Kapak
İnsan Suçsuz Ama Vazifeli Doğar

Dr. Ramazan Balcı:

İNSAN SUÇSUZ AMA VAZİFELİ DOĞAR

(Berat-ı zimmet asıldır.)

Bu madde İslam hukukunun evrensel kurallarından biridir. Aleyhinde gerçek bir delil bulunmayan her insan suçsuzdur. Günümüz ifadesiyle “asıl olan kişinin suçsuzluğudur. Hiç kimse kendisinin masum olduğunu ispat etme zorunda değildir”. Kişiden suçsuz olduğunu ispat etmesi istenilemez! Alemin efendisi “delil iddia sahibine aittir. Yemin inkar eden içindir” buyurmuştur.  Bu hadise göre delil, suçsuz insanın aleyhinde ileri sürülen iddia için istenir.  Kişi delilsiz iddiayı reddetmek ve asaletini korumak için yemin eder. (Süleyman Hasbi, s. 19)

Zimmet sözlükte ahd manasınadır. Sözden dönmek bir kötülük ve utanç vesilesi olduğu için verilen söz zimmet sayılmıştır. Bu manaya göre söz veren insan o sözün gereği ile borçlanmıştır.  (Alevi, s. 18)

Zimmet,  terim olarak iki ayrı anlam için kullanılır.  Biri nefis ve zat anlamındadır. Diğeri bir şahsın teklif alma ve teklife cevap vermeye ehil olan vasfıdır. (Mehmed Cavid. S, 20) bu maddede söz konusu olan nefis ve zattır. Bir şahsın zatı hiçbir borç ve görev ile yükümlü değildir. Aslında insan her türlü borçtan arınmış olarak yaratılmıştır.  (Ruh-ı Mecelle. s. 79)

Himâyesi vâcib olan nesneye de zimmet adı verilir.  İnsan dünyaya gelirken zimmetinde bazı FARZ GÖREVLERİ yüklenmiş olarak gelir. “Hani Rabb’in Âdem oğullarından, onların sırtlarından (sulblerinden) zürriyyetlerini çıkarıp kendilerini kendilerine şâhid tutmuş, -Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?- (demişdi). Onlar da (Evet, Rabb’imizsin), şâhid olduk- demişlerdi. (İşte buşâhidlendirme) kıyâmet günü (Bizim bundan haberimiz yokdu) dememeniz içindi”.

 

Ayetin  bildirdiğine göre, bütün insanlar, daha ruhlar âleminde iken, Allâhü Teâlâ’nın “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” hitâbına karşı “Evet, Rabb’imizsin, biz buna şâhidlik edenlerdeniz” diyerek Allâhü Teâlâ’nın varlığını, birliğini (ve noksan sıfatlardanmünezzeh olup kemâl sıfatları ile muttasıf bulunduğunu) kabûl vetasdîk edip O’nun terbiye ve emânetini kabûl etmiş, buna şâhid olduğunu taahhüd edib kabullenmiş, bu sûretle de ezelî bir “Ahd ve zimmet” altına girmişdir.

Her insan, dünyaya gelişinde bu ahd ve zimmet ile -ya’nî bu inanç ve duygu ile- yaratılmış

olduğundan bu hâle “Fıtrat” veyâ “İslâm fıtratı” denir. Şu âyet-i kerîme, bunun açık bir ifâdesidir: “O hâlde (Habîbim) yüzünü bir muvahhid olarak dîne, Allâh’ın o fıtratına çevir ki O, insanları bunun üzerine yaratmışdır. Allâh’ın yaratışına (hiç bir şey’) bedel olamaz. Bu, dimdik ayakda duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler”. Bu fıtrat, mükelleflik çağına gelinceye kadar (âkil ve bâlîğ oluncaya kadar) devam eder. Bu çağa gelen her insan, bu ezelî ahdini yeniden tâzeleyip gereğini yerine getirirse mü’min ve müslümân; eğer bu ezelî ahdini yerine getirmeyip verdiği sözü ve yaptığı mukâveleyi inkâr ederse, kâfir olur. Bunun için her insanın fıtratında, vicdanının derinliklerinde bir Hakk duygusu (ma’rifetü’llâh) gizlidir. Bu bakımdan en anûd (en inad) kâfirler bile, başlarının son derece sıkıldığı çaresizlik zamanlarında, derinden derine Yaratan’a bir ilticâ’ hıssi duyarlar.

Her ne kadar insanlar, bu zimmete vesîle olan ezelî ahd ve mukâvelelerini  hatırlamıyor iseler de yine bununla mükellefdirler. Çünkü birer sâdık ve âdil muhbir olan Peygamberler, bize bunu haber vermekde ve buna şehâdet etmektedir. Aynı zamanda Allâhü Teâlâ’nın kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm de bize bu hakîkati bildirmektedir. (F ı k ı h  u s û l ü, C e l â l e d d i n  K a r a k ı l ı ç., 2012, s. 423)

İnsanın Allah’ın teklifini kabul ederek insanlık vazifesini omuzuna aldığını bildiren ayet meşhurdur. “Ene” benlik olarak ta isimlendirilen bu teklifi kabul etmekle insanın üzerine aldığı borcu İmam Bediüzzaman şöyle ifade eder:

“Ve o insanın vazife-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, marifetullah ve iman-ı billahtır ve iz'an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.” (Bediüzzaman, Şualar, s. 101) Yani insanın yaratılış vazifesi ve zimmetine aldığı farz görevi; Allah’ı tanımak, hakiki tam bir kanaat sahibi olarak varlığını ve birliğini tasdik etmektir.  Bediüzzaman, ayrıca 5 vakit namazı insanın üzerine aldığı zimmet- insanlık borcu olarak ifade etmektedir.

Hal böyle iken İslam tarihinde, maalesef saltanat hukuku çevresinde geliştirilen “ibret-i müessire” mantığı ile birçok masum insan cezalandırılmıştır. Modern dönemde uygulanan laik hukuk ise “potansiyel suçlu” mantığını geliştirmiş bir türlü güvenemediği kesimlere yapmadık zulüm bırakmamıştır. Adalet-i Kur’aniyenin çağlar üstü güzelliği, Kuran bu gün nazil olmuş gibi canlı ve tazedir.