İslamiyetin Üç Medeniyet Hamlesi
05.11.2015        

İSLAMİYETİN ÜÇ MEDENİYET HAMLESİ

 

 

Nevzat KÖSOĞLU

 

 

Her medeniyet bir iman hamlesinin ürünüdür. Yeni bir imanla motive olan belirli bir topluluk, dünyasını yeniden tanzim eder; o imanın belirlediği bakış açıları ve ölçüler içinde hayatı yaşamakla özgün bir üslûp kurmuş, bir kültür gerçekleştirmiş olur. Medeniyet yahut kültür bu anlamda, toplum hayatının belli bir iman çerçevesinde gerçekleştirilmesidir. Bu oluşumda iman, kurucu gücü teşkil eder; imanın muhtevası ise üslûbu belirler.

İman ve amel kavramlarına kısaca dokunmalıyız. İnsan açısından iman, tam bir bağlanış, teslimiyet, güven ve sonuçta, ruhun iman edilen şeylerle motivasyonu olayıdır. İmanla, cemiyette bilkuvve mevcut olan güç, bir sosyal gerilim, bir hayat hamlesi olarak tezahür etmeye başlar. Cemiyet bu güçle hayat meselelerini çözmeye, dünyayı yeniden tanzim etmeye yani kendi kültürünü inşa etmeye başlar.

İmanın mevzuu, şüphesiz, insan, varlık hakkında genel bir anlayışı ifade etmeli ve beşeri ilişkiler konusunda ölçüler vermelidir. Bu inanç, geleneksel anlayışların eğitim yoluyla aktarılması yahut tabii yaşama şartları içinde yeni nesillere kazandırılması şeklinde olabileceği gibi, yeni bir imanın benimsenmesi yahut mevcut imanın yaygın bir biçimde tazelenmesi şeklinde kazanılabilir. Cemiyet bu imanın verdiği bakış açılarından varlığı kavrar, değerlendirir, bu ölçülere uygun olarak beşerî ilişkilerini geliştirir. Böylece, ayni bakış açıları ve ölçüler içinde yaşanan hayat müşterek bir üslûp kazanmış olur.

Medeniyet, kültür hadisesinin temeli, motive edilmiş bu ruh gücüdür; kuran, yapan bu güçtür. Bu güç imanın bakış açılarını ve ölçülerini vermelidir.

Medeniyet, kültür hadisesinin temeli, motive edilmiş bir ruh gücüdür; kuran, yapan bu güçtür. Bu güç imanın bakış açıları ve ölçüleri ile ölçülenmiş olduğundan hayata bütün açılışları yani amelleri bu ölçülere uygun olarak gerçekleşir. Ancak, imanla tezahür eden bu gücün, içinde yaşadığı maddi şartları yönlendirecek, değişmeleri, kavrayıp üslûbuna katabilecek bir kuvvete ulaşması gerekir.  O zaman, yaşanılan çevre ve sair maddi şartların imkânları içinde bir kültür yeşermeye başlar.

Amellerden kasıt ise, cemiyet içindeki bütün hayat faaliyetlerimizdir. Hayatı yapan şey amellerimizdir. Bütün medeniyetler de belli bir üslûp içinde gerçekleştirilen amellerden ibarettir. Amellerin ayni üslûp içinde gerçekleşebilmeleri için ayni imana bağlı olarak doğmaları gerekir. Ve  ameller iman ölçülerine uygun oldukları sürece üslûp birliği ve ahengi devam eder.

***

Her medeniyetin temelinde bir iman parlaması vardır. Ve her medeniyetin kuruluş dönemleri, ameller açısından en canlı ve yaratıcı devresidir. Bu dönemde insan ateşli bir bağlanış içindedir. Kültür kendi dünya görüşünden, ölçülerinden, değerlerinden kesinlikle emindir. Bu yüzden bütün eylemlerinde rahat ve atılgandır. Yabancı kültür karşılaşmalarından çekinmez ve onlardan, gerekli gördüğü kültür unsurlarını alır, kendi üslûbuna mal eder.

Kültür, bu devresinde hayatın her cephesinde karşılaştığı meseleleri çözer; beşeri ilişkileri yeniden düzenler, davranış biçimleri teşekkül etmeye başlar. Değerlerin gerçekleştiriliş biçimleri ve müesseseler belirir. Bu oluşmada, müesseselerin bir takım unsurlarının, değerlerin gerçekleştiriliş biçimlerinin yabancı kültürlerden alınması yahut yerli kültüre ait olması veya yeniden icat edilmesi, kültürün bütünlüğü ve üslûbu açısından fazla önemli değildir. Çünkü kültüre üslûbunu veren kuvvet, kültürel unsurların ayni bakış açısından, ayni ölçülerle kavranması, yorumlanması ve kültür içindeki işlevlerine kavuşturulmasıdır.

Kuruluş dönemlerinde olumlu olan, iman ve amel arasındaki, şimdi ifade edeceğimiz ilişki, düşüncelerimizin kilit noktası sayılabilir. İman, heyecanı devam ettiği sürece kültürün motivasyon gücü yüksektir ve ameller iman ölçülerine uygun olarak gerçekleşirler. Ameller iman ölçülerine uygun gerçekleştirildiği sürece de iman, gücünü ve heyecanını muhafaza eder. Ameller iman ölçülerinden sapmaya başlarsa bu, imanın zayıflamasına yol açar. Bu tesir karşılıklı olarak devam eder; iman zayıfladıkça ameller sapar, ameller ölçülerden saptıkça iman zayıflar.

Bu kapalı kültür için soğumayı ve giderek çözülmeyi intaç edecek olan tehlikeli devreye düşmemek için sürekli iman tazelemek ve eylemlerin iman ölçülerine uygunluğunu içten denetlemek gerekir.

***

Kültürün ikinci devresi diyebileceğimiz olgunluk dönemi zahiren en parlak devre olmakla birlikte, ayni zamanda çözülmenin de tohumlarının atıldığı zamanları kapsar. Bu dönemde kültürün müesseseleri, değerlerin tezahür biçimleri, davranış şekilleri belirir ve gelenekleşmeye başlar. Her sahada karşılaşılan hayat meseleleri çözülmüş ve belli biçimlere bağlanmıştır. Ayni meselelerle karşılaşılması halinde ne yapılacağı belirlenmiştir. Geleneğin takip edilmesi, hayatın yaşanması için yeterli olacaktır.

Bu durum hayatı kolaylaştırmakla beraber, kültürün problem sahalarını azaltmakta, böylece, yaratıcılığı kısırlaştırmaktadır. Kültürün yaratıcılığının devam edebilmesi için sürekli yeni meselelerle karşılaşması, onları kavraması, yorumlaması, çözmesi gerekir. İdraklerin tazelenmesi, daima kavranacak yine konuların varlığını gerektirir; aksi halde idrakler körelir.

Bu gelenekleşme ve problem sahalarının daralması iman heyecanını da azaltır. Çünkü iman heyecanını korumanın yolu sürekli, ölçülere uygun ameller gerçekleştirmek ve idrakleri uyanık tutmaktır. Bunun için de, kültürün yeni meselelerle karşılaşması, kavrayışlarını tazelemesi ve ölçülere uygun çözümler getirmesi gerekir. Bu dönemde ise, karşılaşılan meselelerin çözümleri belli biçimlerde ortaya konulmuştur, artık o meselelerin yeniden düşünülmesine, yeniden kavranıp, yorumlanmasına gerek kalmamaktadır; hazır çözüm biçimini tekrar etmek yetmektedir. Yeni meseleler ise,  kuruluş dönemindeki kadar çok değerlidir.

Sırf geleneksel biçimlerin tekrarı, o biçimi var eden değerle ilişkiyi azaltır, işlevi perdeler ve heyecanı köreltir. Hem geleneksel biçimleri tekrar etmek, hem de heyecanı ilk kavrayış gibi canlı, idraki uyanık tutmak çok zor bir hadisedir.

Bu devrenin getirdiği ikinci önemli mesele, kültürün yabancı kültüre karşı belli ölçüde kapanması olayıdır. Kuruluş döneminde, kültür, kendi iman hakikatlerinin, değerlerinin en güzel, en doğru olduklarına inanır ve yabancı kültürlerin bu sahada etkisinde kalmadan kültürel unsurlar alış verişine girişir. İkinci dönemde, bu üstünlük duygusu değerlerin gerçekleştiriliş biçimlerine, müesseselere de yansır; en güzel, en doğru çözüm biçimlerinin kendi gerçekleştirdikleri olduğuna inanır. Üstünlük duygusu, iman hakikatleri yanında kültürün gerçekleştiriliş biçimine de yansıyınca, artık yabancı kültürde görecek yahut alacak bir şey de kalmaz. Bu durum, yabancı kültürler karşısında kapanma, körleşme şeklinde sürer. Bu da kültürün problem sahalarını azaltarak soğumaya yani heyecan azalmasına imkân hazırlar.

Bu noktada, yani müesseseleşme ve gelenekleşmenin doğurduğu meseleler karşısında, hicret yahut göç olayının, medeniyetlerin kuruluş yahut yenilenmesindeki büyük değeri ortaya çıkar.

Göç demek yeni bir mekân, yeni bir dünya, yani, yeni bir sürü mesele demektir; Bütün bu yenilikler kültür için fevkalâde uyarıcılardır. Eğer iman heyecanı yeni problemleri kavrayamayacak, yorumlayamayacak kadar sönmüşse, göç eden kültür ezilir, toplum asimile olur. Fakat kültürel heyecan henüz diri ise, karşılaştığı yeni çevre ve meseleler onun yaratıcılığına yol verir. Kültür yeniden kavrar, idraki, kavrayışları tazelenir, yorumlar; yorumlama gücü artar, çözer; çözümleme gücü artar. Bütün bunlar imanın bakış açılarından ve ölçüleri ile olur. Bu da imanı artırır ve yukarıda sözünü ettiğimiz müspet etkileşim başlar.

***

İslâmiyet’in ilk medeniyet hamlesi Hicret-i Nebevî ile başlar. Bilindiği gibi Hicret’e kadar Mekke’deki Müslüman cemaat dar bir hayat sahası içinde ve sadece dini tebliğleri öğrenmek ve kâfirlerin fiili saldırılarına karşı korunmakla uğraşıyorlardı. Yukarıda kullandığımız tabirle, iman ateşi fevkalâde parlak ve heyecan yüksek olmakla birlikte, problem sahası çok dar ve diğer çevre şartları da henüz yetersizdir. Ayrıca vahiy henüz devam etmektedir; yani, imanın mevzuu, motivasyonun bakış açıları ve ölçüleri verilmektedir.

İşte bu safhada Göç emri geldi ve peyderpey Medine’ye yerleşildi. Burada yepyeni ve geniş bir hayat sahasına çıkılmış oldu. İslâm cemaatinin meseleleri arttı, çeşitlendi. Kâfirlerle mücadele ve korunma meselesi bile mahiyet değiştirdi ve muntazam birliklerin karşılıklı cengine dönüştü. Fert ve cemiyet hayatının gerektirdiği müesseseler, davranış ve ilgi biçimleri, burada yeniden ve vahye dayalı olarak, ölçü ve bakış açılarını ondan alarak kurulmaya başlandı.

Bu ilk dönem sürekli bir hareket, yenilik, değişme devresidir; vahyin ışığında canlı bir oluşum. Karşılaşılan her meselede Peygamber örnekler vermekte, vahiy alıp kurallar koymaktadır.  Tabii ki, bu safhasında kültürün çözemeyeceği hiçbir mesele, cevapsız bırakacağı hiçbir soru yoktur.

Sözünü ettiğimiz kültürel devreler için kesin tarihler vermek mümkün olmamakla beraber ilk saffet ve heyecan devresinin, vahyin tamamlanmasından sonra da Hulefa-yı Râşid’in dönemi sonlarına kadar devam ettiği söylenebilir.

***

Hızla yayılan fütuhat ve çeşitlenen meseleler karşısında getirilen çözümlerle müesseselerin ilk izleri belirir. Karşılaşılan kültürlerden gerekli alıntılar yapılır ve Hicret’in ikinci asrından itibaren müesseseler tam şekillenmeye başlar. Yönetim biçimi kesinleşir. Asrın başlarından itibaren hadis çalışmaları başlar ve üçüncü asrın içinde tedvini tamamlanır. Ayni asır içinde tefsir ilmi doğar ve gelişir. Büyük fıkıh mezhepleri de bu asır içinde kurulur.

Bütün bu gelişmeler kültürün canlılığı ve başarılarıdır. Fakat ayni zamanda, sıkıntıların kaynaklarından olacak olan, müesseseleşme ve gelenekleşmenin örnekleridir. Yukarıda da işaret edildiği gibi, her canlı kültür karşılaştığı meselelerle çözümler getirmekte ve çözümleriyle de zaruri olarak müesseseleşmekte, gelenekleşmeye yol açmaktadır.

Bu asır, ayni zamanda iman-amel ilişkilerinin bozulmaya başladığı, amellerde sapmaların ortaya çıktığı zamandır. Bu sapmalar devlet hayatında zulüm olarak tecelli eder ki, bunları örneklendirmeme zannederim gerek yoktur. Kültürün içine girdiği bu yeni sürece soğuma devresi diyoruz.

Ferdî hayatta ise, kültürel soğuma ahlakî eylemlerdeki gevşeme ve sapmalar olarak ortaya çıkar. Hazret-i Ömer ve Osman zamanlarından itibaren gerçekleştirilen büyük fetihler ve ticaret İslâm cemaatine bol zenginlik getirir. Bu zenginlik içindeki Müslümanlarda, Ebu Zerr gibi erbab-ı takva ve kanaati rahatsız eden değişmeler olur. Büyük Osmanlı Tarihçisi Cevdet Paşa diyor ki, “Böyle sel gibi akıp gelen terakkiyat-ı medeniyyeyi , takvaya tevafuk etmezse fetvaya Tevfik etmek ve biraz da suyun akıntısına gitmek icab-ı vakt-i halden görülürdü.” Bu ifadeler, süratli genişleme ve servet artışının, inanç yapısını zorladığını, yani bakış açısı ve ölçüleri etkilediğini pek ârifane anlatmaktadır.

Yukarıda da ifade edildiği gibi, kültürün canlılığı ve idraklerin taze tutulabilmesi için sürekli yenilik gerekmekle birlikte, değişmenin hızı kültürün kavrama ve yorum gücünü aşacak yahut zorlayacak ölçüde süratli olursa, üslûp kurmak zorlaşır ve hatta değişme iman yapısını zedelemeye başlar. Hicretin ikinci asrından itibaren, iman motivasyonu anlamında eğitimin zayıflamaya başladığını ve değişmeleri yönlendirmekte kültürün zorlandığını düşünebiliriz. Tabii ki, kültürün bütün sahalarında bu gelişmeler ayni zaman ve yoğunlukta tezahür etmez.

Birinci yüz yılın sonlarına doğru, değişik konularda ve çeşitli dillerden yapılmaya başlanan tercümeler, İslâm düşüncesinin problem sahalarını genişletmiş ve zengin semerelerine yol açmıştır.

***

Hicri ikinci asırda Endülüs’te başlayan parlamayı İslâmiyet’in ikinci medeniyet hamlesi olarak yorumluyoruz. İlk coşkunluk içindeki fetih dalgaları Akdeniz’in bu yarımadasına Hicret’in birinci yüz yılının sonlarına doğru çarpar ve birkaç yıl içinde fetih tamamlanır.

Burada, esasen yüksek olan iman heyecanının, amellerinin en çetini gazâ ve fetih ile tazelendiği görülür. Nitekim üçüncü medeniyet hamlesinin de, yine sürekli gazâ ve fetih halinde olan bir başka uçtan parladığı görülecektir.

İber yarımadasının İslâm unsuru da, Afrika yakasından gelen Berberiler ve Arap diyarlarından fethe katılanlardır; yani, insan gücü de tazedir. Hicret etmiş insanlardır; idrakleri taze, hassasiyetleri canlıdır. Nihayet, o zaman ki Avrupa kültürünün maddi ve manevi merkezlerinden olan bir coğrafya üzerindedirler ki, bu da onların her konuda problem sahalarının fevkalâde genişlemesine yardımcı olmuştur.

İşte, gür bir imanın bütün bu yeni çevre ve meselelerle karşılaşmasından, mimariden tarih yazarlığına kadar o güzelim Endülüs İslâm medeniyeti doğmuştur.

***

İslâm medeniyet çevresinde geleneklerin oluşması ve müesseselerin kurulması ile kültürün koruyucu tavrı başlar. Bu, kültürün soğuma devresidir; iman-amel münasebetleri gittikçe bozulur; kültürün değerleri konusunda zihnî hassasiyetler artar, ama onları amellere hâkim kılmakta başarılı olunamaz. Bu durumdaki kültürün yaygın bir yenilenmeye; kuvvetli bir iman tazelemeye ihtiyacı vardır. Bu yapılmazsa kültürel tavırlar, müesseseler, biçimler gittikçe katılaşır, idrakler kararır, yaratıcılık kaybolur.

İşte böyle bir safhada, üçüncü hicri yüz yıl ortalarından itibaren tasavvufun, bir eğitim ve irşad hareketi olarak teşkilatlanmaya bağlandığını görürüz. Tasavvuf cereyanını bu cihetten, bir iman tazeleme, iman hakikatlerine şahsî tecrübe yoluyla yakîn hâsıl etme hareketi olarak değerlendiriyoruz.

Ancak, güney kuşağı tasavvufunun, yaygın olduğu bölgelerde bu iman tazeleme hamlesini gerçekleştiremediği ve sapmalara uğradığı görülür. Türk dünyasında yaygınlaşan kuzey kuşağı tasavvufu ise, İslâmlaştırma çalışmalarında fevkalâde etkili olur. Bu asırlardan itibaren İslâm’la müşerref olmaya başlayan Türk boylarının dinî heyecanlarında tasavvufun önemli yeri vardır. Kalabalık Türk kitleleri ruhî terbiyelerini, ölçülerini tasavvuf çeşnisi ile almış ve Osmanlı zuhuruna hazırlanmışlardır.

İşte, İslâmiyet’in üçüncü büyük medeniyet hamlesi, Orta Asya’dan akan Türk kavimlerinin yüz yıllar içinde ruhi kıvamlarını bulması ile gerçekleşen Osmanlı çıkışıdır.

Osmanlı hamlesinde de, bir medeniyetin doğması için gerekli bütün şartların bir araya geldiği görülür. Henüz yıpranmamış bir ruh gücü, camiler ve tekkeler yoluyla motive edilmektedir. Sürekli göçlerle bu insan unsuru beslenmekte ve tazelenmektedir. Esasen, dinmeyen bir hareketlilik karakteri arz eden Türk tarihi içinde Orta Asya’dan ön Asya’ya sürekli göç hemen hemen asrımıza kadar değişen yoğunluklarda devam etmiştir.

Orta Doğu’ya vuran Türk dalgaları daima batıya doğru ve hep uçlarda bulunmuştur. Bu, yabancı kültürlerle sürekli ve canlı temas zenginliği yani kültürün dünyasının genişlemesi demektir. Esasen göç yolları üzerinde İran kültürünü tanımış olan Türk unsur, Anadolu ve Rumeli’yi feth ettikçe dünyasını çeşitlendirmiştir.

İşte, bu şartlarla karşılaşan, tasavvuf çeşnisinde ateşli bir iman, yüksek bir sosyal gerilim, dünyanın en renkli ve üslûbuyla muhteşem Osmanlı medeniyetini gerçekleştirmiştir.

***

Bize bu tarihi yaşatan, bu kültür güzelliklerini miras bırakan büyüklere selâm olsun; insan büyüklük ve güzelliklerinin hülasası Peygamberimiz Efendimiz’e selâm olsun.

Kaynak:

Nevzat Kösoğlu, Milli Kültür ve Kimlik, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2003, Sayfa: 81- 91


Bu Yazı 2093 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar