Demokratik Açılım İçin Diyanet İşleri Başkanlı'ğı Risale-i Nur'u Neşretmeli
       

DEMOKRATİK AÇILIM İÇİN

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI RİSALE-İ NUR’U NEŞRETMELİ

 

AHMET FARUK NİZAMOĞLU

 

Devletinbir süredir millet ile barışma ve aradaki buzları eritme yaklaşımı içerisine girdiğini, egemenliğin sözde değil gerçekte milletin eline geçmesini sağlayacak demokratikleşme sürecinin başlatıldığını memnuniyetle takip ediyoruz.

Ülkemizde devlet ile milletin aynı değerler üzerinde uzlaşamadığı, aynı korku ve güven algılarını taşımadığı, aynı keder ve kıvanç duygusunu yaşamadığı, üzülme ve sevinme reflekslerinin aynı olmadığı herkes tarafından bilinen bir gerçek.

Aslında millet, devletini hep çok sevdi ve başına taç etti. Devletinin ebediyen payidar olması için sürekli dua ediyor ve hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyor. Fakat devlet, milletin huzur, güven ve refahı için var olduğu bilinci ile hareket etmedi. Milletin hizmeti ile yükümlü ve millete karşı sorumlu olunduğu, asıl hâkimiyetin millete ait olduğu göz ardı edildi. İdeolojik dayatmalarla, zorla dönüştürme politikalarıyla, zulme varan baskıcı ve yasakçı uygulamalarla millet bunaltıldı ve adeta canından bezdirildi. Bu durum milleti, çok sevdiği devletine karşı kırgın ve sitemkâr hale getirdi.

Milletin, devleti ile sorunu yoktu. Her türlü yokluğa, kıtlığa, imkânsızlığa ve yıpranmışlığa rağmen, canını dişine takarak 7den 70 e kadar her kesimiyle top yekûn şahlanan ve adeta yeniden dirilen bu aziz millet, düvel-i muazzama (Avrupa’nın büyük devletleri) karşısında destanlar yazarak İstiklal Harbini kazanmış, hürriyet ve onurunu kurtarmıştı.

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren devlet yönetimine hâkim olan kadro, ittihat ve terakki çizgisinden gelen asker-sivil Osmanlı bürokratları idi. Aydınlanma felsefesinin tesirinde pozitivist değerlere sahip ve aşırı batılılaşmacı zihniyete sahip bu elitçi bürokratik zümre, devletin yönetim sistemini iki ideolojik temel üzerine bina etmeyi tercih etti. Birincisi; İslam dininin ferdi ve toplumsal hayattaki tesirinin yok edilerek, toplumun dini değerlerden arındırılması ve seküler/laik bir yaşam tarzının benimsetilmesidir. İkincisi de; Osmanlı’nın din birliğini esas alan “İslam Milleti” kavramının yerine, ırk temeline dayalı “Türk ulusu” kavramının ikame edilmesidir.

Müslüman halkın, dini dışlayan iki ayaklı bu ideolojiyi kabullenmeyeceği ve gönüllü olarak yaşamayacağı bilindiği için; kapsamlı bir kültürel değişim ve dönüştürme projesi uygulamaya konuldu.

Halkı, neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu anlamayacak kadar cahil ve güdülmeye muhtaç bir sürü olarak gören bu elitçi zihniyet, uygulamaya konulan kültürel dönüştürme projesini hayata geçirebilmek için, milleti zorla ideolojik kalıplara sokmaya çalışmaktan, yasakçı, baskı ve zulüm politikaları uygulamaktan çekinmedi.

Milletin kendisine “Yeni yaşam tarzı” olarak dayatılan ırkçı ve sekülerist ideolojiyi benimsememesi, “zorla dönüştürülme” politikalarına karşı direnç göstermesi; pek çok insanın rejim muhalifi yaftalamasıyla baskı ve zulüm görmesine, büyük mağduriyetlerin yaşanmasına neden oldu.

Devletin resmi ideoloji dayatmalarının ve zorla dönüştürme projelerinin mağduru olan kesimlerden biri; soyu olarak Türk ırkından olmayan, fakat asimilasyon politikaları ile Türk ırkından olduğuna inandırılmaya ve hatta zorla Türk olduğu kabul ettirilmeye çalışılan ve bu nedenle de bazı temel hak ve hürriyetleri kısıtlanarak mağdur edilen kesimlerdir.

Resmi ideoloji dayatmalarının mağduru olan asıl büyük halk kesimi ise “soy-sop farkı olmaksızın” dindar insanlardır. Irki kökeni fark etmeksizin tüm mütedeyyin insanlar bu ülkede horlanmış, dışlanmış, kısıtlanmış, baskı ve zulme maruz bırakılmış ve ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutulmuştur.

Maalesef, laiklik dinsizlik olarak anlaşılmış ve uygulanmıştır. Din ve vicdan hürriyetinin teminatı olması gereken laiklik, dindar insanların temel hak ve hürriyetlerinin kısıtlanması ve dinsizlerin, din düşmanlarının dine saldırma hürriyeti gibi uygulanmıştır.

         İrtica, en büyük tehdit unsuru olarak takdim edilmesine karşın, laiklik ve irticanın asla tanımı yapılmamış, mahiyeti ve sınırları belirlenmemiş, lastik gibi her yere- her yöne çekilebilen içi boş bir kavram olarak tutulmuş ve dindarlar aleyhindeki keyfi uygulamalara dayanak yapılmıştır.

İrtica tehdidi kavramı, 150 yıldır halkın ensesinde “Demoklesin kılıncı”  gibi bir şantaj aleti veya cuntacıların darbelere gerekçe hazırlama vasıtası olarak kullanılmıştır.

Devletin, Kur’an-ı Kerim eğitimine bile tahammül edemeyen yasakçı tutumu, dini hayatı engellemeye yönelik uygulamaları, milleti çok rencide etmiş; devlete olan güven ve itibar duygularını maalesef yıpratmıştır. Millet çok sevdiği ve canından bile aziz saydığı devletine karşı kırgın ve sitemkârdır.

Devletin baskıcı ve dayatmacı politikalarından mağdur olan mazlumların sembol ismi ise Bediüzzaman Said Nursi’dir. “Milletimin imanının selameti namına bir Said değil bin Said feda olsun! Milletimin imanının selameti namına cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım” diyen bu fedakâr ve mübarek insan, bütün hayatını milletinin imanının kurtulması namına iman ve Kur’an hizmetine adamıştır. Devleti ve milleti için yapmış olduğu destansı hizmet ve fedakârlıklarına karşı; devletin her türlü işkence, hakaret, sürgün, zindan, baskı ve zulümlerine maruz kalmış, ömür boyu mağduriyete uğratılmış ve kendi tabiri ile “dünya zevki namına hiçbir şey tatmamış; adeta dünyada iken cehennem hayatı yaşatılmıştır. Ama O, “şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yok”, “karşımda müthiş bir yangın (dinsizlik ve imansızlık yangını) var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. Ben o yangını söndürmeye koşuyorum.” Diyordu.

Sürgünlerde, zindanlarda, işkence salonlarında boş durmadı. Her türlü olumsuzluğa ve imkânsızlığa meydan okuyarak o dehşetli şartlar altında çağımız insanının sorunlarına çözümler, manevi hastalıklara reçeteler ortaya koydu. Dünya genelinde tüm insanlığı kuşatan dinsizlik, ahlaksızlık ve komünizm tufanına karşı Kuran’ın çağdaş tefsiri olan Risale-i Nuru neşrederek, hayatını insanlığın imanının kurtarılması davasına vakfetti.

O’nun telif ettiği eserleri ile fikir cephesinde dinsiz felsefenin ve küfrün beli kırıldı. İnkârcı materyalist felsefe ilzam ve mağlup edildi, Kuran hakikatleri asrın idrakine göre beyan edilerek “Kuran’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğu” güneş parlaklığında ispat edilip gösterildi. Anadolu insanı, Bediüzzaman’ı çok sevdi. O’na inandı ve güvendi. Kuran’a talebe ve hizmetkâr olmak isteyen fedakâr gönüller etrafında toplandı. Ondan aldıkları iman ve kuran derslerini, telif olunan Nur Risalelerini elden ele gönülden gönüle taşıyarak, Kuran hakikatlerini tüm vatan sathında yaydılar. Dünyanın üçte ikisini işgal eden kominizim, Anadolu kapılarından içeriye giremedi.  

Bediüzzaman’a eziyet eden zalimler, kamu vicdanında mahkûm olup, bugün isimleri bile anılmazken; Bediüzzaman, eserleri ile yaşıyor ve hakkındaki ilgi ve muhabbet çığ gibi büyüyor. O’nun talebelerinin sayısı hızla artıyor ve tüm yeryüzüne dağılıyor. Eserleri 50 den fazla dünya diline tercüme edilerek dünyanın her yerinde ilgi ile okunuyor. Her gün dünya genelinde on binlerce farklı mekânda Risale-i Nur dersleri yapılıyor. Hayatı ve eserleri ve hizmeti hakkında binlerce kitap yayınlanıyor. Binlerce internet sitesi, basın-yayın kuruluşu Onun davasına hizmet amacıyla yayın yapıyor. Eserleri hakkında seminerler, sempozyumlar, paneller, çalıştaylar düzenleniyor. Üniversitelerde kürsüler kuruluyor, akademik tezler hazırlanıyor. Mısır, Filipinler ve ABD başta olmak üzere yabancı ülkelerin üniversite ve akademilerinde Risale-i Nur, ders kitabı olarak okutuluyor. Çeşitli ülkelerden insanlar Risale-i Nur’u orijinal kaynağından incelemek için ülkemize geliyor. Birleşmiş Milletler,  2015 yılını “Dünya Bediüzzaman yılı” ilan etmeye hazırlanıyor… Bediüzzaman ve eserlerine olan ilgi ve alakayı gösteren verileri uzuz uzun saymak mümkün.

Ama maalesef bizim yüce devletimizden hala çıt çıkmıyor. Tık yok. Bütün dünyanın duyup gördüğü, tanımaya, anlamaya ve istifade etmeye çalıştığı o büyük Zat’ı ve eserlerini bizim devlet erkânımız tıkamış kulağını duymuyor ve yummuşlar gözlerini görmüyorlar. Sanki tarihte Bediüzzaman Said Nursi hiç yaşamamış, sanki Risale-i Nur diye bir eser hiç yok ve 15 den fazla yayınevi sürekli Risale-i Nur basıp dünyanın dört bir yanına milyonlarca cilt kitap dağılmıyor, sanki hergün milyonlarca insan Bediüzzaman’ın eserlerini okumuyor ve sanki Anadolu’da milyonlarca Nur talebesi hiç yok… İşte devlet ile millet arasındaki en büyük buzdağı budur. Milletini veya milletinin sevdiği değerleri “yok” veya “düşman” saymak… Açılım isteniyorsa ve eğer devlet, milletin gönlünü alıp barışmak teşebbüslerinde samimi ise işte bu noktaya çok dikkatli bakmak zorunda. Bediüzzaman ve Risale-i Nur’u görmezlikten gelerek açılım- maçılım olmaz, olsa olsa saçılım olur.

Bediüzzaman ve Risale-i Nur, Türkiye’nin medar-ı iftiharıdır. Dünya genelinde tüm ideolojiler, felsefi akımlar çöküp, biterken; sorunlar girdabında alabora olup, bunalan insanlık, çözüm olarak Kuran’a sığınmakta ve onun çağımız insanının sorunlarına çıkış yolu gösteren modern tefsiri olan Risale-i Nur’a yönelmektedir. Risale-i Nura sahip çıkmakla devletin hem uluslar arası arenada itibarı ve prestiji artacak, hem de kendi halkının sevgi ve güvenini kazanacaktır.

Sayın Başbakan, partisinin 3. olağan kongresinde Bediüzzaman’ın “Bitlisli Said-i Nursi” diyerek ismini zikredince koca salonda alkış tufanı kopmuştu. Bediüzzaman’ın sadece isminin zikredilmesi bile, bu milleti bu kadar çok heyecanlandırıyor ve memnun ediyorsa; herkes bu olaydan ders almalıdır. Haber sitelerinde Bediüzzaman’la ilgili bir haber yayınlansa, o haber tıklanma ve yorumlanma rekoru kırıyor. Bu ilgililere ders olmalı.

Devlet, Bediüzzaman’a kulağını tıkayarak, görmezden gelerek veya yok sayarak gerçek anlamda bir açılım yapamayacağını idrak etmeli. Milli birlik ve beraberliğimizin tesisinde Bediüzzaman’ın birleştirici gücünden istifade edilmeli. Her ırka mensup Nur talebelerinin arasındaki samimiyet, uhuvvet ve muhabbetten ders alınmalı.

Bediüzzaman Hazretleri Demokratlardan üç şey istemişti. Bu üç şeyi yaparlarsa, güçlerine güç katacaklarını ve hiçbir beşeri gücün onları deviremeyeceğini ihtar etmişti. Çok istediği bu üç şey:

1-                    Ezanın asli (Arapça) halinde okunması ve aslının muhafaza edilmesi.

2-                    Risale-i Nur’un serbestiyetinin ilan edilmesi ve Milli Eğitim Bakanlığı veya Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından neşredilmesi.

3-                    Ayasofya Camii’nin tekrar ibadete açılması.

Bu üç icraatı yaparlarsa hem milletin tam desteğini kazanacaklarını hem de tüm İslam aleminin muhabbet ve desteğini sağlayacaklarını haber vermişti.

Demokratlar ezanı asli haline çevirdiler ve bu onları her türlü komplolara ve ihanet komitelerinin teşebbüslerine rağmen 10 yıl iktidarda tutmaya yetti.

CHP’nin kara propagandasından ve şirretliğinden korkan DP, diğer iki icraatı gerçekleştiremedi ve karanlık komitelere karşı ancak 10 yıl dayanabildi.

Cuntacıların şerrinden bunalmış olan ve demokrasiden başka çıkar yolu olmayan mevcut Hükümet, Risale-i Nur’un neşri ve Ayasofya Camii’nin ibadete açılması konusunda harekete geçebilir. Demokratik açılım süreci bunun için çok uygun bir fırsattır. Hükümete kamuoyunun muazzam desteğini ve tüm âlem-i islamın muhabbetini kazandıracak, cuntaların şerrinden korunmasını sağlayacaktır.

Kürt açılımı, Alevi açılımı, Roman açılımı… İyi. Ama gerçek anlamda açılım yapılmak ve kamuoyunun muhabbeti ve desteği arkasına alınmak isteniyorsa; yapılabilecek en etkili icraatlardan birisi, Risale-i Nur’un Diyanet İşleri Başkanlığı yayını olarak neşredilmesidir.

Risale-i Nur’un Diyanet İşleri Başkanlığı yayını olarak neşredilmesi, merhum Adnan Menderes’in Bediüzzaman’a verilmiş bir sözüdür. Bu konu ile alakalı olarak Necmettin Şahiner’in Son Şahitler isimli eserinden Mustafa Sungur, Mehmet Fırıncı, Tahsin Tola ve Hamza Emek’in hatıralarına bakılabilir. Verdiği sözü yerine getirmeye Merhum Menderes’in ömrü yetmedi. Ama her vesile ile merhum Başbakan Adnan Menderes’in siyasi mirasçısı olduğunu vurgulayan Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın önünde, merhum Menderes’in sözünü/ vaadini yerine getirebilme fırsatı var. Kamuoyu, şimdi Sayın Başbakan’dan milli vicdanı mesrur edecek bu sağduyulu ve önemli adımı atmasını beklemektedir.

Risale-i Nur’un Diyanet İşlerli Başkanlığı tarafından neşredilmesi Hükümetin ve özellikle de Sayın Başbakan’ın çok hassas olduğu demokratik açılım konusunda atılmış en büyük adım olacaktır. Bu adım, devlet ile millet arasındaki buzdağlarını inanılmaz bir hızla eritecek, devlete duyulan güven ve itibarı azami derecede tesis edecektir.

               

Bu Yazı 2083 Defa Okunmuştur.