Nâbî bundan dolayı oğluna vakıf mütevellisi olmayı önermez. Âlem bir vakıf, insana verilmiş. Vâkfeden yüce Allah… O’nun izni ve rızası dairesinde kullanmak şart olur.

İnsan ibretle âlemi seyretmeli değil mi diye düşünürken başka bir şairin ikazı bizi kendimize getirir:

Bakma gel arz u semâya sûret-i insâna bak

Çâr ‘anâsırdan mürekkeb san‘at-ı Rahmâna bak[v]   Mehmed Sıdkî

Yere göğe bakma insanın suretine bak: Rahman olan Allah’ın dört unsurdan yarattığı sanatına bak.

Dört unsur toprak, ateş, hava ve su… Mana-yı ismî ile baktığımızda insan bu dört maddeden yaratılmıştır. .Mehmed Sıdkî bizi,  insanı güzel surette yaratan Yaratıcıyı görmeye çağırıyor. İnsan dört unsurdan ibarettir ama ona bu güzel şekli veren Rahmân’dır. İnsan, sanatkârına raptedilince bakış açısı değişmekte hakikat tebellür edip parıldamaktadır. Bu dört unsura şekil veren Rahmân’ı gören kendine çeki düzen verir; insana büyük bir sevgi ve saygı duyar, zira o sıradan bir varlık değil. Kutsal emaneti yüklenen, güzel surette yaratılan bir varlıktır. O zaman zatına “hoşça bak”acaktır. Ümmî Sinan da tam bu noktadan meseleye yaklaşır:

Hikmetiñ levhine baksam ‘aklım olur târumâr

Od u su toprag u yel insân iden Perverdigâr[vi]                       

Ateş, su, yel ve toprağı insan eden Allah’ın hikmetinin levhine baksam aklım darmadağın olur.

Şairin aklı nasıl tarumar olmasın ki basit dört unsurdan “ahsen-i takvim”e dönüşen bir varlık ortaya çıkıyor. Tabiatta bol, mebzul bulunan bu dört unsur, kudret elinde yerlerin ve göklerin üzerinde tasarruf edebilme yeteneğine sahip bir varlığa dönüşüyor. Dünden bu güne ilim bunun bir benzerini değil bir azasını dahi yapamamış. İç âleminin derinliklerine ise hiç inebilmiş değil…

Birkaç örnek beyitle insanın mahiyetine ve önemine değindikten sonra üzerine düşen vazifeye bakalım:

Seni insân eyledüm diyü öger ol Pâdişâh

Andan artuga göñül virmek düşer mi şânıña[vii]   Ümmî Sinan

O padişah (Allah), seni insan (olarak) yarattım diye över. O’ndan başkasına gönül vermek şanına düşer mi?

Ümmî Sinan bir tasavvuf ehli. Ona göre gönül sadece Hak için yaratılmıştır. Sadece O’na hasredilmesi anlayışını taşır. Zaten gönül Samed aynasıdır; arınıp temizlendiği zaman kâinat sultanı ona konuk olur. Böyle bir konuk için yaratılan gönle hiç başka sevgi, başka ilgi yakışır mı? Başkasına gönül vermek yakışmaz insana. Hamdullah Hamdî de şu beytiyle düşüncesini dile getirir:

Hurrem o gönül kim geçe ‘âlem hevesinden

Hoş dem sürer ol tûtî ki uçdı kafesinden[viii]                           

Âlemin hevesinden geçen gönül sevinçlidir, neşelidir; kafesinden uçan papağan hoş vakit geçirir.

Gönül madem Arş-ı Rahmân’dır, o halde onu bağlayan bağlardan sıyrılıp kurtulmak insanın özgürlüğüdür. Nefsin kafesi andıran hapishanesinden halas olan insan mutlu olmaz mı? Şair, tutî imgesini öne çıkarıyor. Sebebi, bu kuşun bazı kelimeleri söyleyebilme yeteneğidir. Hamdî, kelimeleri yerli yerinde kullanarak hakkını vermekte son derece usta…  Bu açıdan bakınca “kafes” gediğine tam oturmuş olur. Hamdî’den önce Ahmedî de tuti ve kafes imgesine vurgu yapmıştır:

Tûtî bigi ölmedin ol kim kafesden kurtılup    

Bulasın Firdevs gül-zârında câvidân hayât[ix]            

Ölmeden önce, papağan gibi kafesinden kurtulup Firdevs gül bahçesinde ölümsüz hayat bulasın.

Ten ya da nefis kafesinden kurtulmak “ölmeden ölmek”le mümkündür. Bir hadisi çağrıştırıyor Ahmedî. Ölmeden, nefis ve günah bakımından ölen kafesten kurtulup Firdevs cennetine pervaz eder. Teşbih aynıdır: Kafes ve tutî… Ebedi saadet, neşe, zevk ve sevinç bu hadisin manasında gizli: Ölmeden ölünüz…

Aşağıda sunulan beyit yine şiirleşmiş bir hikmet tablosu olarak dikkatlere sunulmuştur:

Dehr bir bâzârdır herkes metâ’ın arz eder

Ehl-i dünyâ sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemâl

“Dünya bir pazardır, herkes (burada) metaını satışa sunar: Dünya ehli altın ve gümüş; hüner ehli erdem ve kemâl…”

Aslında bütün yapılanlar, bir alışverişten başka bir şey değil. İnsanı dünyaya gönderen, alışveriş yapmasına yarayacak cihazları da vermiş. İsteyen bunları erdem ve kemâl yolunda, dileyen altın gümüş yolunda kullanır. Allah, çeşitli hassalarla bezediği insandan, emanet olarak verdiklerini, satın almak istiyor. İnsanın önünde iki yol vardır; iradesini kullanarak bunlardan birini seçer ve sonucunu kabullenir. Bu sözden, şairin altın ve gümüşe karşı olduğu anlaşılmasın. Şair, para ile fazileti karşılaştırıyor. Hangisi üstün acaba?

Sözü Ümmî Sinan’ın şu güzel beytiyle bağlayalım dilerseniz:

Gerekse okusın yazsın gerek seyyâh olup gezsin               

Bu tevhîdiñ deryâsına talmayan insân degüldür[x]                                

Gerek okusun gerek yazsın, gerek seyyah olup gezsin bu tevhidin/birlik denizine dalmayan insan değildir.

İnsanın asıl görevi tevhid yani birlemek, yani Allah’a şirk koşmaktan sakınmaktır.  Yaratılmasından maksat, kendi Halikını bilip tanımak, ona ibadet etmektir. Bunun en temel şartı tevhid… İnsan, kâinata bakıp tefekkür ederek her eşya üzerinde parlayan esmâ tecellilerini kavrayıp derin bir huzur ve teslimiyet içinde tevhid deryasında daldığı zaman asıl manasını ifade etmiş olur.

Sözü hikemî şiirin unutulmaz ustası Nâbî’nin beyti ile tamamlayalım:

Âlem-i sugrâyız ammâ âlem-i kübrâ ile 

Keffe-i mîzân-ı hikmetde berâber gelmişüz[xi]

Küçük âlemiz ama hikmet terazisinin kefesinde büyük âlemle eşit (olarak) gelmişiz. 



[i] Fuzûlî Divanı, haz. K.AKYÜZ, S.BEKEN, S.YÜKSEL, M. CNBUR, Ankara 1990, s.304.

[ii] Behiştî Divanı, haz.Y.AYDEMİR, Ankara 2000,  s.183.

[iii] Bursalı Rahmî,İstanbul 2011,  s.225.

[iv] Bursalı Rahmî, age., s.330.

[v] Mehmed Sıdkî Divanı, haz.Abdullah EREN, Kültür bak.e kitap 2012, s.164.

[vi] Ümmî Sinan, haz.A.Azmî BİLGİN,İstanbul 2000,  s.38.

[vii] Ümmî Sinan, age., s.212.

[viii] Hamdullah Hamdî Divanı, haz.A.Emre ÖZYILDIRIM, Ankara 1999, s.193.

[ix] Ahmedî Divanı, haz.Yaşar AKDOĞAN, Kültür bak.e-kitap, s. XII/4.

[x] Ümmî Sinan Divanı, s.88.

[xi] Nâbî Dîvânı, haz.Ali Fuat BİLKAN, İstanbul 1997,s.679.


Bu Yazı 1865 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar