Kapak
Allah'a İmanın Verdiği Bakış Açısı

Allah’a İmanın Verdiği Bakış Açışı
                                                                                                  

Prof. Dr. Abdülaziz HATİP

 

Allah'a iman, insanın küçük bir alem olan vücudu ile büyük bir insan olan kainatın Yaratıcısını, sonsuz bir hikmet ve merhametle çekip çeviricisini bulması ve Ona bağlanmasıdır. İmanın özünü bu teşkil eder.

Mü'min insan, gözünü çevirdiği her yerde Yaratıcısının marifet nuruna açılan bir pencere görür. Sahralarda ahû ile, denizlerde mahî ile Onu tanır. Kelebeğin kanadındaki şaşırtıcı ebru, güldeki güzel suret, parmak ucundaki hassas geometrik çizgi ve simalardaki farklı damgalardan yola çıkarak hep aynı kapıya varır. En küçük varlıkla en büyüğü arasında sonsuz bir bağlantı bulur. Her şeyin birbirine göre ayarlandığım sezer. Atomun, çekirdek, elektron ve nötronlarıyla güneş sisteminin bir kopyası olduğunu fark eder. Bal arısının gözüyle güneşin birbirine göre ayarlandığını görür. İnsan midesinin bin bir türlü iştah ve hazzını tatmin etmek için, dünyayı güneşin etrafında en uygun bir çizgide döndürme, mevsimleri peşpeşe getirme, bulutlardan rahmeti sağma ve kupkuru bir topraktan sonsuz yiyecekleri çıkarma gücünün bulunması gerektiğini anlar. Bundan da herşeyin aynı Yaratıcının kudreti elinden çıktığını fark eder ve kendini sonsuz bir merhametle iş gören bu Kudret Sahibine teslim eder.

Îman bir bağlılıktır. Îman şuuruyla Allah'a tam bir kul ve asker olan kişi, o ufacık gücünü binlere katlar. En küçük atomdan en büyük galaksilere kadar canlı-cansız herşeyi kendine kardeş bulur. Değil mi ki, hepsi de aynı Yaratıcının sanat eserleri, emrinde çalışan memurları, sevgi ve kulluklarını Ona tahsis eden kullandır. Bütün kâinatla dost ve barışık olan, hepsinin gücünü arkasında hisseden kâmil bir mü'mini ne korkutabilir? Ona hangi güç karşı koyabilir? Bu özelliğiyle o, dünyalara hükmeden bir sultan ve onun muhteşem ordusunu yanında ve arkasında gören bir küçük asker gibidir. Bu mânâdaki îmandan yoksun olan inkarcı ise, böyle bir sultanı ve ordusunu karşısına alan bir eşkiyayı ve asker firarisini andırır. Herşeyden korkar, ürker ve çekinir.

İmanlı kimsenin kendisine saygısı vardır. Varlığını, her an dağılmak üzere olan bir et ve kemik yığınından ibaret görmez. Aksine, kütüphaneler dolusu kitaplarla anlatılamayan maddî bedenini bile, Yüce Kabilinin sonsuz İlim, hikmet, rahmet ve kudretiyle zerre zerre, hücre hücre, inceden inceye yazılmış ders ve mesajlar dolu bir mektup olarak görür. On sekiz hin âleme bakan pencerelerle donatıl- mış ve şu kısacık dünyaya sığmayıp sonsuzluk âlemlerine doğru kanat çırpan ruhunun enginliklerine açıldıkça kendisine saygısı artar. Görev ve hizmetinin önemini fark eder. Dünyalara değişilmez bu madde ve mânâ armonisini Yaratıcısının emrine verir. Kısacası kendini bilerek Rabbini tanır.

Hakiki îmanı elde eden insan, kâinatı şenlendiren canlı ve cansız bütün varlıkların gerçek değerini bilir. Îman nuru ve gözlüğüyle üzerlerindeki o Yüce Sanatkârın mühür ve İmzasını okur. Onun gözünde herşey bir antika sanat derecesine gelir. Maddî değeri beş para etmese bile, taşıdıkları o mühür ve imzanın hatırı için sınırsız bir değer ve önem kazandığını fark eder. Her bir yaratılmışı, Yaratanı adına samimi bir duyguyla sevmeye başlar.

İnanan İnsan, dünyada başıboş, gayesiz, rehbersiz ve kılavuzsuz değildir. Önemli bir görevi vardır. Geldiği yer belli, gideceği yer belli, rehberi belli, kılavuzu bellidir. O, sonsuz hikmet ve merhamet sahibi Yaratıcı tarafından, yokluk karanlıklarından çıkarılarak çeşitli aşamalardan geçirilip dünya denilen bu varlık sahasına gönderilmiş. Burada, her biri bir sarı altından daha değerli olan ömür dakikalarıyla bir ticaret yapmakla görevlendirilmiş. Sermayesi ise, ömrü ve yetenekleri. Burada elde edeceği kârla, bir süre sonra intikal edeceği sonsuz hayatını şenlendirecek. Misafir bulunduğu bu dünya sarayında rehberi ve teşrifatçısı belli; Bakıp bakıp Efendisinin nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığını öğreneceği kılavuzu belli. Ruh ve kafası gibi, önü de son derece aydınlık. Gerçek bir îmandan yoksun olan kimse ise, bütün bunlardan mahrum. Dolayısıyla imansız paslı yüreği sinesinde tam anlamıyla bir yük. Kendisi bedbaht, böylesi fertlerden meydana gelen toplum ise daha da bedbahttır.

İnançsızın gözünde, ecel bir îdam fermanı, ölüm hem kendisini, hem de bütün sevdiklerini asan bir damgacıdır. Mezar bir yokluk kuyusudur. Her an îdam kararını bekleyen idamlık bir mahkûmun mutlu olması mümkün mü? İsterse, saraylarda ağırlansın, kuştüyü yataklarda yatsın, en leziz yemeklerle beslensin. İşte inançsız insanın hâli budur. Mü'min ise böyle mi? Onun gözünde ecel, çalışmasının mükâfatını almaya bir davetiye; Ölüm, hayatın ağır yükünden bir terhis; mezar, dünya gürlerinden, dostlar meclisi olan Cennet saraylarına açılan bir kapıdır.
Evet, îman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül ise iki dünya saadetini gerektirir.

Allah'a imanın kazandırdıkları:

Allah'a inanmanın, Onu İçtenlikle sevmenin ve Ondan korkmanın sayısız faydalan vardır:

1. Allah'a inanan kişi, tam ve gerçek bir hürriyete kavuşur. Allah'tan başka hiçbir varlığa kulluk etmeye tenezzül etmez. En büyük varlığı bile kendisi gibi Allah'ın bir yaratığı ve kulu bilir. Yaratıcı olmaktan uzaklık noktasında bütün varlıkların eşit olduğunu düşünür ve hiçbir şeyin karşısında eğilip alçalmaz. Öte yandan kendisini de hiçbir şeyden büyük görmez. Kul olduğunu bilir. Büyüklenmez, başkalarına tepeden bakmaz.

2. Allah'a inanan bir insanın gönlü huzurla dolar. "Beni yaratan, yaşatan, koruyan, besleyen, şefkat ve merhametle terbiye eden bir Rabbim var" der, başıboş ve yalnız olmadığını düşünür, mutluluk duyar. Allah'a inanmayan kişi ise, mikroptan tutun tâ gökteki kuyruklu yıldızlara ve göktaşlarına kadar şu âlemi dolduran sayısız düşmanlara karşı yalnız, yetim, çaresiz ve müdafaasız olduğunu düşünür. Her an bir tehlikenin gelip kendisini yok etmesinden korkup ürperir.

3. Allah'a inanan, herşeyin Allah'ın emir ve izniyle hareket ettiğini bilir. Onun için korku, endişe ve üzüntüye girmez. Allah'a güvenip dayanır. Başına bir belâ gelse, "Bir hikmeti vardır" diyerek sabreder. Üstesinden gelmeye çaba göstermeyi ihmal etmez. Her işte üzerine düşeni yapar, sonucu Allah'a bırakır, Onun sonsuz hikmetine havale eder. Gelen tehlike ölüm bile olsa, korkmaması gerektiğini bilir. Çünkü ölümü," dünya zindanından Cennet bahçelerine, hayat hizmetinden âhiret mükâfatına, dünya gurbetinden dostlar meclisine, fânî âlemden Ölümsüzlük yurduna bir geçiş olarak görür. Vazifesini yüzünün akıyla yapan bir askerin terhis tezkeresini alması olarak kabul eder, huzurla kabir kapısından girer, ebedî saadete erer. Allah'a inanmayan kişi ise, hayatı boş ve mânâsız görür. Ölümü yokluk kuyusu, hem kendisini, hem de bütün sevdiklerini yutup sindiren bir ejderha karnı olarak görür. Âhiret hayatı gibi dünya hayatı da zehir olur.

4. Allah'a İnanan, Allah'ın her an kendisini kontrol ettiğini düşünür. "Beni Allah görüyor. İyiliklerime mükâfat, kötülüklerime ceza verecek" der, dikkatli davranır ve herkese faydalı olmaya çalışır. Kimsenin görmediği en gizli yerlerde bile kötülüğe yanaşmayı düşünmez. Allah'ın huzurunda her an bulunduğunu bilen kişi, kolay kolay kötülüğe yeltenmez.

5. Hayat ancak Allah'a îman ile aydınlanır, bir mânâ ifade eder. Dünya da, âhiret de îman ile âdeta Cennet otur. Aşılmaz gibi görünen acı ve sıkıntılar aşılır. Zelzele, yangın, sel baskını ve salgın hastalıklar gibi musibetleri bile mü'minin fânî olan mal ve canını ebedîleştiren, sadaka hükmüne geçiren ve âhiretteki mükâfata dönüştüren birer görevli sayar ve teselli bulur.

6. Allah'a inanan insan, Allah'ın yarattığı canlı ve cansız herşeyi sever. Hepsinin İyiliği için çırpınır. Çünkü onun gözünde bütün yaratıklar, aynı Yaratıcının sanat eserleridir, aynı kudret fabrikasının ürünleridir. Hepsinin yaratıcısı bir, besleyeni bir ve sahibi birdir. Böylece hepsiyle bir dostluk bağı hisseder. Hepsine sevgi ve şefkat besler. Onların iyiliği için çırpınır. Kötülüklere bulaşmalarına elinden geldiğince engel olmaya çalışır. Böyle olan bir kimse ise, Allah tarafından sevildiği gibi genellikle insanlarca da sevgi ve hürmet görür.

7. Allah'a inanan bir kimse, yaptığı iyilikleri, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için yapar. Dolayısıyla yaptığı iyilikler için insanlardan bir karşılık beklemez, bunu onların başına kakmaz, mükâfatını yalnızca Rabbinden bekler.

8. Allah'a İnanan insan bir zulme maruz kalsa ve bütün gayretlerine rağmen hakkını o zalimden alamazsa, zalimin âhirette çekeceği dehşetli azabı hatırlar. En muhtaç olduğu bir anda, hakkına karşılık o zalimin sevaplarından alacağını düşünür. Onu Allah'ın adaletine havale ederek rahata kavuşur. Hakkını almaya gücü yetmediğinden üzerinde aşırı derecede durup hayatını acılaştırmaz.

Böyle bir İnançtan yoksun veya îmanı zayıf olan biri ise, zalimden hakkını almak için çırpınır, alamayınca ümitsizliğe, huzursuzluğa, hatta bunalıma düşer.