Allah'ın İsimleri Ahiretin Varlığını Gerektirir
       

ALLAH’IN İSİMLERİ, AHİRETİN VARLIĞINI GEREKTİRİR

Prof. Dr. Adem TATLI

 

Allah’ın isimleri, âhiret âlemini ve orada yeniden dirilişin olmasını gösterir ve ister. Çünkü, Allah ebedîdir. Dolayısıyla O’nun isimleri ve bu isimlerin tecellileri de ebedî olacaktır. Meselâ, Allah’ın Kerîm ve Rahîm isimlerinin tecellileri, en azam bir şekilde, kâinatta görülmektedirler.

Allah Kerimdir. Yani sonsuz ikram sahibidir. Bunu kâinatta çeşit çeşit meyve ve sebzeleri ikram etmesiyle görüyoruz. Ağaçların kucaklarını meyvelerle dolduruyor, bitkilerin başlarında hediyeler gönderiyor. Âdeta bitkiler âlemi hizmetkâr edilmiş. Kafile kafile Allah’ın ikramlarını insanlara getiriyorlar. Hayvanlar âlemi ayrı bir kafile olmuş. Süt ve et gibi başka çeşit ikramları getiriyorlar. Bütün bunlar sonsuz bir ikram ve o ikramın sahibinin delilidir. Fakat İnsanın ömrünün kısa olması, kısa bir zamanda sonsuz ikrama mazhar olamadığını ve olamayacağını gösteriyor. Hâlbuki, nihayetsiz ikram sahibi olmak, nihayetsiz ikram etmeyi ister. Dünya fani olduğundan, Allah’ın bu isminin tecellisi, insanların nihayetsiz ikramlara mazhar olabileceği ebedî bir âlemin varlığını gerektirir.

Aynı şekilde, Allah Rahimdir. Yani sonsuz merhamet sahibidir. Bunun delillerinden birisi, bütün annelerin kalplerine şefkat koyup yavruları şefkatle himaye ettirmesidir. Meselâ; tavuk yavrusunu küçükken besler, büyüyünce döverek yavrusunun elinden daneyi alır. Bu gösterir ki, yavruya şefkat eden anne değil. Anneye şefkati verendir ki, vazife bitince şefkati geri alıyor. Bütün kâinatta bütün annelere verilen şefkatlerle bütün yavruların himayesi sonsuz bir merhametin delilidir.       

Bu şefkat vasıtasıyla, anneler yavrularına bakmaktan büyük bir lezzet alırlar. Hatta yavrusu için, o şefkat sebebiyle hayatını bile feda eder. Fakat bir daha dönmemek üzere yavrusundan ayrılık düşüncesi annenin sevdiği yavrusundan ebedî ayrılmasını düşündürdüğünden, şefkat anneye bu sefer azap verir. Sonsuz bir merhamet sahibi ise, bu ebedî ayrılığa müsaade etmez. Çünkü böyle bir durum, hakiki merhamete zıttır. Öyle ise, kâinatta görünen sonsuz merhametin delilleri, ebedî bir beraberliği ister. Ebedî yok olmaya müsaade etmez. Bu da, ahiret hayatının varlığını ve ebedî olduğunu gösterir.

Allah, aynı zamanda Hâkimdir. Yani, sonsuz hikmet sahibidir. Bu hikmeti, kâinatta her şeyin bir hikmet ve gayeye göre yaratıldığını görerek anlıyoruz. Meselâ, “ Kulağımız niye çanak gibi?” diye sorulduğu zaman,  “Sesleri iyi toplasın diye” cevap veriyoruz. “Yapraklar niye yeşil?” dediğimizde, yine bir gaye ve fayda söyleniyor. Bütün fenler kâinatı inceliyor. Her şeyde, her cihetle bir hikmet, bir gaye ve faydayı keşfedip söylüyorlar. Yani kâinatta tasarruf eden zatın sonsuz bir hikmetle iş yaptığını ispat ediyorlar. Hikmetli yaratılış ise, lüzumsuzluğa, gayesizliğe, ölçüsüzlüğü ve plansızlığa zıttır. Yani Hakim olan, hikmetli iş yapan israf etmez. Öyle ise, bütün kâinatı insana hizmetkâr eden kâinatın Sanatkârı, insanı dirilmemek üzere toprağa atıp bütün kâinatın neticelerini israf etmez. Öyle ise, kâinattaki hikmetler, ebedî bir âlemin varlığını ispat ederler.

Allah’ın, Rezzak ismini gereği olarak, her bir canlıya en uygun rızkı verdiğini ve her canlıyı en güzel ve şefkatli bir şekilde beslediğini görüyoruz. Hâlbuki bu dünya fânî ve geçici olduğundan, O’nun isimleri burada tam anlamı ile tecelli edememektedirler. Bu isimlerin tam, eksiksiz ve sonsuz bir şekilde tecelli edebilmeleri, âhiret âleminin varlığını ve burada ölenlerin orada dirilmelerini zorunlu kılar. Bu yüzden Allah Teâlâ, âhireti getirecek ve bizleri orada yeniden diriltecektir. 

Şurası unutulmamalıdır ki, biz insanlar gözümüzü bu âleme açtığımızda, tıpkı yeni doğan bir bebek gibi, burada her şeyi hazır bulduk. Yeni doğan bebek, beşiğini ve kendisine lazım olan yaşama ortamını kendi hazırlamadığı gibi, insan da bu dünyaya geldiğinde, kendisine lazım olan yaşama ortamını kendisi hazırlamadı. Dünyaya gelişinde, her şeyi hazır buldu. İşte bizleri buraya getiren Zât, bizler bu âleme gelmeden önce buraya gelmeyi isteyip istemediğimizi bize sormadan ve danışmadan bizi yaratıp buraya getirdi.

O Yüce Yaratıcı, bizi çocukluktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan ölüme götürürken de, bunların olup olmamasını isteyip istemediğimizi bize sormuyor ve danışmıyor. Yani bizi yoktan yaratıp bu dünyaya getirirken bize sorup danışmadığı gibi, bu dünyadan götürürken de bize sorup danışmıyor ve nihayet âhirette yeniden diriltip haşir ederken de, bize sorup danışmayacaktır.

Anne rahmindeki bir bebeğin, dışarıdaki dünyanın mahiyetini kavrayamadığından dolayı inkâr etmesi, dünyayı yok etmediği gibi, bizim de buradan âhireti göremememiz, mahiyetini bilemememizden dolayı inkâr etmemiz de, âhiret âlemini, Cennet ve Cehennem’i yok etmez. Ahireti inkar etmek, onun varlığına mani olmaz. Ancak, Cennet’e girmeye mani olur. Bize düşen orayı inkâr etmek değil, kıştan sonra baharın, geceden sonra sabahın gelmesi katiyetinde ölümden sonra haşir sabahının olacağına ve yeniden dirilişin meydana geleceğine inanıp oraya îmânla ve salih amelle hazırlanmaktır. Akıllı insanın yapması gereken de budur.

İnkârımızla sadece orada yaşanacak olan ebedî Cennet hayatının mutluluğundan mahrum kalarak büyük ve telafisi imkânsız bir zarara düşmüş oluruz. Biz âhirette kendi gücümüz ve irâdemizle dirilmeyeceğiz, Allah tarafından diriltileceğiz; tıpkı bu dünyaya kendi irâde ve gücümüzle gelmeyip, O’nun gücüyle getirildiğimiz gibi. Yaratma ve diriltme fiili bizim işimiz değil, Allah’ın işidir. Bizim sınırlı gücümüze göre imkânsız olan şey, Allah’ın kudretine göre gayet kolaydır ve zamanı gelince icraatını yapacaktır.

Diğer taraftan anne rahmindeki bebeğe baktığımız zaman, onun el ve ayakları, göz ve kulakları gibi organlarının orada kendisine lazım olmadığını ve bunları anne rahminde kullanmadığını görürüz. Bu organları ona veren yaratıcının, bunları ona anne rahminin dışındaki dünyada kullanmak için verdiğini ve onu dış dünya için yarattığını aklımızla anlıyoruz. Aynen bunun gibi, biz de, bize bu dünyada verilen duyguların bir kısmını burada yeterince kullanamıyoruz. Üstelik ebedî yaşama ve ölümsüzlük arzusu gibi duygularımızın da bu dünyada karşılığı yoktur. Demek bu arzularımızın tatmin edileceği yer burası değil âhiret yurdudur. Bu dünya insan için bir anne rahmi gibi geçici, âhiret ise, ebedî yaşayacağı yurt olarak yaratılmıştır. Çünkü, insanın duyguları ile kendisine verilen maddî ve manevî cihazları bu âleme sığmamakta ve âhiret âlemini istemektedirler.

Öldükten sonra tekrar diriliş, hem bedenen ve hem de ruhen olacaktır. Bu, Allah’a göre gayet kolaydır. Yeryüzündeki bütün lambalara tek merkezden bir anda ışık vermek mümkün olduğu gibi, bir anda cesetlere de hayat verilecektir. Aynı şekilde, istirahata çekilmiş bir ordu fertlerinin, bir anda toplanması gibi, cesetlere de ruhlar, bir anda gelecek ve insan göz açıp yumuncaya kadar bir zaman içinde diriltilecektir.

    KAYNAKLAR

 

  • Abdulbakî, Muhammed Fuâd, Mu’cemü’l-Müfehres li Elfâzi’l-Kur’âni’l-Kerîm, İstanbul, 1990.
  • Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Envâr Neşriyât, İstanbul, 1996.
  • ----------------------------------Asây-ı Mûsâ, Envâr Neşriyât, İstanbul, 1996.
  • ----------------------------------Mektubât, Envâr Neşriyât, İstanbul, 1996.
  • ----------------------------------Şualar, Envâr Neşriyât, İstanbul, 1995.
  • ----------------------------------Lem’alar, Envâr Neşriyât, İstanbul, 1996.
  • ----------------------------------Mesnevî Nûriye, Envâr Neşriyât, İstanbul, 1996.
  • Gölcük, Şerafeddin, İslâm Akâidi, Konya, 1988.
  • Kur’ân-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara, 1993.
Bu Yazı 2058 Defa Okunmuştur.