İslam Kardeşliği Açısından Soyu Tanrılaştırmak ve Neseple Övünmek
17.01.2014        

İslam kardeşliği Açısından

Soyu Tanrılaştırmak ve Neseple Övünmek

Prof. Dr. Murat Sarıcık

 

 

1. Soyu Tanrılaştırmamak

Farklı ayetler ve hadisler açısından Allah soya, ırka önem verilmesini sevmez. Onun sevmediğini sevmemek, buğz ettiğine de buğz etmek gerekir ve bu imanın gereğidir; Allah için buğz, Allah için sevmek asıldır. Eğer ırkçılık saikasıyla böyle hareket edilmezse,  ırkçılık bizi bir açıdan ırkı, soyu ve nesebe dayanmayı tanrılaştırmaya götürür. Böylece bu konuda biz, Allah’ın emrine değil,  ırkımız ve soyumuzun emrine girmiş oluruz.

Âl-i İmran suresinin 64. Ayetinde  “Allah’ı bırakıp kimimiz kiminizi ilahlaştırmasın” buyrulur. İslam Allahtan başka canlı cansız, maddi ve manevi her şeyin ilahlaştırılmasına karşı çıktığı gibi, ırkın ve soyun da ilahlaştırılmasına karşı çıkar. Yani Allah’ın emirleri ve yasakları bir yana bırakılarak; ırkın ve soyun emrine girmek; yaptıklarını Allah için değil de ırkı, kabilesi, etnik mensubiyeti için yapmak,  bir nevi ırkı tanrılaştırmaktır. Bu yüzden Kuran’ı Kerim’de yer aldığı üzere; hevayı (istekleri ve arzuları) tanrılaştırmadan söz edildiği gibi, nefsin, yaratıldığı şey ve aslıyla gururlanan şeytanın yoluna girerek,  bunları tanrılaştırmak da söz konusu olabilir.

Irkçılık anlamındaki milliyetçi, milliyeti mabut ittihaz eder ve tanrılaştırır. İman ve İslam’ın selameti ve din için değil de, ırkı ve kavminin selameti için çalışır ve avminin selameti için her şeyi feda eder. Oysa Allah’ın emri; her şeyin Allah ve İslam için yapılması ve feda edilmesidir, Müslüman bu yüzden gerektiğinde canının da Allah ve dini için verip şehit olur. Rasulullah ve sahabeler ve İslam’a hizmet eden dedelerimiz ve diğer İslamiyet milliyetçisi Müslümanlar hep bu yolda olmuşlar ve ilerlemişlerdir. 

İslam kardeşliğine zıt olan ırkçılık; ruhu ve esası İslamiyet ve iman olan müsbet bir milliyetçiliği reddeder, din kardeşliği yerine kavim kardeşliğini ikame etmeye çalışır,  başka ırkları yutmakla ve onlara zarar vermekle beslenir. Kur’an ise; ırkçılık bağı yerine din ve vatan birliğini esas alır.

Tevbe suresi 31. Ayetinde Yahudi ve Hıristiyanlardan ve onların nasıl sapıttıklarından söz edilirken şöyle buyrulmaktadır:

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp ahbârını (bilginlerini ve hahamlarını) , (Hıristiyanlar da) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Hâlbuki onlar ancak İlâh-ı Vahid olan Allah’a kulluk (hizmet) etmekle emr olundular.”  

Onların haham ve ruhbanlarını rabler edinmeleri; Allah’ın emirlerini bırakıp onların söylediklerini Allah emri saymaları ve Allah emri olarak yapmalarındandır. Böylelikle hahamlar ve ruhbanlar, Allah yerine konulmuş oldular ve Rabler haline gelip tanrılaştırıldılar. Irkını, asabiyetini, kavmini mabut ittihaz etmek ve tanrılaştırmak da buna benzer. Oysa İslam’a göre; yapılan her şey ancak Allah için ve Allah emrettiği için yapılır. Rasulullah’ın, bir zaman gelip insanların dinara, dirheme, paraya ve kadınlara tapacağından söz etmesi de bu açıdan düşünülebilir. 

Hamdi Yazır, Bakara suresi 165.ayetini tefsir ederken de ırkı ve soyu tanrılaştırma konusunda bize yararı olacak şeylerden söz eder. İlgili ayette şöyle buyrulmaktadır:

“Ve insanlardan kimi de Allah’tan beride birtakım nidler (ona eşler ve benzerler) edinirler de, onları Allah sever gibi severler. İman edenler ise, Allah için sevgide şiddetlidirler…”

Yani müşrik olanlar, Allah’a denkler, nazirler, benzerler, emsaller ve şerikler edinirler.  Ve onları Allah gibi severler: (yuhıbbûnehum ke hubbillâhi).  Onları Allah’ı sever gibi sevdikleri için; emirlerine, yasaklarına ve arzularına Allah emri ve yasağı gibi itaat ederler de, Allah’a isyan ederler. Allah gibi sevilenler canlı ve cansız olabildiği gibi, akıllı ve akılsız da olabilir. Allah’ı sever gibi sevilen; İslam’la çatışan zihniyet,  düşünce ve heva, ırk, kavim ve soy sop da olabilir. Böyle yapmak; Allah’ı inkâr ederek veya etmeden, “ma’nây-ı ulûhiyette onları Allah’a ortak yapmakdır.”[i] Böylelerinden bir kısmı açıkça müşriktir ve bunu açıkça söylerler, bir kısmı da bunu tasrih etmeden aynı şeyi yaparlar. 

Onlar Allah’a endâd ettiklerini “Allah sever gibi severler…onların muhabbetini mebde-i hareket ittihaz ederler, Allaha yapılacak şeyleri onlara yaparlar, Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını istihsal etmeğe çalışırlar, Allah’a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler… İnsanlar tarafından böyle muhabbet ile mabud payesi verilen endad o kadar mütenevvidir ki,  bir taş, bir maden parçasından, bir ot, bir ağaçtan tut da ecrâm-ı semaviyeye, ruhlara, meleklere kadar çıkar… ‘hüm’ zamiri bunların bilhassa zevilukûl kısmını tasrih etmektedir. Buna binaendir ki, müfessirîn-i kiram bu endadı ‘Allaha masiyette itaat ettikleri sâdâtları, reisleri, büyükleri’ diye beyan etmişlerdir.”[ii]

Bunun içine akılsız putlar girdiği gibi; nefis, heva, servet, haşmet, güç kuvvet, ikbal, makam mevki, güzellik, güzeller, kahramanlar ve hükümdarlar gibi maddi ve manevi şeyler de girer, bunları ve benzerlerini Allah gibi seven ve bunlar için ölümü göze alan ve her fedakârlığı yapan nice insan vardır. Başta Eski Mısır, Roma, Yunan ve Hıristiyanlık kültüründe bu açıkça görülür. Bunlar içine evliyayı ve enbiyayı mabut derecesine çıkaranlar da girmektedir. 

Kanaatimizce ırkçı olan da,  ırka muhabbeti ve ona hizmeti hayatının merkezine alarak, ona muhabbeti mebde-i hareket ittihaz ederek ırkını tanrılaştırır. Onun için başlar, onun için işler ve onun için vardır. Çünkü muhabbetin hükmü sevdiğine itaattir.[iii] Diğer şeyler tanrılaştırıldığına göre ırk da tanrılaştırılabilir. Irkçı da, Allah’ı sever ve ona itaat eder gibi, ırkını sever, ona itaat eder ve Allah’ın hizmetine girer gibi onun hizmetine girer. Irkına mabut muamelesi yapar ve ona bağlanır.

Bu vartaya düşmemek için  “bir şeyi Allah için sevmekle, Allah gibi sevmek” arasını iyi ayırmak gerekir. Müslüman, önce Allah’ı sever ve Allah’ın emri doğrultusunda, onun için, onun namına ve hesabına onun yarattıklarını sever. Mesela Allah’ı sevenler onun yolunda giden müminleri, salihleri, evliyayı ve enbiyayı severler; lâkin Allah gibi değil, Allah için sevmektedirler. Bu sevgileriyle onları örnek alırlar ve yollarına girerler. Yani Allah’ın sevdiklerini onun rızası için sevmek günah ve şirk değildir, mânây-ı harfî ile onları sevmektir. “Kul in küntüm tühıbbûnallâhe” ayeti de bu tür sevgiyi emreder.[iv]

2. Soy Çokluğu, Hasep ve Neseple Övünmek

İslam ve İman kardeşliğine ters olan hasep, nesep, soy çokluğu ve dünyalıklarla övünme (tefahur) konusunda Tekasür suresi dikkat çekicidir. Bu surlu surede Yüce Allah şöyle buyurur:

“Tekasür (soy çokluğu ile, hasep neseple tefahür) sizi oyaladı, hatta kabirleri bile ziyaret ettiniz. Öyle değil, ileride bileceksiniz, öyle değil ileride şüphesiz bileceksiniz. Öyle değil, ilme’l-yakin ile bilseniz. Yemin olsun, o cahîmi çaresiz göreceksiniz. Sonra yemin olsun, onu çaresiz ayne’l-yakin göreceksiniz. Sonra yemin olsun, o gün nimetlerden muhakkak sorguya çekileceksiniz.”[v]

Tekasür suresi İslam kardeşliği konusunda önemli mesajlar ihtiva etmektedir:

1. Surenin ilk ayetinde “elhâkümü’t- tekâsür= tekasür sizi oyaladı ve eğledi” buyrulur. Tekasür; çoklukla, hasep ve neseple tefahur, gururlanmak, büyüklenmek, böbürlenmek, kurumlanmak, çokluk gururu ve iddiası gibi manalara gelir. Tekasür kesretten gelir. “Biz daha çoğuz”, “hayır, biz daha çoğuz ve iyiyiz” gibi çoklukla gurur, büyüklenme, kibir, teazzum, hasep ve neseple karşılıklı mufâharadır.  Ehl-i dünya sadece bunlarla değil, dünya ile ilişkili başka şeylerle de övünüp gururlanır, kurumlanır ve kibirlenir.  Böyleleri, hasep, nesep ve çokluk yarışı ve gösterişine kapılır. Zaten ne sebeple olursa olsun; gurur, gösteriş, kibir, riya ve övünmek, İslam’ın hoş karşılamadığı şeylerdir. Çoklukla övünmek; malda, sayıda ve menakıpta, yani insanlar nazarında övünme vesilesi olan şeylerde olur.[vi]

2. Ayette geçen “elhâkum= tekasür sizi oyaladı, eğledi” açıklaması da manidardır. “İlhâ” eğlence demek olan lehiv mastarından gelir. Lehv eğlence olunca; ilha da eğlemek ve oyalamaktır. Böylece boş şeylerle insan iğfal ve işgal edilir, asıl işinden ve kulluğundan alıkonulur. Daha mühim olan işleri ve vazifelerini yapamaz. Allah’ı zikir, marifet, tefekkür, şükür, taat, onun dinine hizmet ve ibadet gibi farz ve mendup işlerinden geri kalır. Bu gurur, kibir ve aldanış; mal, mülk, soy çokluğu ve neseple övünmek onu ateşe doğru sürükler.[vii]

3. Tekâsürle tefahur ve onun insanları eğleyip oyalamasını daha iyi anlamak için; surenin hangi sebeple indirildiğini bilmek gerekiyor. Bu konuda birkaç rivayet vardır:

a) Çoğu müfessire göre, Kureyşli Abdumenaf oğulları ile, yine Kureyş’li Sehm oğulları soy ve nesepleriyle mufahara ederken, yani karşılıklı övünürken;  her iki taraf da “hangimiz kabilece daha çoğuz?” mufaharasına giriştiler. Abdumenaf oğullarının daha çok olduğu anlaşılınca, bu kez Sehm oğulları, “hem sağları, hem ölüleri sayalım” dediler. Her iki taraf da “bizim şerefli babalarımız ve atalarımız çoktur, malımız daha fazladır” iddiasında bulundular.[viii]

Cahiliyede insanlar, kabileleri ve soylarıyla, onların yaptıklarıyla övünürler; onların şereflerinin kendilerine miras kaldığına inanırlardı. Bu yüzden ataların soyu, yaptıkları, başarıları, zenginlikleri, cahiliyenin şeref olarak kabul ettiği her şey onlar için önemliydi. Şimdi de bunun bir benzeri yaşanıyordu. Abdumenaf, Hz. Peygamberin Haşim’den önceki dedesiydi. Abdumenaf’ın soyu; Haşim, Abduşems, Muttalib ve Nevfel adlı dört oğlundan sürdü. Haşim’den Haşimiler, Abduşems’ten de Emeviler çoğalmıştı.[ix] Şu halde mufahara, Rasulullah’ın soyu ile Sehmoğulları arasında oluyordu.

Mufahara ve tekasür davasında ölüler sayılınca bu kez Sehm oğulları kabilesi sayıca çok çıktı. Hatta ölüleri saymak için kabirlere kadar gittiler. Çoğu müfessire göre bu olay üzerine Tekasür suresi nazil oldu ve asabiyet saikasıyla yaptıklarının yanlışlığını ortaya koydu.

b) Bir başka rivayete göre adı geçen sure Medine’de nazil olmuştu. İki ensar kabilesi Haris ve Hars oğulları bir gün kabilecilik zihniyetiyle tefahür ve tekasüre giriştiler. Bunlardan bir taraf  “bizde falan ve filan gibi büyükler var” derken öbürleri de “bizde de falan ve filan var” gibisinden kabile ve nesepleriyle karşılıklı övünmeye başladılar. Övünmek (mufahara) dirilerle başladı ve derken ölülere intikal etti. Olay üzerine Tekasür suresi nazil oldu. Onlar diriler bir yana, ölülerin nam, şan, soy ve sayıları ile de övünmeyi sürdürmüşlerdi.

c) Meşhur müfessir Taberi’ye göre surenin nazil olmasına sebep olan övünme içinde zenginlik, servet ve başka dünyalıklar da vardır.[x] Bir gün Medine’de Resul-i Ekrem Tekasür suresini okurken İbn-i Cerir b. Abdullah Hz. Peygamber’in huzuruna varmış, o sırada okuduğu sure ile alakalı olarak Hz. Peygamber şöyle buyurmuştu:

“Âdemoğlu ‘malım, malım’ der. Oysa senin malın ancak sadaka edip elden geçirdiğin, yiyip tükettiğin yahut giyip çürüttüğündür.”

Bu olay da gösteriyor ki, tekasür ve tefahur içine, mal çokluğu ile övünmek de girmektedir.[xi] Hz. Peygamber ayrıca, müminlere tevazuyu, başkalarının haklarına saldırganlılığı yasaklarken “Velâ yefhara ahadun ‘alâ ahadın= (Allah bana) kimsenin kimseye karşı (herhangi bir şekilde) övünmemesini de (vahyetti)” buyurmuştur.[xii]

4. Surenin tefsirinde tahdîs-i nimet konusuna da temas edilir. “Ve emmâ bi ni’met-i rabbike fehaddis= Ve Rabbinin nimetine gelince tahdis et (onu şükürle an)” ayeti gereğince nimetler fahre, gurura, gösterişe ve böbürlenmeye sebep olmayacak şekilde, hamd ve şükürle anılmalıdır. İnsan Allah’ın nimetlerini andığında, başkaları tarafından kendisine iktida edileceği kanaatine varırsa, yaptığı iyiliklerden, tattan, ibadetten tahdis-i nimet olarak söz açabilir. Bu hayırda yarışı teşvik eder. Çünkü “Ve sâbikû ilâ mağfiratin min Rabbikum= Rabbinizin mağfiretinde yarışınız.” “Ve fî zâlike fe’l-yetenâfisu’l-mutenâfisûn= Yarışanlar bunda (cennette Allah’ın emirlerini tutmada) yarışsınlar” gibi ayetler vardır. Allah’ın emirlerini iyi ve çok yapmada yarışırken ucub, riya, gurur, kibir ve tefahüre düşmemek gerekir.[xiii]

Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke fethi sonrası söylediği nutukta farklı konulardan söz ederken şöyle de demişti:

“Ey Kureyş topluluğu! Allah sizden cahiliye nahvesini (cahiliye övünmesi ve kibrini) ve dalaletle taazzumu/büyüklenmeyi gidermiştir. Bütün insanlar Âdem’den, Âdem de topraktandır.”[xiv]

5. İlgili suredeki “hattâ zurtümu’l-mekâbir= Hatta kabirlere varıncaya kadar; kabirleri bile ziyaret ettiniz” ayeti birkaç türlü yorumlanmıştır:

a) Bir yorumu şöyledir: Çokluk, soy sop ve dünyalıklarla, malla, servetle, karşılıklı övünmek sizi o kadar eğledi ve oyaladı ki; değil dirileri, ölüleri bile sayıp dökmeye ve onlarla iftihara kadar gittiniz. Ölümü tefekkür edip, ölenlerden ibret alacağınıza, ölülerle, onların soyu sopu, şanı şerefi ve yaptıklarıyla övünmeye, gurur ve kibre daldınız. Bu tür tefsirde; kabirleri ziyaret, tefahürden mecaz ve kinaye olarak düşünülmüştür.[xv] Bu arada kabirlere gidiş de olabilir.

b) Bir başka açıdan; tefahur, soy, sop, servet ü saman ve dünyalıkla övünme ve gururlanma sizi öyle iğfal ve meşgul etti ki; kabirlere gidinceye dek bununla meşgul oldunuz. Yani canınız çıkıncaya, ömrünüz bitinceye dek bu tefahur sevdası ve bu boş iş sizi oyaladı. Ömür sermayenizi boşuna heder ettiniz, ahretiniz için takva, amel ve taatta bulunmadınız; mal, evlat, şan, şöhret çoğaltmayı, geçmiş atalarla, soy ve neseple övünmeyi bir şey sandınız. Bu yorumda “hatta kabirleri ziyaret ettiniz” demek; “bunu yapa yapa ölüp kabirlere girdiniz” demektir.[xvi]

c) Hz. Ali ise “biz kabir azabı hakkında şek eder dururduk, ta ‘el-hâkumu’t-tekâsür’ nazil olana kadar” demiştir. Ona göre “hattâ zürtumu’l-mekâbir= ta kabirleri ziyaret edene kadar” demek, “kabir azabını tadıncaya kadar” demektir.[xvii]

Onun yorumunda bu ayet, kabir azabına işaret etmektedir. Çünkü kendisiyle ömür tüketilen bu yanlış iş ölümle son bulunca, insanlar dâr-ı hizmet olan dünyadan dar-ı ceza ve ücret olan ahirete göçerler. Yaptıklarının cezasını çekmek üzere kabre gönderilirler. Burada kabre girme hali, kabir azabı görme halinde tasavvur edilmiştir.

6. Kabirleri ziyaret söz konusu olunca; meşru dairede kabirleri ziyarete karşı olunduğu düşünülmemeli. Burada kabirleri ziyaretten nehiy; onlarla, soyla, sopla geçmişlerin yaptıklarıyla övünmek ve gururlanmak için yapılan ziyarettir. Ölümü ve ahireti hatırlamak, dünyanın geçiciliğini ve her nefsin ölümü tadacağını tefekkür etmek gibi sebeplerle kabir ziyareti bilhassa emredilmiştir. Resul-i Ekrem: “Neheytukum ‘an ziyâreti’l-kubûri= Sizi (daha önce) kabir ziyaretinden men etmiştim. Fezûrûhâ fe innehâ tüzekkirukumu’l-âhirete= Haydi onları ziyaret edin, çünkü onlar size ahireti hatırlatır” buyurmuştur.[xviii] Bir başka sözlerinde de “fe innehâ tezkiratun= Çünkü onlar (kabirler) tezkire yani hatırlatıcıdır” buyurmuştu.

Şu da unutulmamalı ki, elbette İslam’a hizmetle ömür geçirmiş büyüklerin, dedelerin ve ecdadın iyilik ve kemalâtına varis olmak, çağrılarına uymak için onların tarihini ve yaptıklarını iyi öğrenmek gerekir. Tarih bunun için vardır.  Böylece, onların hayrı ve hasenelerini daha iyiye götürmek ve yaşatmak gaye edilir. Onların zihniyeti, hayat tarzı ve ölümleri tefekkür edilip ibret alınır.[xix] Bu durum ve yöneliş, memduhtur ve övülmeye değer. Ama onların iyiliklerine varis olmayı düşünmeden; ölülerle, onların yaptıkları ile ve şan ve şerefleriyle övünmek, gururlanmak, çürümüş kemiklerle mağrur olmak doğru değildir.[xx]  Bu konuda bir ayet-i kerime bakınız bizi nasıl yönlendirmektedir:

“Tilke ümmetun kad halet lehâ mâ kesebet= onlar bir ümmetti/milletti, geldi geçti, kazandıkları kendilerine aittir. Ve lekum mâ kesebtum= Ve sizin kazandığınız da size aittir. Velâ tüs’elûne ammâ kânu ya’melûn= Onların yaptıklarından da sorguya çekilmezsiniz, siz kendi yaptıklarınızdan sorumlusunuz.”

 



[i] Yazır, A. Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, I- IX, Eser neşriyat, İstanbul 1979, I, 572.

[ii] A.g.e., I, 573.

[iii] A.g.e.,  I, 572.

[iv] Bkz. A.g.e., I, 572- 575, 579, 585- 586.

[v] Tekasür, 102/2-8; Babanzade, Ahmed Naim, İslam’da Irkçılık ve milliyetçilik, İkbal Yayınları, Ankara 1979,  s. 64-65; Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte, I- XVIII, İstanbul ty., XVI, 268, 362; XVII, 192, 540. Rasulullah farklı kabile ve milletlerden evlilikler yaparak bu konuda bir kabilecilik ve ırk ayrımı yapmadı, hatta Mısır kökenli bir cariye ile de evlendi. Bkz. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I- II, terc., Salih Tuğ, İrfan Yayınevi, İstanbul 1980, II, 715, 730, 743 vd.

[vi] Lokman, 31/ 18; Canan, XV, 142.

[vii] Yazır, IX, 6040-6041; 608 9; Mansur Ali Nasif, et- Tâcu’l- Câmi ‘u li’l- Usûl, I- V, Pamuk Yayınları, İstanbul 1960,  IV, 297.

[viii] Babanzade, s. 66.

[ix] Babanzade, s. 66; Sarıcık, Murat, Hz. Muhammed’in Çağrısı-Mekke Dönemi, Nesil Yayınları, İstanbul 2006, s. 20-21.

[x] Mansur Ali, IV, 297; Yazır, IX, 6042.

[xi] Mansur Ali, IV, 297; Yazır, IX, 6042.

[xii] Nevevî, Yahya b. Şeref, , Riyâzu’s- Sâlihîn, terc., Mehmed Emre, Bedir Yayınevi, İstanbul 1974, s. 578, nr. 1589.

[xiii] Yazır, IX, 6043-6044.

[xiv] İbn-i Hişam, Abdulmelik b. Hişâm, Sîretü’n- Nebi, I- IV, Dâru’l- Fikr, Beyrut 1981,  IV, 32; Vakidi, II, 835; Sarıcık, Murat,  Hz. Muhammed’in Çağrısı -Medine Dönemi, Nesil Yayınları, İstanbul 2009, s. 463.

[xv] Mansur Ali, IV, 297; Yazır, IX, 6044.

[xvi] Yazır, IX, 6045.

[xvii] Mansur Ali, IV, 297. Yazır, IX, 6045.

[xviii] Yazır, IX, 6045.

[xix] A.g.e.,  IX, 6049.

[xx] Yazır, 6049. Ayrıca bkz. Heytemi, Ahmed b. Hacer,  es-Savâiku’l- Muhrika, Mektebetü’l- Kâhira, Kahire 1385,  s. 239.


Bu Yazı 4483 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar