Bediüzzaman ve Risale-i Nur Hakkında Merak Edilen Hususlar
       

BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR HAKKINDA

MERAK EDİLEN BAZI HUSUSLAR

 

 

 

NUR TALEBELERİ SADECE RİSALE-İ NUR MU OKUR?

 

Nur talebelerinin sadece Risale-i Nur okudukları, tenkit yollu olarak söyleniyor. Ne dersiniz?

Üstad hazretleri , Risaleler hakkında; “Risale-i Nur hakaik-i imaniyeye taalluk eden meselelerde kâfidir, başka eserlere ihtiyaç bırakmaz.” der. Başka yerlerde de bu ifadeyi “haslar için” diye tahsis eder. Üstadın zamanında hizmetle ve telifatla alakadar olanların çok az olması itibariyle, bu umumi ve yüce hizmet onların mesailerine terettüb ettiğinden başka şeylerle iştigal etmeleri hizmete sekte vuracağından, o zamanki Nur talebelerinin tümü Risalelerle meşgul olmuş, başka şeylerle ilgilenmemişlerdir.

Ayrıca bu zamanda herkes belli konularda ihtisaslaşmakta, ihtisas konuları dışındaki eserlere fazla zaman ayırmamaktadır. “Umuma el atmak, umumu terk etmektir.” Dolayısıyla kendilerini bu davaya adamış ve Risalelere hizmet etmeyi gaye edinmiş bir kimsenin başka şeylerle fazlaca meşgul olması ihtisasını zedeler ve motivasyonunu bozar. Zaten ihtisaslaşmanın mahiyeti icabı böyle olması lazımdır.

Üstad, bu zamanın hastalığını zaaf-ı diyanet olarak belirlemiş, batıl felsefi cereyanlarla nice insanların imanlarının zedelendiğini görmüş, bütün bunlara karşı iman hakikatlerini izah ve ispata ağırlık vererek bu zamanın hastalıklarına tam deva olacak Nur Külliyatını telif etmiştir. Nur talebeli de bu eserleri muhtaç olanlara ulaştırmayı bu zamanın en büyük bir manevi cihadı olarak benimsemişler ve bunu hayatlarının gayesi yapmışlardır.

Bununla birlikte Nur talebeleri bilgilerini artırmak için başka faydalı eserleri de okurlar. Ama bu okuyuş şahsi kalır. Birlikte neşir ve ilan için çalıştıkları eserler Nur külliyatıdır. Bunun normal karşılanması gerekir. Her fakültede bütün bilim dalları okutulmadığı, her tarikatta bütün zikirler çekilmediği, her sanayici her çeşit mamülün üretimine çalışmadığı gibi, Nur talebeleri de iman kurtarma davasına öncelik vermekte ve çalışmalarını bu sahada yoğunlaştırmaktadırlar. Kaldı ki, Nur talebeleri, imani ve Kur'ani hakikatlerin öğrenilmesinde bir tefsir olarak risaleleri okumayı tercih etmekle birlikte, okudukları tek kitap risaleler değildir.

Onlar risalelerden namazın niçin kılınacağını öğrenirler, ilmihal okuyarak ise nasıl kılınacağını öğrenirler. 11. Lemayı okuduklarında peygamber efendimizin sünnetine uymanın lüzumunu anlarlar, siyer kitapları okuyarak ise sünnetin ayrıntılarını öğrenirler.

Bugün Nur talebelerince kurulmuş birçok yayınevi vardır. Buralarda basılan kitaplara bakılırsa meselenin boyutları görülebilir.

 

BİR SENE RİSALE-İ NURLARI OKUYAN NASIL ZAMANIN HAKİKATLI BİR ALİMİ OLABİLİR?

 

Risale-i Nur’da “Bir sene bu Risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakikatlı bir âlimi olabilir.” denilmiş. Risalelerde ilmihal, fıkıh bilgisi mevcut değil, sadece iman hakikatleri anlatılmış?

 

 

“Risaleleri bir yıl kabul ederek ve anlayarak okuyan zamanın hakikatli bir alimi olur” ifadesi genel olmayıp, iki cihette hususiliği vardır.
• Mevzular açısından
• Zaman açısından

1- Risale-i Nurun mevzuu iman hakikatlerine dair konulardır. Risale-i Nuru okuyanlar, Risale-i Nurun mevzuu ile ilgili konularda hakikatli bir alim olabilir. Bu, hadis ilminde, muamelat ilminde, tarihte veya bizim bildiğimiz fıkıhta alim olur manasına gelmez. Demek ki bu gibi konularda başka eserlere müracaat edilebilir.

2- Zamanımızda İslâmiyet`in sarsılan kısmı veya ehli dalaletin tecavüz ettiği mevzular inanca, itikada, iman esaslarına taalluk ediyor. Eski zamanda ise bu gibi mevzular sağlam ve muhkem olup kimsenin eli buralara uzanamadığından dolayı o zamandaki eserler genellikle muamelat, tasavvuf ve ahlaka dair telifatlar idi.

Zamanımızda ise, dinin esaslarına, iman hakikatlerine zarar verildiğinden, Risale-i Nur eserleri zamanın gereği olarak imani konularda tahşidat yapıyor. “Zamanın hakikatli alimi olur” ifadesi bu zamanla tahdit edilmiş olur.

Diğer taraftan, “bir şey mutlak zikir olunursa kemaline masruftur.” kaidesine göre, “zamanın hakikatli alimi olur” ifadesinde alimliğin kemali nazara verilmiş olur. Çünkü: İlmin kemali Rabbül-alemini tanımaktır. Dolayısıyla alimin kemali de Allah’ı iyi bilen ve tanıyan demektir. Elbette Fıkıh bilmek de İslâmiyet`in icabındandır.

Zamanın hakikatli alimi olmak, fıkhı bilmemek manasına gelmez. Zaten bir insan hakikat ilmini öğrendiğinde, onun lazımı olan fıkhi meseleleri de bilecek demektir. İmam-ı Azamın “El-Fıkhu’l- Ekber” isimli eseri tamamen iman hakikatlerini ihtiva eder. Bir müminin bunları öğrenmesi mecburidir. Bunlar olmadan sağlam bir itikattan söz edilemez. Burada kusuru olanın amelinin sağlam olması kendisini kurtarmayabilir.

Demek ki, Risale-i nurları bir yıl anlayarak ve kabul ederek okuyan zamanın hakikatli bir alimi olur, ifadesinden bunlar anlaşılmalı. Yoksa asla diğer ilimleri, kitapları ve konuları beğenmeme, küçümseme ve ilgisiz kalma manası anlaşılmaz.

 

RİSALE-İ NUR NİÇİN SADELEŞTİRİLEMEZ?

 

Risale-i Nur niçin sadeleştirilemez? Orijinal nüshaların muhafazasına ve neşrine niçin ehemmiyet vermeliyiz?

 

Risale-i Nur Külliyatında akıl ve kalb birlikte yürürler. Her ikisinin de gıdaları birlikte sunulmuştur. Bazı konularla akıl, bazılarında kalb daha çok hisse alsalar da, sadece akla, yahut sadece kalbe hitap eden bir ders yoktur.

Kalbin aldığı hisse de üslubunda önemli bir yeri vardır. Sadeleştirmede ve tercümede bu özellik büyük ölçüde kaybolur. Dünyaca meşhur şairlerin şiirlerinin tercümelerini okuduğumuzda fazla bir zevk alamadığımız, onun harika yönünü göremediğimiz açıktır. Bu sırrı anlayan bazı zatlar, sırf bu risaleleri orijinalinden okumak için Türkçe öğrenme yoluna girmişlerdir.

Sadeleştirmede Risalelerin dilimizi de ıslah etme görevi ortadan kaybolmaktadır. Az bir gayretle bazı Osmanlıca kelimeleri öğrenmekle hem bu risalelerden daha kamil manada istifade edebiliriz, hem de Osmanlıca yazılmış diğer eserleri anlama imkanına kavuşuruz.

Şu da var ki, sadeleştirme ancak normal kelimelerde olur, ıstılahların ve isimlerin ne tercümeleri ne de sadeleştirmeleri mümkündür. Her ilmin kendine has kavramları vardır, o ilme talip olan kişi bu kavramları öğrenmekle yükümlüdür. Mesela, “vacip, mümkin, vicdan, tesbih, tekbir, hamd” gibi kavramları, “Allah, Rahman, Rahim” gibi İlahi isimleri birer kelimeyle ifade etmek mümkün değildir. Bunların açıklamaları yapılacaktır. O zaman ortaya çıkan eser, sadeleştirilmiş risale değil, şerh ve izah edilmiş risale olur.

 

 

“RİSALE-İ NUR MÜŞTERİ ARAMAZ” NE DEMEK?

 

“Risale-i Nur, müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı, yalvarmalı.” ifadesini nasıl anlamalıyız?

 

Evvela hiçbir ilmi eser müşteri aramaz, muhtaç olanlar onu arar bulurlar. Bu noktada risalelerle nur talebelerini birbirinden ayırmak gerekir. Risaleler, Kur’anın manevi bir icazı olduğundan zatında çok ehemmiyetli, ulvi, kutsidir. Bu noktadan bizim ona şeref vermemiz söz konusu olamaz, biz ancak onunla şerefleniriz. Bu sebeple Üstad, “risaleler müşteri aramaz” diyor, ama “nur talebeleri müşteri aramaz” demiyor.
2- Bir davanın gelişmesi ve büyümesi insanlarla olacağından elbette bu hakikatleri müşterilere ulaştırmaya çalışmalıyız. Bizim bu gayretlerimiz Risalelerin müşteri araması demek değildir.
3- Hizmette bir nevi manevi kazanç ve ticaret söz konusu olduğundan müşteriler aranır.
4- Üstad hayatı boyunca istidatlı dava adamları arayıp elemanlar yetiştirme gayreti göstermiştir.
5- “Karşımda müthiş bir yangın var. İçimde evladım yanıyor, imanın tutuşmuş yanıyor, o yangını söndürmeye ve imanımı kurtarmaya koşuyorum.” diyen bir Üstadın talebeleri yerinde duramazlar
6- 10. Lemadaki şefkat tokatlarının birincisi dikkatle mütala edildiğinde Üstadımızın âleminde hizmet ön plandadır.
7- Üstadın ism-i HAKİM ve ism-i RAHİM’e mazhariyetinin sırrı da müşteri aramaya yöneliktir.
8- Herhalde yanan insanlar itfaiyeye koşmazlar. Bilakis itfaiye ehli, saniye gecikmeksizin yananların imdadına koşmaları gerekir.
9- Peygamber efendimiz, liyakatlı- kabiliyetli müşteriler ararken,
• Yüzlerce defa onlara davasını anlatma ihtiyacını hissederken,
• Fiilen aciz kaldığında dua mekanizmalarını çalıştırıp Ömerlerden birini nasip etmesi hususunda Rabbine yalvarırken,
• Kendisinden sonra yüz yirmi bin tane dava adamı yetiştirirken, bu dava adamlarından sadece on bin kadarı mukaddes beldelerde, diğerleri dünyanın muhtelif beldelerinde vefat etmişlerken,
• Hz. Cebrail, (a.s), ibadetle meşgul olup ancak tebligatı terk eden bir kavmin helaki için vazifelendirilirken… “risaleler müşteri aramaz” ifadesini yanlış anlayıp nefsimizin tembelliğine pirim vermemek gerekir kanaatindeyiz.
10- Üstadımızın Emirdağ lahikası I’de “...hizmet noktasında çok hırs göstermekle beraber neticelerine kanaatle mükellefiz” buyurması bu gibi yanlış anlayışlar için önemli bir uyarıcıdır.
Bu ifadenin geçtiği bir mektuptan Üstadın şu mesajı verdiğini anlıyoruz: Risaleler siyasilerin himmetleriyle sair insanlara ulaşacak değildir. Bu noktada onlara ihtiyacı yoktur. Bilakis onların bu hakikatlere müşteri olmaları gerekir.

 

 

RİSALE-İ NUR OKURKEN EN İYİ ŞEKİLDE NASIL İSTİFADE EDEBİLİRİZ?

 

Risale-i nur okurken en iyi şekilde nasıl istifade edebiliriz? Sesli okumak mı, sessiz okumak mı? Veya çok okumak mı, düşünerek az okumak mı? Ayrıca cevşen ve sair evradları okumanın Risale-i nurdan istifadeye faydası var mı?

 

Risale-i Nur, Kur'an-ı Kerimin harika bir tefsiridir. Böyle kıymetli bir eserden istifade etmek büyük bir nimettir, bir ayrıcalıktır. Okurken şu gibi esaslara dikkat edilse, istifade çok daha fazla olur diye düşünmekteyiz:
• Başkalarına anlatmak için değil, kendi nefsimize hitap ederek okumak.
• Az da olsa her gün okumak.
• Küçük Sözler, 23. Söz, Haşir Risalesi gibi daha kolay anlaşılabilen risalelere öncelik vermek.
• Bilinmeyen kelimelerle ilgili lügat çalışması yapmak. Bir insan her ay bir risalenin kelimelerini çıkararak okusa, bir yıl gibi bir sürede çok mesafe alabilir.
• Çevremizde Nur dersleri yapılıyorsa düzenli olarak takip etmek, yapılmıyorsa da başlatmak.
• Seviyesi iyi kimselerle ön çalışmalı dersler yapmak. Mesela, bir hafta önceden belirlenen bir derse hazırlanıp gelmek, başkalarıyla bu konuyu enine boyuna müzakere etmek son derece faydalı olacaktır.
• "Ya Rabbi, bu eserleri anlamayı ve yaşamayı nasip eyle" şeklinde dualar etmek.
• Her gün hiç olmazsa 15 dakika sesli okumak, hem okuyuşu düzgünleştirir, hem telaffuzu güzelleştirir.
• Ayrıca sessiz olarak da yoğun bir şekilde okumak gerekir. Külliyetle dalmak mühimdir.
• Okuduğumuzu başkalarıyla paylaşmak önemlidir. İlim, paylaşıldıkça artar ve bereketlenir.
• Başlangıçta anlamasak da çok okumak, sonraki okuyuşlarda ise anlama ağırlıklı okumak daha faydalı olacaktır.
• Cevşen ve sair evradları okumanın risale-i nurdan istifadeye ve feyz almaya büyük faydası vardır. Bunlar insanın ulvi latifelerini geliştirir, ona kıvam ve kalite kazandırır.

 

BEDİÜZZAMAN SEYYİD’DİR

 

Bediüzzaman Hz.leri Şualarda bir mahkeme müdafaasında "Ben seyyid değilim. Mehdi seyyid olacak." bir başka yerde "ehl-i beytten sayılabilirim", Muhakematta ise "seyyid olanın ‘değilim’, seyyid olmayanın da ‘seyyidim’ demesi günahtır denilmektedir. Bu durumu nasıl açıklayabiliriz.

 

Bediüzzaman hazretleri, mahkeme müdafaasında “Ben seyyid değilim” der. Üstadın resmi kimliğine baktığımızda Nurs’lu olduğu ve Doğu Bölgesinde dünyaya geldiği anlaşılmaktadır. Bu ifade düşünülürken mahkemedeki şartlar dikkate alınmalıdır. Zira Bediüzzamanın seyyidliğini kabul etmesi, onların nazarında siyasi manada yorumlanacak ve mahkumiyetine sebep olabilecektir. Halbuki Emirdağ Lahikası-I’in son kısma yakın bir mektubunda ise, “Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Nesiller bilinmiyor. Ancak ben manevi ehl-i beytten sayılabilirim” der. Son Şahitlerde Salih Özcan’ın hatıralarında, Üstad neslinin hem anne ve hem de baba cihetiyle Hz. Hasan ve Hz. Hüseyine dayandığını bizzat ifade etmiştir.

Bediüzzaman Hazretlerinin varislerinden Seyyid Salih Özcan'ın naklettiğine göre, bir gün Üstad'la aralarında şu konuşma geçer:"
- Salih sen seyyidsin, değil mi?
- Evet! Üstadım.
- Peki Seyyid Salih, sence ben seyyid olabilir miyim?
- Muhakkak Üstadım, siz seyyidsiniz.
- Seyyid Salih, ben anne tarafından Hüseyni, baba tarafından ise Haseni’yim."

Bununla beraber şarkta seyyidlerin büyük bir yekün teşkil ettiği de bilinmektedir. Kendi şahsiyetini nazara vermeyen, şahsiyetini her zaman şahs-ı manevi içinde eriten ve büyük makamlar bile verilse ihlas sırrıyla bu makamlardan içtinap eden bir üstaddan aşikare eserlerinde seyyid olduğunu beyan etmesi beklenemez.

“Seyyid olanın seyyid değilim demesi günahtır” ifadesi kanaatımızca göre, seyyidliği kesin olarak tescil olunan kişiler hakkında olsa gerektir.

İkinci ve kısa bir cevap:
Dikkat edilirse Bediüzzaman Hazretleri, "ben ehl-i beytten değilim" demiyor. " ben seyyid değilim" diyor. çünkü, Ehl-i beyt'in farklı bir manası yoktur ve olduğu gibi peygamberimizin ( s.a.v ) soyu kast edilir. ama seyyid kelimesinin, hem " Ehl-i Beyt " ve hem de "bir yerin efendisi" anlamına gelen ve tevile açık yönü olan bir kavram olduğu malumdur. bu nedenle risalelerde geçen " ben seyyid değilim " ifadesi, şöylece tevil edilebilir: "ben bir yerin efendisi ve idarecisi değilim."

Bu Yazı 2385 Defa Okunmuştur.