Kainat Kitabının Öğretmeni: Muhammed (A.S.M)
       

KÂİNAT KİTABININ ÖĞRETMENİ; MUHAMMED (ASM)

Dr. Zafer TEL

 

 

“Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa manasız bir kâğıttan ibaret kalır” sözü, şu büyük kâinat kitabının da anlaşılması için bir muallime, bir tarif ediciye ihtiyacı olduğunu ortaya koymaktadır. Tarihi yönü ya da doğal güzelliği olan bir beldeyi tek başımıza gezmeyi düşünmeyiz. Örneğin her karış toprağı ecdat kanıyla yoğrulmuş, imanın tekniğe meydan okuduğu Çanakkale/Gelibolu yarımadasını bir rehber olmadan, bölgeyi ve orada cereyan eden tarihi olayları anlatacak, öğretecek bir rehber ya da mihmandar olmadan gezen birisi çevresinde dağ, taş, deniz, biraz da fundalıktan başka bir şey göremez.

Okuryazar olmayan birisine çok kıymetli bir kitap verseniz, kitabı ve içindekileri tarif etmesini isteseniz, size muhtemelen vereceği cevap “kara kara yazmış, sıra sıra dizmişler” olacaktır. Kitabın konusunu ya da neler anlattığını bilmesi imkânsızdır.

Uçağın hostesi, trenin kondüktörü, müzenin rehberi, dersin öğretmeni, daire amirinin sekreteri sizinle muhatap olur. Geldiğiniz yer, yapılacak işler ile ilgili bilgileri verir, uymanız gereken kuralları öğretir ve tarif eder.

İşte bunlar gibi, bizi yarattıktan sonra imtihan için bu dünyaya gönderen Rabbimizi de bize tarif eden, O’nun istek ve arzularının neler olduğunu anlatan üç büyük muarrif (tarif edici) vardır. Birisi: şu gördüğümüz kâinat kitabıdır. Birisi: büyük kâinat kitabının en büyük sahifesi olan peygamberimizdir (ASM). Birisi de Rabbimizin kendi sözleri yani Kuran kitabımızdır. Bu öğretmenler içerisinde peygamberimizin en önemli özelliği, bize rabbimizi konuşarak, anlatarak, yaşayarak tarif etmesidir. Öyle ise biz de önce O’nu (ASM) tanımaya çalışalım, sonra da tarif ettiklerini dinleyip anlamaya çalışalım.

Bu öğretmenin (ASM) bir manevi şahsiyeti, bir de maddi şahsiyeti vardır. Konumuz oluşturan manevi şahsiyeti içinde yeryüzü bir ibadethane olarak görülmektedir. Yer küremizi bir mescide benzetirsek, peygamberimiz bu mescidin imamı, ilahi kanunları yaymaya başladığı, aynı zamanda dünyaya geldiği yer olan Mekke o mescidin mihrabı, vefat ettiği ve ilahi kanunları yaşattığı Medine ise yine o mescidin minberi olarak düşünülebilir. O (ASM) bizim gibi bütün insanlığa hitap etmektedir. Son elçi olduğu için bütün elçilerin reisi, peygamber ve evliyadan kurulu topluluğun ise reisidir.

Rabbimiz kendini tanıtmak için neden insanı seçmiş ve neden Muhammed’i (ASM) tercih etmiştir? Sorusunu cevaplarsak sanırız konu daha iyi anlaşılacaktır:

Şu kâinatın bir sahibi var ve onda tasarruf etmektedir. Yaptığı işleri binlerce hikmeti gözeterek ve bilerek yapmaktadır. Her şeyi görmekte, terbiye etmekte ve çekip çevirmektedir. Madem yapan bilir; elbette bilen konuşur. Madem konuşacak, elbette şuur ve fikir sahibi olanlar ve konuşmasını bilenler ile konuşacaktır. Şuur, fikir sahipleri içinde konuşmayı bilen en derli toplu varlık, insan olduğuna göre elbette insanlarla konuşacaktır. Madem insanlarla konuşacak elbette insanlar içinde kabili hitap ve mükemmel olanlarla konuşacaktır. Madem en mükemmel, kabiliyeti en yüksek ve ahlakı en yüce olanlarla konuşacaktır. Elbette dost ve düşmanın kabul ettiği en yüksek kabiliyet ve en yüce ahlak Muhammed’de (ASM) vardır. Çünkü insanoğlunun beşte biri ona tabi olmuş ve dünyanın yarısı onun manevi hükmü altına girmiştir. İstikbal onun getirdiği nurun ışığıyla bin dört yüz sene ışıklanmış, insanların nurani kısmı ve iman sahibi olanlar arka arkaya günde beş defa O’nunla beraber olduklarını göstermiş ve göstermektedir. Tüm insanlar O’na dua edip, onu yüceltip muhabbet etmiştir. Öyle ise elbette Rabbimiz Muhammed Aleyhisselatü vesselam ile konuşacak ve konuşmuş, elçi yapacak ve yapmış, diğer insanlara rehber, öğretici yapacak ve yapmıştır.

Hazreti Muhammet (ASM) peygamberlik iddia etmiş, Kuranı Kerim gibi bir delil sunmuş ve bunun yanında bine yakın mucize göstermiştir. Gösterdiği bu mucizeleri Rabbimiz tarafından davasını tasdik anlamına gelmektedir. Gösterdiği bu mucizeleri inatçı kâfirler bile inkâr edememiş, ancak kendilerini kandırmak için yapılan birer sihir olarak görmüşlerdir.

Başka neler yapmıştır bu muallim (ASM) ? İsterseniz hayalen, onu vazife başında görüp ziyaret edelim, dersimizi bizzat yerinde ve uygulamalı olarak alalım;

Bakıyoruz, seçkin bir Zât; elinde mucizevi bir kitap, dilinde hep doğruları söyleyen bir hitap, bütün insanlara, belki cinlere ve meleklere, belki bütün mevcudata karşı ezeli bir hutbe vermektedir. Bu hutbe âlemin yaradılışındaki sırlar olan, bu karmakarışık olayları açıklıyor ve dipnotlar düşüyor, kâinatın sırlarını fetih ve keşfederek, bütün mevcudattan sorulan, bütün akılları hayret içinde meşgul eden, o üç zor ve müthiş soru olan “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suallerine ikna edici, makbul ve doğru cevaplar veriyor. Bizler de ne ve neci olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi bu sayede öğreniyoruz. Bakalım ilhamını doğrudan Kur’andan alıp asrımız insanının idrakine sunulan nur risalelerinde, bu öğretmenin (ASM) bir öğrencisi olan Bediüzzaman, insanın ne ve neci olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini ve vazifesinin ne olduğunu nasıl anlatmış?

- İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.

- İnsan bu aleme ilim ve dua vasıtası ile tekamül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarı ile her şey ilme bağlıdır ve bütün ulum-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu Marifetullah’tır (Allahı tanımaktır) ve üssül esası da iman-ı Billah’tır (Allaha imandır).

- Ey insan! Sen şecere-i hilkatin ya bir semeresi ya da bir çekirdeğisin. Cismin itibariyle küçük, aciz, zayıf bir cüzsün. Fakat Sani-i Hakim lütfuyla, latif sanatıyla seni cüz’lükten külliliğe çıkarmıştır.

- Sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mucidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın.

- Dünya bir misafirhanedir. İnsan onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lazım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir. En ehem ve en elzem işler, takdim edilecektir.

Kâinat kitabının öğretmenini (ASM) vazife başında seyretmeye devam ediyoruz: Bakıyoruz, öyle bir ışık saçıyor ki, her şeyin iç yüzünü gösteriyor. Eğer şu kâinata O’nun ışığıyla bakmazsak, elbette kâinatın şeklini bir matem hane, yaratılan her şeyi birbirine yabancı belki de düşman, cansız eşyaları dehşet verici cenazeler, hayatı olan her şeyi hayatları sona erdiğinde ayrılıklarla ve ölümlerle ağlayan, kendilerine bir sahip çıkanın olmadığı yetimler hükmünde görüyoruz.

Şimdi ise onun yaydığı ışıkla bakalım; o matem hane şevk içinde bir zikir haneye dönüştü. O birbirine yabancı, düşman varlıklar, birer dost ve kardeş şekline girdi. O cansız cenazeler birer emir dinleyen memur, birer itaatkâr hizmetçi vaziyetini aldı. Ve o hep ağlayıp şikâyet eden kimsesiz yetimler, birer zikir edici veya vazife paydosundan şükrediciler suretine girdiler.

Hem o nur ile kâinattaki bütün hareketler anlamsızlıktan, boş işler olmaktan ve tesadüf oyuncaklığından çıkıp, birer ilahi mektup, İlâhi isimlerin tecelli ettiği tarla, âlem dahi bir hikmetli kitap mertebesine çıktılar.

Hem insanı bütün hayvânâtın aşağısına düşüren hadsiz zayıflığı, sonsuz acizliği, fakirliği, ihtiyâçları, ayrıca bütün hayvanlardan daha bedbaht eden, hüzün veren, elem ve gam sebebi olan aklı, o nurla nurlandığı vakit, insan bütün hayvanların, yaratılan her şeyin üstüne çıkar. Yeryüzünün bir halifesi olur.

Demek o nur olmazsa kâinat da, insan da, hattâ her şey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bir kâinatta böyle bir zat lâzımdır. Yoksa kâinat ve eflâk olmamalıdır.

Ayrıca o zat, ebedi saadet yerinin varlığını ihbar etmektedir, müjde etmektedir. Rahmeti sonsuz olan Rabbimizi keşfederek ilân etmektedir. Rabbimizin güzelliklerini anlatmakta, seyretmekte, göstermektedir. Böylelikle dünyanın yarısı ve insanoğlunun beşte birisi onun hidayet hediyesini kabul etmişlerdir.

Gönderildiği kavmin körü körüne ve inatla bağlandıkları vahşi âdetlerini çabucak ortadan kaldırmış, bu kötü adetlerini bir seferde def etmiş, bunların yerine en güzel ahlakı yerleştirmiş ve bütün diğer insanlara muallim etmiştir. Akılları, ruhları, kalpleri, nefisleri fetih ve teshir etmiştir. Kalplerin sevgilisi, akılların öğretmeni, nefislerin terbiyecisi, ruhların sultanı olmuştur.

Sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir toplumda, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle, ancak daimî kaldırabilir. Halbuki bu zat, büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, batıl inançlarına körü körüne bağlı (mutaassıp) o büyük kavimlerden, görünürde küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, hem de az bir zamanda kaldırıp, yerlerine öyle yüksek huyları hem de dem ve damarlarına karıştırarak yerleştirmiş. Bunun gibi daha pek çok harika icraatı yapmıştır.

İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Arap yarımadasını gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer filozofu, sosyal bilimcileri, terbiye ve ahlak profesörlerini alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nispeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?

Hem küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemaatte, küçük bir meselede, münazaralı bir dâvâda, sıkılmadan, pervâsızca, küçük bir yalanı, düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede telâş göstermeden söyleyemez. Şimdi bu zâta bakıyoruz: Pek büyük bir görevde, pek büyük bir vazifeli olarak, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük düşmanlık karşısında, pek büyük meselelerde, pek büyük dâvâda, pek büyük bir serbestlikle, pervasızca, tereddüt etmeden, çekinmeyerek, telâşsız, samimî bir saflıkla, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şekilde, ulvî bir surette söylediği sözlerde hiç yanlış bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Asla!

En ziyade insanı tahrik eden meraktır. Hattâ, eğer bize denilse, “Ay’dan veya Jüpiter’den biri gelecek, Ay’da ve Jüpiter’de ne var ne yok, oraları sana anlatacak ve sana haber verecek, ayrıca senin istikbalini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek. Bunun karşılığında yarı ömrünü ve yarı malını vereceksin” dese, merakımız varsa vereceğiz. Halbuki şu zat öyle bir Sultanın haberlerini söylüyor ki, memleketinde Kamer, bir sinek gibi, bir pervane etrafında döner. Dünya olan o pervane ise, bir lâmba etrafında pervaz eder. Ve o Güneş olan lâmba ise, o Sultanın binler misafirhanesinden birisinde, binler lamba içinde bir lâmbasıdır.

Hem öyle ilginç bir âlemden hakikî olarak bahsediyor ve öyle bir değişimden haber veriyor ki, binler küre-i arz bomba olsa, patlasalar, o kadar ilginç olmaz. Hem öyle bir istikbalden doğru olarak haber veriyor ki, şu dünyevî istikbal ona kıyasla bir damla serap hükmündedir.

Hem öyle bir saadetten haber veriyor ki, bütün dünyevi mutluluklar ona kıyasla yanıp sönen bir şimşeğin daima yanan bir güneşle kıyas edilmesi gibidir.

Böyle acayip işleri haber verecek böyle mucize gösteren bir öğretici, muallim zat lâzımdır. Hem bu zâtın gidişatından görünüyor ki, o görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor. Bu öğretmen, bizi nimetleriyle çepeçevre saran şu gök ve yerin İlâhının bizden ne istediğini, arzularının neler olduğunu; pek sağlam olarak bize ders veriyor.

Hem bunlar gibi daha pek çok meraklı ve lüzumlu hakikatleri ders veren bu zâta karşı her şeyi bırakıp ona koşmak, onu dinlemek lâzım gelirken, çoğu insanlara ne olmuş ki, sağır olup kör olmuşlar, belki divane olmuşlar ki bu hakikati görmüyorlar, işitmiyorlar, anlamıyorlar?

İşte şu öğretici, şu mevcudat Hâlıkı’nın birliğine delil olduğu gibi, haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir delilidir. İnsanlar ona tâbi olmuş ve duasına âmin diyorlar. Sadece insanlar mı, belki bütün mevcudat, duasına ve niyazına, “Evet, yâ Rabbenâ, ver, biz dahi istiyoruz” deyip iştirak ediyorlar. Hem öyle bir maksat, öyle bir gaye için dua ediyor ki, insanı ve âlemi, belki bütün mahlûkatı cehennemden, hiçlikten, kıymetsizlikten, faydasızlıktan, ta en yüksek mertebeye, yani kıymete, bekaya, ulvî vazifeye çıkarıyor.

Acaba bütün Âdem oğullarının en ileri gelenlerini arkasına alıp, arz üstünde durup, Arş-ı Âzama yönelerek el kaldırıp dua eden şu şerefli insan ve kâinatın gururu ne istiyor?

Dinleyelim: Saadet-i ebediye istiyor. Beka ve sonsuzluk istiyor. Rahmetine kavuşmak istiyor. Cennet istiyor. Eğer rahmet, inâyet, hikmet, adalet gibi hesapsız o isteklerin gereği olmasa idi, şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar kudretine hafif gelen şu Cennetin kurulmasına sebep olacaktı. Tüm bu istekleri bizler için istemesi ayrıca bir şükür sebebi olsa gerek.

Evet, nasıl ki onun risaleti şu imtihan yerimizin açılmasına sebebiyet verdi. Öyle de, onun kulluğu ve ibadetleri dahi öteki âlemin açılmasına sebeptir.

Binler salât ve selam olsun bizlere bunları öğreten öğreticiye. Binler hamd-ü senalar olsun böyle bir şefaatçiyi bizlere Verene (cc).

Bu Yazı 1963 Defa Okunmuştur.