Kapak
Bilimin ve Dinin Düsturları

BİLİMİN VE DİNİN DÜSTURLARI

 

 Prof. Dr. Âdem Tatlı

 

İlim ve din, her ikisi de aklı esas alır. Aklın ürünü ve meyvesi ilimdir, mantık ve muhakemeli düşünmedir. Din de kendisine muhatap olarak aklı kabul eder, aklı olmayan tekliften muaftır. İlmin geçmişi de, din de insanlık tarihi kadar eskidir. İlmin gayesi, kâinattaki hâdiselerin mana ve yorumlarını yapmaya, dinin gayesi ise, kendisini bu âleme göndereni bulmaya, O'nun emir ve yasaklarını öğrenmeye, ebedî hayat iksirini elde etmeye yönelik olmuştur. İlmin çalışma disiplini ile dinin prensipleri temelde farklılık gösterir. Günümüzde bu farklılık nazara alınmadığından, ilmin ortaya koyduğu hükümlere, adeta bir din gibi inanılmakta ve ilmin süzgecinden geçmeyen, ya da onun tarafından doğrulanmayan her şey, din adına da olsa reddedilmektedir. Böyle bir düşünce tarzının tamamen mekanistik ve materyalist bir felsefe ürünü olduğunu söylemek mübalâğa olmaz.

İlmin ortaya koyduğu değer hükümleri, beş duyu ile alınan malûmatın yorumundan ibarettir. Oysaki görme, işitme ve dokunma gibi duyuların kapasiteleri son derece sınırlıdır. Kulak, saniyede sadece 20 ile 20.000 arasındaki titreşimleri duyabildiği gibi, göz de belirli bir küçüklükten sonrasını algılayamamaktadır. İş sadece bu mahdut kapasite ile kalmamakta ve söz konusu duyguların yanılmaları kaçınılmaz olduğu için, bunların nazara verdiği bilgiler gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Sıcak sudan ılık suya daldırılan el, bu suyun soğuk olduğunu bildirirken, sıcak sudan soğuk suya batırılan el ise buranın sıcaklığına hükmedecektir. Aynı şekilde gözün yanılması da söz konusudur. Yedi renkten müteşekkil bir daire, kendi ekseni etrafında döndürülünce, göz orada sadece beyaz rengi görecektir. Anlaşılan odur ki, duyu organlarından akla gelen bilgiler hem sınırlı ve hem de yanılma payı yüksektir. Diğer taraftan aklın bizatihi kendisinin de kabiliyet ve kapasitesi, öteki duyu organları gibi mahdut ve sınırlı olup, her an yanılması muhtemeldir. O halde, kapasitesi sınırlı ve her an yanılması ve yanlış anlaması mümkün duyu organlarıyla elde edilen ve ortaya konan hükümler, mutlak doğrular olmayıp o an için doğru kabul edilen değer yargılarıdır. Ondandır ki, ilmin bir tarifi; "Her an yanlışlığı ispatlanabilen değer hükümleridir" şeklindedir ve ilmin çalışma prensibinin esası şüpheye dayanır. Hatta elle tutulan, gözle görülen bir cisim hakkında bile şüphe esastır. Söz gelimi, önümüzdeki kara tahta için; "Bu tahta mı siyahtır, yoksa ben mi öyle görüyorum?" sorusunu sordurur.

Din ise, şüpheye ve ispata değil, kabul ve inanca dayanır. Meselâ, aklen melâikenin varlığını kabul esastır. Çünkü Kur'an-ı Kerim, melâikenin varlığından bahsetmekte, Peygamberimiz (s.a.v.) onların varlığına işaret etmektedir. O halde bu bir dinî hükümdür, olduğu gibi inanmayı gerektirir. Dinin naslarını kabul edip onlara inandıktan sonra o meselenin ilmen ispatı, aklı tatmin ve tahkikî imanı elde etme bakımından arzu edilir. Fakat ispat edemezse de red ve inkâr etmemelidir.

Günümüzdeki yaygın kanaat, aklî muhakeme ile ulaşılan ve elde edilen ilmî sonuçların mutlak doğrular olarak algılanmasıdır. Çoğu zaman dinî naslara da böyle bir telâkki ile yaklaşılmakta, ilim ve akıl tasdik ediyorsa, ancak o zaman dinî hükmün doğru olacağı nazara verilmektedir. Bir başka ifade ile, dinin akıl ve ilmî verilerle ters düşmemesi gerektiği kabul edilmektedir.

İslâmiyet akıl dini değil midir?

İslâmiyet elbette akıl dinidir. Ancak, o akıl akıl olmak şartiyle. Bütün hayatı boyunca materyalist felsefe ile beslenen, gelişen, ona göre değer hükümleri tespit ve tavsif eden, mutlak hâkim ve irâde sahibinden bîhaber, sadece nefis ve şeytanın emrinde olan bir aklın değer ölçüsünün rahmanî olacağını kimse, hatta şeytan bile iddia edemez, lslâmî ve imanî bütün değer hükümlerine yabani ve yabancı bir akıl, islâmiyet için mihenk ve ölçü olmaz.

Dini hükümlerin, ilmin tasvibine ihtiyacı yoktur

İslâmiyet, ilimle ve ilmin hükümleriyle çatışmaz, onlara ters düşmez, bilâkis, ilmin ve araştırmanın teşvikçisidir. Ancak, materyalist felsefenin hedef ve gayeleriyle, onun değer hükümleriyle bağdaşmaz. Günümüzde yaygın kanaat, Kur'an-ı Kerîm'in sarahaten veya işareten ya da remzen bildirdiği veya haber verdiği hususların ilmî verilerle teyid edilmesi beklentisidir. Halbuki İslâmiyet'in buna ihtiyacı yoktur. Sosyal ve içtimaî sahada olduğu gibi, fen ve teknik sahada da Kur'an-ı Kerîm, isteyenler için müracaat kaynağıdır ve onun hükümleri mutlak doğrulardır. İlmî veriler bunlara yaklaştığı nispette hakikate ulaşmış olur. Belki olsa olsa, elde ettiği sonuçların ne dereceye kadar güvenilir olduğunu anlamak bakımından, ilmin bu İlâhî hükümlerin teyidine ihtiyacı vardır.