Said Nursi'nin Cihad Yorumu
       

SAİN NURSİ’NİN CİHAD YORUMU

Şükran Vahide

 

 

Giriş

 

Said Nursî’nin cihat yorumunu ele almadan önce, bu kavram hakkındaki bir iki hususu genel olarak ele almak yararlı olacaktır. Birincisi, bu kavramın İslam’da sahip olduğu önemli yerdir. [Hz.] Peygamber [a.s.m.] cihadı “İslam’ın yüceliğinin zirvesi” olarak tarif etmiştir.1 “Allah yolunda cihat”a eşit olan herhangi bir şey olup olmadığı sorulduğunda, Resulullah [a.s.m.] şöyle cevap verdi: “[Ona eşit olarak] yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur.”2 Hatırlanması gereken bir diğer önemli husus da, terimin geniş anlamıdır. Bazen betimlendiği gibi, yalnızca “kafire karşı kutsal savaş”la sınırlanmaktan öte, “kişinin en ileri derecede gayret göstermesi, meşakkat çekmesi ya da bütün gücünü harcaması” anlamına gelen cehede kökünden türetilen cihat kavramı, çok çeşitli anlamlar içermektedir.

 

Örneğin Zâdü’l-Me‘âd adlı eserde, cihadın dört “adım” ya da “aşama”dan oluştuğu belirtilmektedir: Nefse karşı cihat, şeytana karşı cihat, kafirlere karşı cihat ve hakikati gizleyenlere karşı cihat. Bu dört “aşama”nın ilki, hak dini öğrenmek için nefisle mücadeledir; ikincisi, bu ilme göre amel etmek için mücadeledir; üçüncüsü, bunu başkalarına öğretmek için mücadeledir; ve dördüncüsü başkalarını hak dine çağırırken karşılaşılan güçlükler ve baskılar karşısında sabırlı ve sebatlı olmaktır. şeytanla cihat iki “aşama”dan oluşmaktadır: Birincisi, şeytanın kişinin kalbine imanla ilgili olarak ektiği şüphe tohumlarını reddetmek; ve ikincisi, şeytanın teşvik ettiği kötü arzuları terk etmek için çaba göstermek. Bu cihatlardan ilki olan nefisle cihat “sağlam ve kesin bir iman” kazandırır, ikincisi ise sabır ve sebat kazandırır. Üçüncü ve dördüncü ana “aşama”lar yani kafirlerle ve hakikati gizleyenlerle savaşmak dört “aşama”dan oluşur: Kalben cihat, dille cihat, malla cihat ve canla cihat. Kafirlere karşı cihat kılıçla, yani güçle yapılırken, hakikati gizleyenlere karşı cihat dille yani tartışma, kanıtlama ve ikna etme yoluyla yapılır. Buna son bir “aşama” daha ilave edilir; zalimlere, bid‘acılara ve günahkarlara karşı cihat. Bu cihat üç “aşama”dan oluşur: Eğer kişinin gücü yetiyorsa gücüyle, gücü yetmiyorsa diliyle, yani sözle, bu da mümkün değilse kalbiyle buğz ederek.3

 

Başka eserlerde cihat şu şekillerde tanımlanmaktadır:

Cihad, müslümanın Allah’a kulluk ve Onun rızasını temin için İslam esaslarını öğrenme, öğretme, ferdî ve içtimai planda yaşama, yaşanmasına çalışma, İslam’ı tebliğ ve bu hususlarda içte ve dışta karşılaşacağı engelleri aşma konusunda içinde bulunması gereken şuurlu ve sürekli gayret ve aksiyon halini ifade eder.4 Cihadın maksadı ise: “Hakk’ın dinine yardım etme ve Onun Kelamını yüceltme”5 ve “dinsizliği yenme ve hakkı yayma”6 olarak tanımlanmıştır.

 

Hicret öncesi Mekke’de inen ayetler ve güce güçle karşılık verilmesine7 ilişkin Kur’anî izinde [Hz.] Peygamber’e [a.s.m.] şu şekilde buyrulmaktadır: “Bu nedenle kafirleri dinleme, onlara karşı en yüksek çabayla [cihâden kebîran], [Kur’an’la] mücadele et.”8 Bu hüküm bir yandan “dille” yapılan cihadın, yani İslam’ı ve kelamullahı ilim, argüman ve entelektüel çaba yoluyla yüceltmek için mücadele etmenin önemini, diğer yandan ise cihadın şartlara uygun ve içinde bulunulan durumun şartlarına uyacak biçimde olması gerektiğini ifade etmektedir.

 

Cihadın geniş anlamı ve İslam’daki önemini gösterdikten sonra, çeşitli İslamî literatür türlerindeki cihat tanımlarını tartışmaya devam etmek yerine, Nursî’nin cihat yorumunu ve onu

örnek uygulamasını ele almak istiyorum.

 

Nursî’nin Cihat Yorumu

 

Nursî’nin cihat yorumunu incelerken karşımıza çıkan çarpıcı bir husus, hem Eski Said hem de Yeni Said olarak bütün yaşamı boyunca bu konudaki fikirlerinde görülen sürekliliktir. Bu hususu çarpıcı yapan, hem dış dünyada meydana gelen hem de yaşamının bu iki ana dönemi arasında kendisinin yaşadığı büyük değişimlerdir. Eski Said, Nursî’nin Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar süren gençlik dönemini, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarını, İslam’ın hâlâ “devletin hayat sebebi ve dini olduğu dönemi” kapsar.9

 

Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgiyi İmparatorluğun çöküşü izledi. Müteakip yılarda da Eski Said’in çok ve çeşitli çabalarının aksine, her türlü toplumsal yaşamdan tamamen çekilen Yeni Said’in doğumu gerçekleşti. Bu özellik Türkiye’nin yeni liderlerinin Batılılaşma yolunu seçmesiyle güçlendi ve Nursî ömür boyu sürecek sürgün yaşamına başladı. İslam (ismen) devletin temeli iken, şimdi sekülarizasyon perdesi altında yaşamın bütün alanlarından sistematik biçimde çıkarılıyordu. Zahir şartlardaki, Nursî’nin yaşam tarzındaki ve mücadele ve faaliyetlerindeki aşikar farklılıklara rağmen, fikirlerinde sayısız benzerlikler ve süreklilik görülmektedir. Bu nedenle onun cihat yorumu olgun ve tam ifadesini Risale-i Nur’la [bundan sonra Risale olarak atıfta bulunulacaktır] ve Yeni Said’in mücadeleleriyle bulmuş olmasına rağmen, onun Eski Said dönemindeki cihat görüşünü ve uygulamasını ana hatlarıyla ele almak da yararlı olacaktır.

 

Eski Said’in Cihat Görüşü ve Uygulaması

 

Nursî’nin cihat yorumunu şekillendiren ilk önemli faktör bu çağın bilim ve ‘medeniyet’ çağı olmasıdır. Bu konuda şunları söylemektedir: “Medeniyet yayıldığı zaman, dünyayı yöneten ilim ve fen olacaktır...”10 Ayrıca “Elbette nev-i beşer ahir vakitte ulum ve fünuna dökülecektir, bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise ilmin eline geçecektir”11 demektedir. Yine Nursî’nin dikkat çektiği gibi, ilmin ve aklın egemenliğiyle birlikte “İnsanlar... en keskin silahını cezalet-i beyandan... alacaktır.”12 Yani hem ilim ve teknolojinin ilerlemesi hem de insanî tekamülle ve bunlardan kitle iletişim çağının doğmasıyla, insanlar fikirlerini başkalarına belagat ve ikna ile kabul ettirmek için çaba göstereceklerdir. Böylece kitlesel medya yaşamın bütün alanlarına, hakla batıl arasındaki ve imanla imansızlık arasındaki mücadeleye yayılacaktır. Ya da başka bir ifadeyle, mücadele kalpler ve akıllar için yapılacak; bir ikna, fikirler ve medeniyet mücadelesi olacaktır. Bu savaş fiziksel cihattan çok, temelde kültürel ve ekonomik bir savaş olacaktır. Elbette bu savaş bir dizi cephede ve kendi özgün şartları içinde sürmektedir.

Eski Said’in cihat yorumunu şekillendiren ikinci faktör ise birincisiyle bağlantılı olup, İslam dünyasının Batıdaki bilimsel gelişmelere ayak uyduramaması ve bu nedenle teknoloji ve ilerleme bakımından geri kalmasıdır. Bunun yanı sıra İslam dünyası geleneksel düşmanlarının boyunduruğu altına girme yolunu açarak, Kur’an ve İslam’ın temellerini de, özellikle materyalist felsefenin yükselişiyle birlikte, saldırıya açık hale getirmiştir.

İlmî Cihat

 

Böylece Nursî’yi gençliğinde en çok etkileyen hususların daha önce sözü edilen faktörler olduğunu, bunların onun kendisini yeni bir mücadele biçimine hazırlamasına neden olduğunu görüyoruz. Kur’an’ı hedef alan saldırılar [yirminci] yüzyılın başında Nursî’nin İngiliz devlet adamı Gladstone tarafından Kur’an’a yönelik yaptığı açık tehditleri öğrenmesi onun için bir dönüm noktası teşkil etti; hayatını ve ilmini Kur’an’ı savunmaya adamasına neden oldu.13 Bu tarihe gelindiğinde, geleneksel dinî ilimlerle birlikte mevcut fen ve matematik bilimlerinin büyük bir kısmında uzmanlaşmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın başında gördüğü rüya14 gibi çeşitli olaylar onun “Kur’an’ın mucize olduğunu,” yani Kur’an’ın Allah’ın kelamı ve insanın hakiki ahlakî, manevî ve maddî ilerlemesinin kaynağı olduğunu kanıtlama kararını güçlendirdi.

Nursî bu ilmî cihat için kendisini çok erken yaşlarda hazırlamaya başlamıştı. ‘Resmî biyografi’sinde belirtildiği üzere on altı ya da on yedi yaşında (yani 1892-1894 yılları civarında) Bitlis’te iken, İslamî ilimlerin temel kaynakları üzerindeki yoğun tahsilinin maksadı, (Batı ilim ve felsefesi ve terakkisi adına yapılan saldırıların neden olduğu) “din-i İslam’a varid olan şek ve şüpheleri reddetmek için”di.15 O dönemde doğu vilayetleri arasında din alimleri bakımından benzeri olmayan Van’da, modern bilimleri tahsil etti ve bunlarda uzmanlaştı. Çünkü “bu asırda, yalnız eski tarzdaki ilm-i kelamın İslam dini hakkındaki şek ve şüphelerin reddine kafi olmadığına kanaat hasıl etmiş ve fünunun tahsiline lüzum görmüştü.” Bir başka deyişle onun ilmî cihadının amaçlarından birisi kelam ilminin güncelleştirilmesiydi.

 

Nursî, bu çabalarını yalnızca ilim öğrenmekle sınırlamadı. Bu dönem boyunca en aktif bir şekilde takip ettiği proje, onun eğitim reformuna ilişkin fikirlerinin ve özellikle geleneksel ve modern bilimlerin birleştirilerek öğretilmesi fikrinin uygulamaya konulacağı doğuda bir üniversitesinin, Medresetü’z-Zehra’nın kurulması olmuştur.

 

Medeniyet ve Cihat

 

Nursî’nin bu çabalarının yanı sıra takip ettiği amaçlardan birisi de İslam medeniyetinin yeniden kurulmasıydı. Bu çaba davasının merkezini oluşturuyordu. Onun görüşüne göre İslam gerçek medeniyetin kaynağı idi; bu nedenle İslam dünyası ancak İslam çerçevesinde, hakiki ilerlemeyi yakalayabilir ve hak ettiği egemen konumunu kazanabilirdi. Bir bütün olarak insanlık da kurtuluş ve barışı ancak İslam yoluyla ve İslam medeniyetinin kurulmasıyla bulabilirdi.

 

Özellikle Tanzimat’la birlikte, Avrupa’nın açık askerî ve iktisadi üstünlüğünden kaynaklanan bilimsel ilerlemeyi hatalı olarak Batı düşüncesi ve medeniyetine bağlayan Türkiye’nin yöneticileri İslam’ı devre dışı bırakıp, yaşamın bir çok alanında Batı modellerini benimsemeye başladılar. Bir başka ifadeyle Batılılaşma sürecine girdiler. Ancak Batıdan bilim ve teknoloji gibi Nursî’nin savunduğu “faydalı şeyleri” almak yerine, “günahları ve seyyiatları” aldılar “ve dini rüşvet verip dünyayı da kazanamadılar.”16 Her ne kadar niyetleri kuşkusuz Osmanlı İmparatorluğu’nu güçlendirmek ve gerilemesini durdurmak idiyse de, bu talihsiz hareketlerin sonucu çoğunlukla ters oldu ve Osmanlıların Avrupa’nın yalnızca ekonomik ve maddî olarak değil, aynı zamanda entelektüel olarak da boyunduruğuna girmelerini hızlandırdı. Avrupa’nın etkisine açık olan Osmanlılar arasında İslam’a güvensizlik doğdu ve İslam düşmanlarını takip ederek, İslam’ın bilime ve ilerlemeye muhalif ve hatta Osmanlının gerilemesinin nedeni olduğu görüşüne sahiplenmeye başladılar.

 

 

Bu nedenle Nursî’nin çabası aslında tam tersinin gerçek olduğunu; medeniyetin “Hıristiyanlık’ın malı”17 olmadığı gibi, aslında İslam’ın “bütün kemalatın üstadı ve ... hakiki bir medeniyetle ve müspet ve doğru fenlerle teçhiz edilmiş ol[duğunu],”18 İslam’ın terakkiyi emrettiğini ve medeniyetin bütün ihtiyaçlarını ihtiva ettiğini19 göstermekti. Bu nedenledir ki Nursî, tarihten kanıtlar göstererek, Müslümanların dinlerine sarıldıkları zaman medeniyette ilerlediklerini ve sahip oldukları derecelere yükseldiklerini, dinde gevşeklik gösterdikleri zaman geriledikleri ve mağlup olduklarını, diğer dinlerin mensupları için ise durumun tam tersi olduğunu belirtmiştir.20

 

Hem eski dönem hem de Cumhuriyet döneminde (1924 sonrası), Nursî bu hususları kanıtlamak için Batı medeniyeti ile İslam medeniyeti arasında bir çok karşılaştırmalar yapmıştır. İkisi arasındaki temel fark İslam medeniyetinin ilahî vahye dayanmasına karşın, Batı medeniyetinin Yunan ve Roma felsefesinin ilkelerine dayandığı gerçeğidir. Batı medeniyetinin gerçek Hıristiyanlıktan uzak olması nedeniyle, bu medeniyetin kötülükleri yararlı yönlerinden fazladır. İsraf ve zevke düşkünlük, sosyal ve ekonomik adaletsizlik yayılarak bu medeniyetin gerilemesine neden olduğu gibi, zamanla parçalanmasına ve İslam medeniyetinin kurulmasına da zemin hazırlayacaktır.21

 

Bu gerçeklerin ışığında Nursî bu çağda, cihadın maksatlarından birisi olan ve bütün müminlerin üstüne farz olan ‘Allah’ın kelamının yüceltmenin [i‘lâ-i kelimetullah],’ “maddeten terakki”ye bağlı olduğunu; i‘lâ-i kelimetullahın “medeniyet-i hakikiye girmekle” mümkün olduğunu, “istikbalde silah, kılıç yerine hakiki medeniyet ve maddî terakki ve hak ve hakkaniyetin manevî kılıçları düşmanları mağlup edip dağıtaca[ğını]” bildirmektedir.22 Üstelik Nursî’ye göre Müslümanların bu çağdaki en büyük düşmanı ‘haricî’ düşman değil, (İslam’ın antitezi olan) “cehalet, sefalet ve ihtilaf” üçlüsü idi. Bu “acımasız” düşmanlar ve onların sonuçları İslam dünyasının gerilemesine sebep olmuş ve Müslümanların i‘lâ-i kelimetullah görevini yerine getirmesini önlemişti.23

 

Eski Said’e Göre Haricî Cihat

 

Bu cümleler Nursî’ye göre modern dünyada haricî cihadın ideal biçimini özetlemektedir. Eskiden, orta çağlarda, Müslümanlar o zamanın barbarlığına, taassubuna ve saldırganlığına karşı kılıçla mücadele etmek zorundaydılar. Ancak “zaman-ı medeniyette ecnebiler medenî ve kuvvetli[dirler]... [ve] din nokta-i nazarından medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Ve İslamiyet’i, mahbup ve ulvi olduğunu, evamirine imtisalen ef’al ve ahlak ile göstermekledir.”24 Böylece terakkinin önemli bir unsuru olmasının yanı sıra, İslam ahlakını benimsemek ve uygulamak, böylece bu ahlakın yüceliğini ve şefkatli karakterini göstermek, i‘lâ-i kelimetullahın önemli bir unsurudur ve insanlığın büyük gruplar halinde İslam’a girmesine vesile olacaktır.25

 

Bu son husus ideal haricî cihat görüşüyle ilişkisi bakımından önemlidir. Daha önce sözü edildiği üzere, Nursî, insanlığın hak din olan İslam’da kurtuluşu bulacağına ve İslam vasıtasıyla evrensel barışın gerçekleştirilebileceğine ilişkin güçlü bir inanca sahipti. Nursî bu iddiasını desteklemek için bir çok argüman ileri sürmüş ve bu iddiayı çeşitli fırsatlarla tekrarlamıştır. Kısaca, bu çağda insanlığın bir yandan bilimsel ilerleme, bir yandan da savaş ve benzeri dehşet verici olaylar yoluyla “uyanmış” olduğunu belirtmektedir.

 

“Uyanmış, insaniyeti tatmış, müstakbele ve ebede namzet olmuş adam dinsiz yaşayamaz;”26

hayatının maksadını bulmak zorundadır.

 

Eski Said’in Maddî Cihadı

 

Nursî’nin hiçbir şekilde maddî cihada karşı olduğu düşünülmemelidir. şartlar bunu gerektirdiğinde, yani haricî saldırganlık karşısında, Nursî ülkesini savunmada en kahraman savaşçılardan birisi olmuştur. Enver Paşa’nın emri üzerine Doğu Anadolu’da kurduğu milis güçleri Keçe Külahlılar, Ermeni Taşnak komitecilerine ve Ruslara karşı çok etkili olmuşlardır. Ayrıca Ruslarla savaşta gösterdiği olağanüstü gayretleri nedeniyle savaş madalyasıyla ödüllendirilmiştir.

 

Ancak burada dikkat çekilmesi gereken husus, Rus işgaline karşı yaptığı bu cihadı esnasında Nursî’nin asla kalemini bir yana bırakmadığıdır. Ağır Rus bombardımanı altında bile sipere girmeyi zül addeden Nursî, at sırtında olduğu halde bir katibe Kur’an’ın i‘cazının esrarının izahını yazdırıyordu. Bu davranışı, İşaratü’l-İ‘caz adlı eserinin önsözünde kendisinin de belirttiği gibi, ilmî cihadı ne kadar acil gördüğünü göstermektedir.27

 

İki Önemli Husus: Siyasî Mücadele ve Kamu Düzeni

 

Hem Eski Said döneminde, hem de Cumhuriyet yönetimi altındaki Yeni Said döneminde fiillerinin tam tersiyle suçlanmak Nursî’nin kaderi oldu. Her ne kadar dönemin başlangıcında bir ‘toplumsal figür’ haline geldi ve kamusal yaşamın İslam davasına ve Osmanlı İmparatorluğu’na hizmet edebileceğine inandığı bütün alanlarına aktif olarak katıldı ise de, siyasete doğrudan katılmaktan kaçındı. Siyasî mücadeleyi ne o dönemde ne de daha sonraki dönemlerde uygun bir cihat biçimi olarak görmedi. Siyasetle ancak siyaseti dine hizmet ettirmek, iktidardakilere İslamî prensipleri hatırlatmak ya da olayların akışını İslamî kanallara çevirecek yollar aramak maksadıyla zaman zaman ilgileniyordu. Bu sorun bir sonraki bölümde ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Hatta yaşamının ilk dönemi boyunca takip ettiği ve son on yılında yeniden sözünü etmeye başladığı İttihad-ı İslam’a ilişkin olarak bile siyasî mücadeleyi savunmadı.

 

İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti adına yazdığı yazılarda bile, aşağıdaki örnekte göreceğimiz gibi, kendi görüşünü dile getiriyordu: “Mesleğimiz ise, ahlak-ı Ahmediye (aleyhissalatü vesselam) ile tahalluk ve sünnet-i Peygamberiyi ihya etmektir. Ve rehberimiz şeriat-ı garra ve kılıcımız da berahin-i katıa ve maksadımız i‘lâ-i kelimetullahtır.”28 “Cemiyetin mesleği... cihad-ı ekber ve başkalarını da irşaddır. Bu mübarek heyetin yüzde doksan dokuz himmeti siyaset değildir. Siyasetin gayrı olan hüsn-ü ahlak ve istikamet ve saire gibi makasıd-ı meşruaya masruftur.”29

Hem Meşrutiyet döneminde hem de Cumhuriyet döneminde mahkemelerin Nursî’yi haksız olarak suçladıkları ikinci husus -ve onun cihat anlayışının özünü teşkil eden husus- dahilî düzen ve kamu güvenliğidir. Bu sorun da gelecek bölümde ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Burada yalnızca bir gerçeği vurgulamak istiyorum: 31 Mart Vakası’nda yazdığı gazete makaleleri ve yaptığı konuşmalarla en az sekiz isyancı taburu subaylarına itaat etmeye ve kışlalarına dönmeye ikna etmesine rağmen, Nursî, isyanı başlatmakla suçlanan İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’ne dahil olduğu bahanesiyle tutuklandı.30 Üstelik nüfuzunu ve ününü kullanarak ve güçlü hitabet yeteneğinden yararlanarak, bu meseleye verdiği büyük önem nedeniyle, bu kargaşa döneminde bir çok hadiseyi yatıştırdı. Bunun örnekleri arasında Avusturya mallarının boykot edilmesi esnasında Kürt hamalların yaptığı toplantı, şehzadebaşı’ndaki Ferah Tiyatrosunda Mizancı Murad Bey’in konuşması esnasında çıkan kargaşa ve 1909 yılının şubat ayında Beyazıt meydanındaki medrese öğrencilerinin mitingidir.31

 

Yeni Said

 

1923 yılında Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte, Türkiye’nin Müslüman toplumuna ‘gayr-ı İslami’ bir sistem empoze etmek için devlet gücünü kullanan İslam karşıtı unsurlar egemen hale geldiler. Çeşitli devlet ve hükümet kurumlarını Batı ülkelerinden alıp adapte etmeleri ve pozitivist felsefeyi esas almalarının maksadı, Batı tarzı “modern” bir “seküler” devlet kurmaktı. Böylece bir yandan Batı kültürü ve usulleri Türkiye’de yaşam tarzı haline getirilirken, Batı materyalist felsefesi de yaşamın esası yapıldı. Kısacası, İslam dininin yerini materyalist felsefe alacaktı.

 

Bu yolla, Türkiye, tıpkı dört yüzyıl boyunca hilafetin merkezi olduğu, “alem-i İslam’ın sancaktarlığını yaptığı” ve fizikî cihadın öncüsü olduğu gibi; imansızlık ve materyalizme karşı mücadelenin -çağdaş dünyada gelişen mücadele tarzında- cephesi haline geldi. Bu nedenle Nursî birkaç yerde Mekke’de olmuş olsa dahi, “imanı kurtarmak ve Kur’an’a hizmet için” Türkiye’ye geleceğini belirtmektedir.32 Nursî’nin bu gelişmelere tepkisini incelerken, konunun aydınlatılmasına yardım edecek iki husustan söz etmek gerekir. Birincisi, Yeni Said’e dönüşümüyle, “tek rehber” olarak Kur’an’ı kabul etmiş; daha sonraki bütün eserleri ve fikirleri doğrudan Kur’an’dan ilham almıştı.

 

Ayrıca Nursî başından itibaren Türkiye’nin yeni liderlerinin takip edeceği yolu ve onlarla siyaset alanında mücadele edilemeyeceğini anlamıştı. ‘Resmî’ biyografisine göre, onların temsil ettiği dinsizliğe karşı ancak “manevî kılıç hükmünde i‘caz-ı Kur’an’ın nurlarıyla mukabele edilebilir[di].”33 Bu nedenle sosyal ve siyasal yaşamdan tamamen çekildi ve 1925 yılında sürgüne gönderildiğinde, doğrudan Kur’an’dan ilhamını alan, iman esaslarını ispatlayan eserlerini yazmaya başladı. Bir başka deyişle, İslam’a karşıt bir rejimin daha önce hilafetin merkezi olan bir ülkede kurulmasına imkan veren gerileme, İslam dünyasının hastalıklarının ciddiyetini ve İslam’ın temelinin onarılması, yenilenmesi ve yeniden yapılandırılması ihtiyacını da göstermişti.

 

Manevî Cihat

 

Nursî, başlattığı mücadeleyi “manevî cihad” ve “müsbet hareket” olarak adlandırmıştır. Bu cihat “fizikî olmayan cihat,” “sözlü cihat” ya da “ahlak cihadı” olarak tercüme edilebilir. Bu cihat yönteminin doğruluğunu yalnızca Nursî’nin başlattığı tecdid-i iman hareketinin başlangıcından itibaren sürekli yayılması ve güç kazanması değil, aynı zamanda yaklaşık yirmi yılık mücadeleden sonra 1940’ların sonlarında, Risale-i Nur hareketinin [bundan sonra Nur hareketi olarak atıfta bulunulacaktır] “dinsizliğin belini kırdığını” ve “dinsizliği hezimete uğrattığını” ileri sürebilmesi göstermektedir.34 Ayrıca son yıllarda Türkiye’de gözlemlenen İslam’ın yeniden yükselişinin temelini atan ve bunu mümkün kılan, kuşkusuz Nur hareketi ve onun başarılı “müsbet hareket” metodudur.

 

Manevî cihat kavramını tanımlayan önemli bir pasaj On Birinci şua’nın sonunda (Meyve Risalesi) yer almaktadır.35 Bu pasajda Nursî dolaylı olarak yüzyılın ilk yıllarında ifade ettiği görüşlerini tekrarlamakta, “ikrah ve icbar” devrinin geçtiğini ve bu çağda mücadelenin bilgi, bilim ve ikna ile olduğunu belirtmektedir. Ancak burada mücadelenin bu gelişmenin ürünü olan belli prensiplere bağlı olduğunu belirtmekte ve ayrıca Kur’an’ın da buna işaret ettiğini vurgulamaktadır. Yani Nursî “vicdan hürriyeti” gibi prensipleri ilim çağının -bu çağın- zorunlu sonucu olarak görmekte ve dinî cihadın bu prensiplere uygun biçimde yapılması gerektiğini ifade etmektedir. Kur’an bu hususa işaret ettiği gibi böyle bir cihat için gerekli araçları da sağlamaktadır. Dahası böyle bir cihadın saflığını korumak için, bu cihadı yapanların siyasî ya da “maddî” mücadeleden uzak durması zorunludur. Dinde zorlamaya karşı olan “vicdan özgürlüğü” gibi prensiplerin evrensel geçerliliğini kabul eden ve hatta din adına siyasî mücadeleye karşı çıkan bir kişinin, sekülarizm prensibini -ki vicdan özgürlüğü temel unsurlarından birisidir- ihlal ettiği bahanesiyle, otuz beş yıl boyunca sürgün ve hapislerde süründürülmesi gerçekten ironiktir.

Manevî cihat kavramını daha iyi anlamak için, onun iki “silah”ını yani iman-ı tahkikî ve “dinin yüzlerce esrarını çözen, maddî kılıca ihtiyaç bırakmayan” Risale’nin “manevî kılıcını” ele alacağız. İkinci olarak, Nursî’nin siyasete yaklaşımını ve Risale talebelerinin siyasetten kaçınmasının nedenlerini daha ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

 

“Tahkikî İman” Kılıcı

 

Her şeyden önce bu bölümün başında sözü edilen cihat sınıflandırmasına göre, cihadın on üç “aşaması”ndan yalnızca iki aşamasının güç kullanımı anlamında fizikî cihat oluşturduğunu hatırlamalıyız. Cihadın ana amacı “batılı yenmek ve hakkı yaymak” ve “ i‘lâ-i kelimetullah için Hakk’ın dinine yardım etmektir.” Bu nedenle günümüzde bir din aliminin hadîse (“Müşriklere karşı sözle... cihat edin”36) uygun olarak belirttiği gibi, önemli bir cihat biçimi de zamanın ve zeminin gerektirdiği şekilde kanıt, argüman, tartışma, propaganda ya da herhangi başka bir yol ile yazılı ya da sözlü iletişim yoluyla inançsızlıkla mücadele etmektir.37

 

Sürgüne gönderildiği zaman Nursî’nin yazmaya başladığı eserlerin ismi olan Risale’ye üstünkörü bir bakış bile, bu eserin Türkiye’de zorla empoze edilen dinsizliğe, bidalara ve materyalist felsefeye karşı “sözle” cihadı yürütmek için benzersiz derecede uygun özelliklere sahip olduğunu gösterecektir. Ve bu özellikler okuyucularının, bir çoklarının teyit ettiği gibi, “kesin, tahkikî imanı” kazanmalarını sağlamıştır.38 Bu özelliklerin en önemlisi, Risale’nin neredeyse münhasıran iman hakikatlerini ve onunla bağlantılı konuları ele almasıdır. Mantık ve gerekçeli argüman yoluyla bu hakikatlerin rasyonel ve zorunlu oldukları kanıtlanmakta ve gösterilmektedir. Risale, en anlaşılması güç konuları bile karşılaştırma ve temsil yoluyla anlaşılır hale getirmektedir. Önemli bir kısmı Kur’an ve onun öngördüğü hikmet ve medeniyet ile, Batı felsefesi ve onun “sonuçları” ve medeniyeti arasındaki yoğun karşılaştırmalara, Batı felsefesinin ve saldırılarının çürütülmesine ve insanlığın gerçek mutluluk ve ilerlemesini yalnızca Kur’an’ın sağlayabileceğinin gösterilmesine ayrılmıştır. Risale ayrıca din hakikatleri ile modern fen bilimlerini bir araya getirmekte, bir çok iman hakikatini bilimin ışığında kanıtlamaktadır. İnsanları kainatın işleyişini yansıyan ilahî tasarruflar üzerinde düşünmeye, ve kainat ve ondaki Esma-i İlahiye’nin tecellileri üzerinde tefekkür etmeye yöneltmeye ilişkin Kur’anî metottan ilham alarak “Kur’an’ın modern çağa bakan yüzünü” Risale’de yorumlayarak, Nursî, yeni ve “hakikate doğrudan giden bir yol” açmıştır. Aynı zamanda Risale materyalist felsefeye cevap verir ve onun temelini teşkil eden kavramlar olan ‘tabiat’ ve ‘nedenselliği’ en açık şekilde çürüterek, felsefeyi reddeder.

 

Tefekküri düşüncenin bu benzersiz ve dinamik yolu, Nursî’nin ifadesiyle tabiatçılık ve diğer materyalist felsefelerin sahte fikirlerinin temeli kabul ettikleri ve ardına sığındıkları “en son ve en geniş kainat perdelerinin arkasında, envar-ı tevhidi gösteriyor.”39 Ayrıca yukarıda ana hatları çizilen metot yoluyla Risale, cismani haşir, kader ve cüzî irade gibi en büyük eski din alimlerinin yetersizliklerini itiraf ettikleri imanî konuların ve kainattaki sürekli değişim, nefis ve zerrenin hareketi gibi diğer bir çok sırrın kolaylıkla kabul edilebilir olduklarını kanıtlamaktadır.40 Kısacası Risale’nin dinin yirminci yüzyıl insanına bakan yönünün açıklamasını sunduğunu, hem akla hem de diğer ince deruni duygulara hitap ettiğini ve bu zamanın ihtiyaçlarına cevap verdiğini söyleyebiliriz. Risale’nin metodunu izleyenler için iman, sayısız tahkik derecelerinden geçerek gelişen, hayatî, sürekli bir süreçtir.41

 

Nursî bu imanı, iman-ı tahkikî olarak adlandırmaktadır. Bu terim “teyit edilmiş” ya da “tasdik edilmiş” iman; ya da araştırma veya soruşturmanın sonuçları yoluyla elde edilmiş iman olarak tanımlanabilir. Körü körüne taklit ya da alışkanlık yoluyla gelen iman anlamındaki taklidî imanın karşıtıdır. Bu nedenle günümüz alimleri Nursî’nin Risale yoluyla sergilediği çabalarının, kelam ilminin güncelleştirilmesi, çağdaş ihtiyaçlara uygun hale getirilmesi olduğunu kabul etmektedirler.42

 

Fiilî Mücadele

 

Empoze edilmeye çalışılan dinsizliğe karşı yürütülen bu dinamik entelektüel mücadelenin doğal sonucu, Risaleleri 1920’ler, 1930’lar ve 1940’ların düşmanca ve güçsüzleştirici şartları altında yazma ve yayma fiilî mücadelesinin verilmesi oldu. Bu yılların önemli bir kısmı boyunca dinî eserlerin yazılması ve yayınlanması kanunen olmasa bile fiilen yasaklanmıştı. Bu nedenle Risale dağlarda ve kırsal bölgelerde, Nursî’nin bir katibe dikte etmesi suretiyle yazıldı. Arap alfabesinin kaldırılması ve yasaklanmasından sonra hiçbir matbaanın bulunmaması yüzünden, bütün kopyalar elle yazıldı. Yetkili makamların tutuklamasına, hapse atmasına ve yargılamasına maruz kalan Nursî’nin talebeleri için bu cesaret isteyen bir işti. Ayrıca kağıt ve mürekkep gibi malzemelerin temini kolay olmadığı gibi, çoğu zengin olmayan bu talebelerin bu işi yapmak için geçimlerini sağladıkları işlerini terk etmesi gerekiyordu. Nursî sürekli olarak talebelerini bu iman nurlarının yayınlanması mücahedeleri nedeniyle teşvik ediyor, bazen “alimlerinin mürekkebi ahirette şehidlerin kanıyla racihane muvazene edilecektir”43 hadisini hatırlatarak bu görevin önemini vurguluyordu. Onlara bu işlerinin “diğer bütün meselelerin en büyüğünden bile çok daha önemli” olduğunu aşılıyordu.44

 

Nur hareketinin yavaş yavaş büyümesiyle birlikte Nursî’nin cemaatine kazandırmaya çalıştığı ayırıcı özelliklerden birisi de, Risale talebeleri -kendisini de onlardan birisi sayıyordu- arasında bir şahs-ı manevî oluşturmaktı. Bu nedenle talebelerin ihlası kazanmaları ve bireysel egolarını (enelerini) ya da “benlik”lerini şahs-ı manevînin “biz”i için feda etmelerine büyük vurgu yapmıştır. Onun görüşüne göre, bu çağın -ego çağının- şartları nefisle bu tarz bir mücadeleyi (cihad-ı ekber) gerektirmektedir. Çünkü ancak bir şahs-ı manevî, dalalet ve nifak güçlerinin şahs-ı manevîleriyle başarıyla mücadele edebilir.45

 

‘Manevî Cihat’ ve Nursî’nin Siyasete Bakışı

 

Nursî’nin manevî cihadının temeli ve hedefi, en temel düzeyin -imanın temelinin- yenilenmesi ve yeniden yapılandırılmasıdır. Bunun diğer bütün meselelerden daha önemli olduğunu daima vurgulamıştır. Bu “vazifeyi” ahir zaman bağlamına yerleştirerek eğer Mehdi bu zamanda gelseydi, misyonunun temeli olarak, hilafet ya da şeriattan çok iman meselesini kabul ederdi diyordu. Halbuki halkın nazarında diğer ikisi daha geniş ve ivedi görünmektedir.46 Bu zamanın saldırıları karşısında, imanı kurtarmak ve tecdit etmek görevi diğer bütün meselelerden daha önemlidir. Daha önce izah edildiği üzere, Risale’nin Kur’an’dan çıkan “manevî kılıcı” bu manevî cihadı yaptığından, “maddî” cihada ihtiyaç kalmamaktadır.

 

Bu sorunun önemi nedeniyle, Nursî’nin siyasete karşı -hatta kendi davasına hizmet edebilecek olması ve şartları onlar için kolaylaştırabilecek olmasına rağmen- ilgisizliği ve katılmaması önemli bir merak konusu olduğu için, Nursî’nin bu yaklaşımının nedenlerini, bu konudaki sorulara verdiği cevaplara dayanarak kısaca ele alacağız.

 

Birincisi, insanların ikna edilmesi ve ‘kazanılması’ ya da yeniden hakka ‘döndürülmesi’ gerekmektedir ve siyaset bunda olumsuz bir etkiye sahiptir:

Bu zamanda ehl-i İslamın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yeganesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun... Onun için, bütün kuvvetimle nura sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lazım geliyor.47

 

İkincisi, ‘iman hakikatleri’ ne istismar edilebilir ne de küçümsenebilir. Nursî’ye göre iman hakikatleri ve bu hakikatlere hizmet dünyadaki her şeyin üzerindedir. Kendisi bu iman hakikatlerinin istismarına yol açabilecek her türlü faaliyetten titizlikle kaçınmıştır.48 Bu hakikatler -bilhassa siyasî akımlar ve güçler tarafından- hiçbir şeye alet edilemez ya da küçümsenemezler. Bu nedenle “Kur’an-ı Hakimin hizmeti, bize [Risale-i Nur talebelerine] kati bir surette siyaseti yasak etmiş.”49

 

Nursî’nin siyasetten uzak durmasının üçüncü ve en önemli nedeni ise, Risale yolunun “en büyük kuvveti”50 ve “temeli” olan ihlastır. İhlas, Risale talebelerinin Kur’an’a ve imana hizmet “vazifelerini” “vazife-i İlahiye’ye karışmadan” -ki bu husus siyasete geldiğinde çok ince bir anlam ifade etmekte ve aceleci olmama ve hemen sonuç beklentisiyle hareket etmeme anlamına gelmektedir- yerine getirmeleridir.

 

Dördüncüsü, tarafgirlik ve ihlas sorunudur. Nursî bu konuda şu görüşü benimsemektedir: “Mesleğimizin esası olan ihlas bizi men ediyor. Çünkü, bu gaflet zamanında, hususan tarafgirane mefkureler sahibi, herşeyi kendi mesleğine âlet eder... Halbuki, hakaik-i imaniye ve hizmet-i nuriye-i kudsiye, kainatta hiçbirşeye alet olamaz. Rıza-i İlahîden başka bir gayesi olamaz.”51

Beşincisi, insanları dini istismar etmeye götürmesinin yanı sıra, tarafgirlik, Müslümanlar arasında birliği bozmak ve ihtilafa sebebiyet vermek dahil başka olumsuz sonuçlara da yol açar.52

 

Altıncısı, Nursî ve Risale talebelerinin şiddetle siyasetten kaçmalarının ana nedeni ve bir başka sonucu da, siyaset yüzünden masumların zarar görmesidir. Nursî’ye göre suçlu olan başkalarının yüzünden masumların zarar görmesi tamamıyla İslam adaletine aykırıdır. “Herkesin kazandığı kendisinedir, kimse başkasının yükünü taşımaz” (Enam, 6:164) ayetinden çeşitli bağlamlarda bir ilke olarak bahsetmekte, özellikle de İslam medeniyeti ile günümüz medeniyeti arasındaki karşılaştırmada kullanmaktadır. Bu ilke günümüz medeniyeti tarafından sürekli ihlal edilmektedir. Aşağıdaki mektubun devamında, Nursî tartışmayı cihadı da içerecek şekilde genişletmekte, bu nedenle “İslam dairesinde” din namına güç kullanımı ya da şiddetin yasal olmadığına işaret etmektedir. Muhtemelen siyasî yan anlamlar içermesi nedeniyle darü’l-İslam terimi yerine İslam dairesi ibaresini kullandığına dikkat edin:

Cihad, dinî de olsa, kafirlerin çoluk çocuklarının vaziyetleri aynıdır. Ganimet olabilir; Müslümanlar, onları kendi malikiyetine dahil edebilir. Fakat İslam dairesinde birisi dinsiz olsa, çoluk çocuğuna hiçbir cihetle temellük edilmez, hukukuna müdahale edilmez. Çünkü o masumlar, İslamiyet rabıtasıyla dinsiz pederine değil, belki İslamiyetle ve cemaat-i İslamiye ile bağlıdır. Fakat, kafirin çocukları, gerçi ehl-i necattırlar; fakat hukukta, hayatta pederlerine tabi ve alakadar olmasından, cihad harbinde o masumlar memluk ve esir olabilirler.53

 

Manevî Cihat ve ‘Müsbet Hareket’

 

Vefatından önce talebelerine verdiği son dersinde Nursî, manevî cihadın Risale yolunun merkezî kavramı olduğunu vurgularken,54 birkaç caninin yüzünden masumların zarara sokulmaması gerektiği hususunu tekrarlamıştır. Bu nedenledir ki ‘İslam dairesinde’ güç kullanımına izin verilmemiştir. “Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer.” Yine “Kimse kimsenin günahını çekmez.” (6:164, 17:15 vs.) ayetini tekrarlayarak, Nursî bu zamanda haricî cihat ile dahilî cihat arasında büyük bir fark bulunduğunu vurgulamıştır. Ülke içindeki yani daire-i İslam’daki hareket “müsbet hareket” olmalıdır. Tahrip fizikî ya da maddî olmayıp ahlakî ve manevî olduğundan buna karşı mücadele de aynı şekilde olmalıdır. “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfi hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”55

 

Nursî, Risale talebelerini “asayişin muhafızları” olarak tarif etmiştir. Çünkü “iman dersiyle herkesin kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar. Emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.”56

Nursî, Risale’nin bu işlevine bu kadar önem vermesinin nedenini 1940’ların ortalarında yazdığı bir mektupta açıklamaktadır. Ona göre Risale “bu mübarek vatanın manevî bir halaskarı” olduğundan, memleketin karşılaştığı anarşi ve anarşinin meydana getirmeyi amaçladığı tahribat olan “iki dehşetli manevî belayı def etmek için matbuat alemiyle tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir.”57

 

Bu iki “bela” ya da “akım”dan birisi yalnızca Türkiye’yi kuzeyden tehdit etmekle kalmayıp, içeride de kendisine yer bulan komünizm idi. İkincisi ise “kökü dışarıda olan” ve amacı dinsizliği yaymak, Müslümanlar arasında ihtilaf çıkarmak ve Müslümanları yozlaştırmak olan ifsat komiteleridir. Bu iki akım mutlak dinsizliği temsil etmektedir. İfsat komitelerinin maksadı İslam dünyasının imhası ve propaganda vasıtalarıyla İslam dünyası ile bu İslam’ın eski merkezi arasındaki bağları koparmaktır. Hem bu tabii desteğinden koparılan hem de gücünün kaynağı olan İslam’dan koparılan Türk milleti iki dinsizlik akımının ifsadına dayanamayacak ve ahlakî çöküntünün sonucu olarak anarşiye düşecektir.58 Çünkü, Nursî’nin ifadesiyle “katiyen dinsiz bir millet yaşamaz.”59 Risale kuzeyden gelen komünizm akımına ve onun ülke içindeki gizli destekçilerinin “ahlakî ve manevî tahribat”ına karşı “Kur’anî bir sed” oluşturmuştur. Bu akımların tahribatlarını tamir etmek için Risale, “tamirci manevî bir atom bombası” olmuştur.

“Çok ehemmiyetli” olduğu vurgulanan bir mektupta Nursî’ye göre Risale talebelerinin bu zamandaki en önemli vazifesi: Tahribata ve günahlara karşı takvayı esas tutup davranmak gerektir... Cenab-ı Hakka şükür ki, Risale-i Nur, bu müthiş tahribata karşı girdiği yerlerde mukavemet ediyor, tamir ediyor. Sedd-i Zülkarneynin tahribiyle Yecüc ve Mecüclerin dünyayı fesada vermesi gibi, şeriat-ı Muhammediye (a.s.m.) olan sedd-i Kur’anînin tezelzülüyle ve Yecüc ve Mecücden daha müthiş olarak ahlakta ve hayatta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesada ve ifsada başlıyor. Risale-i Nur’un şakirtleri, böyle bir hadisede manevî mücahedeleri, inşaallah zaman-ı Sahabedeki gibi, az amelle, pek büyük sevap ve a’mal-i salihaya medar olur.60

 

Nursî, maksatları emniyet ve asayişi bozmak olan dehşetli kuvvetlerin Türkiye’de Mısır, İran ve Fas gibi ülkelerden daha aktif olmalarına rağmen, bu ülkede emniyet ve asayişi bozamamalarının nedenini, 600 bin Risale nüshaları ve 500 bin Risale talebelerinin zabıtaya bir manevî kuvvet olmasına atfetmektedir.61

 

‘Müsbet Hareket’in Diğer Yönleri

 

Risale’nin İslam’daki diğer yolların takipçilerine ve hatta İslam’ın sapkın mezhepleri ve hıristiyanlara karşı öngördüğü yol ‘müsbet hareket’tir. Onların Risale’ye kaşı saldırganca ya da düşmanca davranmaları halinde dahi bu prensip geçerlidir. Allah’a inananların dinsizlik güçleri karşısında birleşik bir cephe oluşturması ve ihtilafa düşmemesi gerekmektedir:

 

Biz, değil onlar gibi ehl-i diyanet ve tarikata mensup Müslümanlar, şimdi bu acip zamanda, imanı bulunan ve hatta fırka-ı dalleden bile olsa onlarla uğraşmamak; ve Allah’ı tanıyan ve ahireti tasdik eden hıristiyan bile olsa, onlarla medar-ı niza noktaları medar-ı münakaşa etmemeyi, hem bu acip zaman, hem mesleğimiz, hem kudsi hizmetimiz iktiza ediyor.62

 

... Mesleğimiz, müsbet hareket etmektir. Değil mübareze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsaade etmiyor.63

 

Müsbet hareketin bir başka yönü de zulme karşı sabır ve metanet göstermektir. Bu hareket, en yüksek fedakarlığı gerektirmektedir: “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfi hareket değildir. Rıza-i İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.” Nursî daha sonra, “menfi değil müsbet hareket etmek için” “30 yılı aşkın süredir gördüğü bütün kötü muameleye karşı sabır ve metanet gösteren”64 kendisini örnek vermektedir.

 

“Bu vatan ve dinin gizli düşmanlarının bu eşedd-i zulm-ü Nemrudanelerine karşı” “maddî kuvvetle” ya da “menfi cihette” karşılık vermemek gerektiğinin nedenini, “yüzde on zındık dinsizin yüzünden doksan masuma zarar gelmemek”le ve dahildeki emniyet ve asayişi muhafaza etmekle açıklar.65

 

Üçüncü Said

 

Daha önce sözü edildiği üzere, bana göre Nursî, Eski Said’in bu yüzyılın ilk yıllarında ilan ettiği gibi, “Allah yolunda cihadın ve i‘lâ-i kelimetullahın bu çağda tabi olması gereken genel prensipleri gençliğinde formüle etti. Ve yaşamı boyunca bu prensiplere bağlı kaldı. Yine de Kur’an’ı “tek rehber” olarak kabul etmekle ve yalnızca Kur’an’a bağlı kalmakla karakterize edilen, manevî cihat ve müsbet hareket prensiplerini kendi bütünlüğü içinde geliştiren Yeni Said idi. Nursî bu prensipleri bir manifesto olarak açıklamadı, bunları daha çok şartlar gerektirdikçe talebelerine anlattı. Böylece Nursî’nin otuz beş yıllık sürgün ve mahkumiyet yaşamında şartlar değiştikçe ve kolaylaştıkça, bu cihat da zamanla gelişti. Bence Nursî fikirlerini değişen olaylara uyacak şekilde değiştirmek yerine, olayların izleyeceği yönü önceden görerek bu cihadın biçimi ve metodunu belirledi ve sonra bu biçim ve metodu öngördüğü olaylar gerçekleştikçe talebelerine ve başkalarına açıklayarak rehberlik etti. Ve bundan da ötesi, Nursî manevî cihadı ve müsbet hareketi, olayların trendini görerek ve geleceğe bakıp, olacakları kestirerek formüle ettiği için, ölümünden sonra da bu cihadın sürmesine rehberlik edebildi. Risale hareketinin olağanüstü derecede büyümesi ve otuz beş yıl içinde dünya çapında gösterdiği başarı, durumun gerçekten de böyle olduğunu kanıtlamaktadır.

 

Yeni Said dönemindeki fikirlerinin devam ettirilmesine ilave olarak, Nursî’nin manevî cihadının onun öngördüğü şekilde geliştiğinin en güçlü kanıtı, onun yaşamının son on yılı olan ve Üçüncü Said olarak bilinen döneminde, yüzyılın başında Eski Said olarak ifade etmiş olduğu bir dizi görüşünü yeniden dile getirmesidir. Yani Cumhuriyet Halk Partisi’nin yenilgiye uğraması ve 1950 yılının Mayıs ayında, İslam’a yönelik müsbet bir yaklaşıma sahip ve CHP’nin anti-İslamî önlemlerini geri çevirme niyetinde olan Adnan Menderes’in yönetimindeki Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle, Nursî ve talebeleri için şartlar bir ölçüde kolaylaştı ve onun cihadını genişletmesine imkan sağladı. Bu genişleme Eski Said’in bir çok fikrini yeniden gündeme getirmiştir ve yine fikirlerindeki sürekliliği göstermektedir. Nursî artık kendisi yönetemeyecek hale geldikten sonra bile bu cihadın sürdürülebilmesi için gerekli temelleri atıyordu.

Nursî’nin cihadının kapsamını genişlettiği ana yönler aşağıda ele alınacaktır.

 

Menderes ve Demokrat Parti’yi Destekleme

 

İslam ve din lehine aldıkları önlemlerle, yirmi beş yıllık CHP iktidarının neden olduğu manevî tahribatın bir kısmını tamir etmeleri nedeniyle, Nursî 1950’li yıllar boyunca Menderes ve Demokratları destekledi. Bunun nedeni, bir yandan CHP’nin -Nursî’nin ölümünden birkaç yıl sonra görüldüğü gibi, bu partiyi paravan olarak kullanmakta olan komünistlerin ülke için oluşturdukları tehlikeden dolayı- tekrar iktidara gelmesini önlemek, bir yandan da Demokratların, ahlakî tahribata karşı “sed” çekme çabalarında “Risale-i Nur talebelerine yardım ettiği”ne ikna olmuş olmasıydı.66

 

Bu destek hiçbir şekilde siyasete aktif olarak katılım biçiminde değildi; daha çok bu hususlara ilişkin olarak, İslamiyet ve Risale davasını ileri götürmek için tavsiyede bulunma ve rehberlik etme biçimindeydi. Nursî, 1950 yılında Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Celal Bayar’a yazdığı mektupta şunları söylüyordu: “Biz dini siyasete alet değil, belki vatan ve milletin dehşetli zararına siyaseti mutaassıbane dinsizliğe alet edenlere karşı, bizim siyasete bakmamıza mecburiyet-i kat’iye olduğu zaman, vazifemiz siyaseti dine alet ve dost yapmaktır.”67

 

Nursî’ye göre hem bu dünya da hem de ahirette kurtuluş ve mutluluk vasıtası yalnızca İslamiyet idi. Materyalizm ve dinsizliğin neden olduğu ahlakî tahribat anarşi ve gerilemeyi netice verecek, sonunda ülkeyi ve milleti yıkacaktı. Bu tahribat için çalışan güçleri temsil edenler yalnızca küçük bir azınlık idi ve siyaseti dinsizliğe alet eden ve Nursî ve talebelerinin uğradığı bütün zulüm ve adaletsizliğe neden olan bunlar idi. Nursî yirmi beş yıldır bu “yüzde beş”in su-i istimali ve meşum emellerine karşı mücadele veriyordu.

 

Bu nedenle Nursî’nin Menderes ve Demokratlara tavsiyelerinin mahiyeti, sıklıkla onları çeşitli ateist cereyanlar konusunda aydınlatmak ve bunların tahribatlarının gelecekteki muhtemel sonuçları konusunda uyarmaktan oluşuyordu. Bu arada bu tahribatı durduracak ve tamir edecek bir dizi Kur’anî prensibi de ortaya koydu. Genellikle çok aşikar olmasa da, onlara vurgulamak istediği husus bunun özünde imanla küfür ve dinle materyalist felsefe arasındaki bir mücadele olduğu idi. İmanla küfür arasında hiçbir şey, hiçbir üçüncü yol yoktu.68 Batılılaşma süreci içinde benimsenen Batılı felsefî prensipler temelden adaletsizdi ve aşırı derecede tarafgirliğe, sömürücü ve despotik bir idari yapılanmaya, ırkçılığa, toplum içinde nefret ve bölünmeye ve benzeri sonuçlara yol açmıştı. Kamu düzenini ve toplumun birlik ve ahengini tahrip ederek, korkunç bir yozlaşma, düzensizlik ve adaletsizliğe neden oldular. Bu tehlikelere karşı tek çare, kardeşliğe, İslamiyet ‘milliyeti’ duygusuna, kamu düzenine, gerçek adalete, dayanışmaya ve benzeri sonuçlara götüren İslamî prensipler idi.69 Üstelik Nursî dinsizliği ve onun tahribatını durduracak olanın “maddî kuvvetler ya da beynelmilel anlaşmalar” değil, “Kur’an ve iman hakikatleri ve maneviyat-ı kalbiye” olduğuna işaret etmektedir. Bu nedenle hükümeti okullarda dinî eğitimi yeniden zorunlu hale getirmeleri nedeniyle tebrik etmektedir.70

 

Geçmiş devirlerde aynı maksatlarla çalışanları hatırlatmak ve onları da bu yönde çalışmaya teşvik etmek için, Nursî Demokratları, “Ahrarlar” olarak ve “hürriyet-i şer’iye” için çalışanlar olarak adlandırmaktadır.71

 

Risale Yayımının Genişletilmesi

 

Risale’nin ahlakî ve manevî tahribatı tamir etmedeki ispat edilmiş etkinliği ışığında, Nursî Risale’nin yayınlanması için resmî destek ve yardım sağlamaya çalıştı. Ayrıca birkaç kez Risale’nin basılması ve yayınlanması için hükümete dilekçeyle başvurdu.72 Ancak bu gibi teşebbüslerin başarısızlığa uğraması ve Risale’nin nihaî olarak Afyon Mahkemesi’nde beraat etmesinden sonra, 1956 yılında Nursî talebelerine Risale’yi Latin alfabesiyle modern matbaalarda basma izni verdi.

 

1950 yılından itibaren Nursî’nin bazı talebeleri Ankara’ya yerleştiler ve Millet Meclisi’nden milletvekilleriyle görüşme, Risale davasını aktif olarak genişletme faaliyetleri yürüttüler. Burası aynı zamanda 1956 yılından sonra bir yayın merkezi haline geldiği için, Nursî oradaki talebelerini mücahede cephesinde olarak tanımlıyordu.73 Risale talebeleri basılmış ve -İslam’ın rengi olduğu için- yeşil kapla kaplanmış ilk Risale’yi, Isparta’da bulunan Nursî’ye sundular. Ancak Nursî, yeşil kabı çıkardı ve orada bulunan bir kırmızı kitap kabını -kırmızı cihat rengidir- taktı ve bu kolaylıkla fark edilen renk o zamandan bu yana muhafaza edildi.

 

Ayrıca Nursî 1950’lerde Eski Said’in, Münazarat ve İki Mekteb-i Musibetin şehadetnamasi veya Divan-ı Harb-ı Örfî gibi yeni tartıştığımız bir çok konuyu içeren başlıca eserlerini yeniden yayınladı. Meşhur Hutbe-i şamiye’sini Arapça’dan kendisi Türkçe’ye çevirerek, belli ilavelerle yayınladı.

 

Risale Hareketinin Yayılması

 

Risale’nin yeni harflerle büyük miktarlarda yayınlanması Risale okuyucularında büyük bir artışa ve harekette büyük bir genişlemeye yol açtı. Bunun sonucu olarak ülkenin her yerinde dershaneler açıldı.74

 

İttihad-ı İslam

 

Üçüncü Said’in genişleyen manevî cihadının kapsamına dahil edilebilecek bir başka olgu da, gençliğinde de uğrunda çalıştığı İttihad-ı İslam’dır. Bu faaliyet, hem Menderes’i, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana İslam alemiyle neredeyse hiç kalmayan ilişkileri yeniden kurmaya çağırmayı, hem de Risale’nin Arapça’ya çevrilerek İslam dünyasına yayılması çabalarını içeriyordu.

 

Menderes’e ve hükümete yazdığı mektuplarında en büyük önemi bu konuya veriyordu. Bunun yanında maksadı dinsizliği yayarak, İslam dünyasında Türkiye’ye karşı güvensizlik ve düşmanlık yaratmak olanlara karşı Menderes’i uyaran Nursî, Kur’an’ı kucaklamaya ve bu yolla dört yüz milyon kardeş bulmaya ve “alem-i İslam’ın manevî kuvvetini bir ihtiyat kuvveti olarak bu vatana kazandırma”ya çağırıyordu.75 Hatta Nursî Risale talebelerini, daha önce zikredilen akımla mücadeledeki ve İttihad-ı İslam çalışmalarındaki önemleri nedeniyle, 1909 yılı başında faaliyette bulunan İttihad-ı Muhammedi’nin mensupları ve halefleri olarak adlandırdı.76

 

1940’ların sonları ve 1950’lerde, Asya ve Afrika’daki çeşitli İslam ülkeleri sömürgecilerden bağımsızlıklarını kazanmakta ve “İslamî devletler” kurmaktaydılar. Bu dönemde Nursî yine, yirminci yüzyılın başlarında emin olduğu, İslam’ın istikbaldeki hakimiyetinden ümitle söz etmeye başladı.77 Ayrıca İslam’ın Batı’da gördüğü kabul işaretlerini bu iddiasına destek olarak naklediyordu. Hatta Nursî, İslamî devletleri din kardeşliğine dayalı bir federasyon olarak görmekte ve -muhtemelen 1950’lerin başlarında- şunları yazmaktaydı: “Ruh-u-canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşaallah, alem-i İslam’ın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i Müttefika-i İslamiye’nin kudsi kanun-u esasiyelerinin menbaı olan Kur’an-ı Hakîm, istikbale tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emareler var.”78

 

Medresetü’z-Zehra

 

Nursî’nin, Demokrat hükümetin Doğu Anadolu’da inşa etmeyi planladığı üniversiteyi kendi Medresetü’z-Zehra’sı ile bir tutması ve onları bu üniversiteye dini bir temel vermeye çağırması, onun böyle bir kurumun doğu İslam dünyası halkları arasında bölücü ırkçılıkla mücadelede ve barış ve birliği sağlamada önemli bir rol oynayacağına inandığını göstermektedir.79 CENTO’nun kurulması için gönderdiği ve içinde doğu üniversitesine ilişkin argümanları da içeren destek mektubu aynı açıdan değerlendirilmelidir.

 

Batı’ya Yönelik Tavır

 

Daha önce tanımlandığı üzere, Nursî modern çağ Avrupalılarına İslamiyet’in yüksek tabiatının gösterilmesi gerektiğini, eğer bu yapılırsa, Avrupalıların kitleler halinde İslamiyet’e gireceklerini, “çünkü medenilere galebe çalma[nın ancak] ikna ile” olduğunu ifade etmektedir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nı takiben Nursî, İslam’ın Batı’da daha fazla kabul gördüğüne dair işaretler tespit etmekte ve bunları bir dizi mektubunda dile getirmektedir.80

 

Ayrıca komünizm ve dinsizliğin sonucu olan anarşinin, insanlığın karşı karşıya bulunduğu en büyük tehlikelerden birisi olduğunu düşündüğü için, Nursî, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı ile siyasal ittifakı bu tehdide karşı desteklemiştir. Daha önce İttihad-ı İslam’a karşı çıkan Avrupa güçlerinin artık karşı çıkmadığı, aksine şu anda buna ihtiyaç duyduğu görüşü de Nursî’ye aittir.81 Bu nedenle Bağdat Paktı’nı desteklemiştir. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin “din için ciddi çalışan” bir ülke olduğunu ve bu temele dayalı

Bu Yazı 1901 Defa Okunmuştur.