Kapak
İlim ve İman
       

İLİM ve İMÂN

 

Prof. Dr. Yunus ÇENGEL

Nevada University, ABD

 

İnsan ve İlim

Kainattaki varlıkların her biri kendisinin bir ilimle, bir irade ve şuur tarafından tanzim ve teşkil edildiğini göstermektedir. Eşyadaki bu ilmin varlığının keşif edilmesi ancak akıl gözüyle  olabilmektedir. Tıpkı eşyanın görülmesi için ışığın gerekli olduğu gibi. Eşyanın bu kadar sanatlı ve hikmetli yaratılması ancak sonsuz bir ilimle mümkündür.

Etrafımıza dikkatle baktığımız zaman görürüz ki, her şey ilimle yapılmıştır. Atom altı parçacıklardan galaksilere kadar her şeyde yaygın bir ilim vardır ve bu ilimleri keşfetmekle uğraşan “parçacık fiziği”nden “astronomi”ye kadar sayısız bilim dallarının varlığı, yüksek ve derin bir ilmin varlığıyla mümkündür. Varlıkların her birinin tam bir nizam ve intizam içinde en hassas ölçülerle yapılmış olmaları, bir ilmi gösterir. Çünkü intizam ile, ölçü ile, tartı ile iş görmek, kuvvetli bir ilim ile olur.

Varlıkların meydana gelmesindeki harika kolaylık mükemmel bir ilme işaret eder. Çünkü bir işin kolayca yapılması, ilim ve irfan ile olur.

Meselâ bir kişi tavukların yediği ot, hububat, vs gibi şeylerden bir yumurta yapmayı keşfetse, herhalde kendisi takdir ve hayranlıkla anılır ve günlerce iftiharla ilmin ulaştığı yüksek seviyeden ve insan aklının harikalığından bahsedilirdi – bunu yapmak için kocaman ve pahalı bir fabrika kurmak gerekse bile. Ama nedense akıl ve ilim konusunda hiç bir iddiası olmayan tavukların, sanat ve ilim harikası olan yumurtayı küçücük vücutlarında ışıksız bir ortamda, hem de el değmeden ve de hijyen olarak yapıyor olmaları, nedense kimsenin dikkatini çekmiyor. Çünkü o kadar kolay yapılıyor ki, âdeta aniden hiç yoktan var oluveriyor.

Hele belli sıcaklıkta tutulan yumurtanın karanlık kabuk içinde hiç el değmeden cisimleşmiş bir sanat ve ilim şaheseri olan bir civcive dönüvermesi, yine akılları aciz bırakan derin bir ilme işaret eder. Keza toprağa ekilen bir çekirdeğin, sonsuz bir kolaylık içinde, bir ağaç olması ve toprak ham maddesinden yapraklar dokunup meyveler yapılması – meselâ nar tanelerinin hiç de hijyen olmayan şartlarda, inci taneleri gibi pak ve temiz olarak tam bir nizam içinde yerlerine dizilmeleri ve beyaz tüllerle ayrılmış kümelerin biyolojik olarak parçalanabilen bir malzemeyle ambalajlanıp dallarda teşhir edilmeleri – hayalinden bile aciz olduğumuz sonsuz bir ilim, irade, ve kudretin varlığı konusunda şüphe bırakmaz. 

Kâinattaki hârikalıkları örten Ülfet Perdesi

Acaba bir kişi evdeki artık yemekleri ve bozulmaya yüz tutmuş sebze ve meyveleri alıp, bunlardan yumurta yapan ve arda kalan malzemeyi de çiçeklere koyabileceğimiz gübreye çeviren karpuz büyüklüğünde bir makine yapsaydı – üstelik de maliyeti bir karpuz fiyatını aşmasaydı ve biblo gibi mutfağın bir köşesine koyabileceğimiz bir güzellikte olsaydı – bilim adamları dahil tüm insanlık bu kişideki sanat ve estetikle bezenmiş harika ilmi tam bir hayret ve hayranlıkla ayakta alkışlamaz mıydı? Bunun nasıl yapıldığını görmek için başta bilim adamları olmak üzere, herkes büyük bir merak içinde sıraya girmez miydi? Hele bu yumurtalar belli bir sıcaklıkta 21 gün bekletilince kabuğun içinde minik bir yumurta makinesine dönse, ve bu makine yine yemek artıklarıyla büyüyüp bir süre sonra kendisi yumurta yapmaya başlasa, acaba “Olamaz” diye haykırmaz mıydık? Hele hele bu makine bir de görüyor olsaydı ve ara sıra dışarıya gezmeye çıksaydı “Rüya görüyor olmalıyım” deyip, kendimizi çimdiklemez miydik? Bu mûcit kişiyi baş tacı etmez miydik.  Kendisine en yüksek bilim madalyalarını vermez miydik? Eğer evhamlı tipler isek, aklımızı aciz bırakan ve bilim seviyemizi komik hale düşüren bu kişi hakkında “Mutlaka teknolojinin bizden kat kat ileri olduğu bir gezegenden gelmiş olan bir uzaylı” spekülasyonlarına îtibar etmez miydik?

Ama ne yazık ki, her şeyin üzerine âdeta kara bir bulut gibi sinen ülfet perdesi, çevremizdeki binlerce bu tür teknoloji harikalarını – hem de canlılarını – görmemize engel olmaktadır.

İlmin ışığı

Evrende her şeyin ilim ile yapılıyor olması ve âdeta varlıklardan ilim ışıldaması, evrende her şeye nüfuz eden yaygın bir ilim ışığının varlığını gösterir – aynen elmastaki ışık pırıltılarının çevrede yaygın bir ışık âleminin varlığını göstermesi gibi. O halde evrende yerçekimi kuvveti gibi her şeye nüfuz eden ve zaman ve zemin üstü yaygın bir ilmin tezahürü vardır. Bu mana âleminden gelen bu ilim ışığı, bildiğimiz ışıktan farklı olarak maddî beden gözü ile değil, manevî kalp ve akıl gözleri ile algılanabilir.

Bildiğimiz ışık gözümüze iki şekilde ulaşır: ya kaynağından doğrudan, ya da varlıklardan yansıyıp dolaylı olarak. Birinci durumda ışık saf ve aslî mahiyetini muhafaza ederek gelir. İkinci durumda ise, gözümüze ulaşan ışık pırıltıları eşyanın ışık ile etkileşimine bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Meselâ, bir portakala çarptıktan sonra gözümüze gelen ışıkta, karışımını renksiz olarak algıladığımız yedi renk değil, ağırlıklı olarak turuncu rengi vardır. Dolayısıyla, varlıklardan yansıyarak gelen ışığı irdeleyerek, kaynaktan çıkan ışığın mahiyetini anlamaya kalkmak yanıltıcı olabilir.

Bu analojiden hareketle denilebilir ki, ilim ışığını da algılamanın iki yolu vardır. Birincisi, ilim ışığının vasıtasız olarak insanın mânâ merkezi olan kalp gözü ile massedilmesi, ikincisi ise, varlıklardan yansıyan ilim ışığı pırıltılarının akıl gözü ile alınması. Birincisi içten gelen saf bir ilmin membaı, ikincisi ise, dıştan gelen dağınık bilginin kaynağı. Birincisi saf bir şeker gibidir ve hemen emilir, ikincisi ise keçi boynuzu veya şeker kamışı gibidir ve önce iyice öğütülüp posalardan arındırılması gerekir.

Akıl ilimle aydınlanır

Varlıklardan gelen dağınık bilim ışığının akıl tarafından en etkin bir şekilde algılanabilmesi için aklın yeterince işlenmiş olması gerekir – aynen elmasın ışığı büyüleyici bir güzellikte yansıtabilmesi için, önce bir çok zor işlemden geçmesi gerektiği gibi. Aklın işlenmesi, gelişmesi ve parlamasının yolu da, ilme yönelmek ve ilimle meşgul olmaktır ve hazma önem vermektir. Sonra da ilim pırıltılarını tasnif edip, muhakeme değirmeni ile öğüterek özü kabuktan ve madeni cüruftan ayırmaktır. Bu şekilde arındırılıp hazma uygun hale gelen ilim ışığı, aklı aydınlatır ve kişiyi ilmen yüceltir. Dağınık ilim ışığını almaya yönelik varlıkları ve olayları gözleme yolu, herkese açıktır ve herkes kabiliyeti elverdiği ölçüde aklını parlatabilir ve parlatmaya devam edebilir – yeter ki gerekli gayreti göstersin. 

İlham

İlmin doğrudan algılanması ise, onun anî olarak kalpte yansıması ve hissedilmesidir. Beş duyudan farklı olarak maddî aracısı olmayan ve varlığını herkesin fark ettiği bu hisse, altıncı his veya ilham denir ve halk arasında “içime doğdu” olarak ifade edilir. Bu his, muhtelif derecelerde herkeste vardır ve kalbin saflığına, hassasiyetine ve gelişmişliğine bağlı olarak gayet sağlam bir bilgi kaynağı olabilir – yeter ki kişi, kendini etkin bir alıcı konumuna getirsin ve o konumda tutsun. Hayvanların inkarı mümkün olmayan ve “içgüdü” (İngilizce ve bilim dünyasında “instinct”) olarak vasıflandırılan ilimleri tamamen bu cinstendir, yani ilhamdır. İlhama en parlak şekilde mazhar olan hayvanlar ise, arı ve ipek böceği gibi maddeleri ve enaniyetleri küçük, ama marifetleri büyük olanlardır. Bahtiyar insan odur ki, hem akıl hem de kalp gözü açık olsun ve ilmi tek değil, çift kanaldan birden alsın. Yani akıl ve kalbini her zaman uyanık ve alıcı konumunda tutsun. Böylelikle ilmin şahikalarına tek kanatla zorlanarak değil, çift kanatla süzülerek uçsun.

Bilginin kaynağı beyin değildir

Yeni bilginin kaynağı mevcut bilgi veya beyin değil, ilhamdır. O yüzden yeni bilgi üretmek, çok şey öğrenmenin doğal bir sonucu değildir. Yani mevcut bilgi, yeni bilgi üretemez. Öyle olsaydı, yeni bilgileri en çok bilginin yüklü olduğu bilgisayarlar veya yüksek teknoloji ürünü robotlar üretirdi. Başka bir tabirle, mevcut bilgi yeni bilginin kaynağı olamaz. Çünkü bilinen bilginin bilinmeyen bir kısmı yok ki, bilinen bilgi, o kısmın kaynağı olsun. Eğer olsaydı, zaten o kısım da bilinen bilginin bir parçası olarak biliniyor olacaktı.

Bilginin kaynağının beyin olduğunu zannedenlere şunu söylemek gerekir ki, beyindeki karbon, kömürdeki karbondan, beyindeki hidrojen sudaki hidrojenden ve beyindeki elektrik akımını sağlayan elektronlar, evlerdeki elektrik tesisatında akan elektronlardan hiç farklı değildir ve bu atom veya parçacıklarda bilgi diye bir unsur yoktur. Parçalarında olmayanın bütününde olamayacağına göre, insan beyninin bilginin kaynağı olduğu iddiası abestir. Yeni bilgileri keşfedip ifade edenlerin genellikle iyi eğitim görmüş kişiler olmasının sebebi, beynin eğitimle değişmesi değil, kişilerin ilimle meşgul olarak, ilim ışığını alma kabiliyetlerini geliştirmiş olmalarıdır.          

Bilgi kartı bina yapabilir mi?

Kimileri, DNA’lara hayatın şifresi olarak bakmakta ve canlıların gen haritalarının çıkarılması ile de varlıkların sırrının çözüldüğünü ileri sürmektedir. Onlara göre, varlıkların teşkili, DNA kodlarına göre oluşmaktadır. Dolayısıyla, eskiden esrar perdesi altında kalmış çok şey artık basitçe izah edilebilmektedir. Yani onlara göre, bir portakal çekirdeği toprağa gömüldüğünde çekirdeğin çatlayıp filizlenmesi ve dal budak salıp ağaç olması gayet doğal bir olaydır. Çünkü, her şey çekirdekteki DNA yazılarına göre yapılmaktadır. Ağacın portakal meyveleri vermesi ve her portakal çekirdeğine portakal ağacının tüm plan ve programlarının yazılmasında da şaşılacak hiçbir şey yoktur. Çünkü, bütün bu bilgiler DNA’larda mevcuttur. Çok kişi de toprağa gömülen bir çekirdeğin kendiliğinden hiç bir dış müdahale olmadan ağaç olup meyve verdiğini defalarca gördüğü ve ünsiyet kesbettiği için bu izahı gayet makul karşılamaktadır.

Aynı mantıktan hareketle, acaba bir binanın ve içindeki müştemilatın en detaylı planlarını hazırlayıp bu planları bir CD veya hafıza kartına yüklesek ve sonra bilgi yüklü bu CD veya hafıza kartını toprağa gömsek, acaba yerden bir bina çıkıverir mi? Veya bir arabanın bütün teknik bilgilerini en detaylı çizimleriyle beraber yine bir hafıza kartına yükleyip bu kartı toprağa gömsek, acaba yerden bir araba çıkar mı? Birisi evinin veya arabasının böyle oluştuğunu söylese, acaba ona kahkahalarla gülmez miyiz? Ve ona demez miyiz ki, planlar ve detaylı çizimler tek başlarına hiç bir şey yapamazlar. Çünkü onların ne şuurları vardır, ne iradeleri ve ne de kuvvetleri. Ne gözleri vardır, ne ilimleri ve ne de sanatkarlıkları.

Plan ve detaylı çizimlerden bir bina veya arabanın kendi kendine oluvermesini tereddütsüz ret eden bir akıl, bunlardan çok daha harika olan bir meyve ağacı, bir kuş veya bir insanın gen haritalarından kendi kendine oluvermesini nasıl kabul edebilir? Bir bina veya arabanın ortaya çıkması için çok sayıda akıl, irade ve ilim sahibi mimar, mühendis, usta ve işçiye gerek duyulurken, acaba her biri bir yaradılış Mu’cizesi olan bu varlıkların âdeta el değmeden harika bir şekilde oluşuvermesi, perde arkasında işleyen ve irade, hikmet, kudret ve ilim sahibi bir zatın varlığını göstermez mi?  

            İlim konusunda Bediüzzaman’ın tespiti çok yerinde ve orijinaldir ve şöyle der:

Bütün mevcudatta görünen bütün hikmetler, Allah’ın ilmine işaret eder. Çünkü hikmet ile iş görmek ilim ile olur.

            Hem bütün inayetler, tezyinatlar O’nun ilmine işaret eder. İnayetkârane, lütufkârane iş gören; elbette bilir ve bilerek yapar.

            Hem her biri birer mizan içindeki bütün intizamlı mevcudat ve her biri birer intizam içindeki bütün mizanlı ve ölçülü hey'at, yine o ilm-i muhite işaret eder. Çünkü intizam ile iş görmek, ilim ile olur. Ölçü ile, tartı ile san'atkârane yapan; elbette kuvvetli bir ilme istinaden yapar.

            Hem bütün mevcudata şamil, her bir mevcuda lâyık bir surette rahmetin taltifatı; bir rahmet-i vasia içinde bir ilm-i muhiti gösteriyor. Çünkü meselâ zîhayatın etfallerini süt ile iaşe eden ve zeminin suya muhtaç nebatatına yağmur ile yardım eden; elbette etfali tanır, ihtiyaçlarını bilir ve o nebatatı görür ve yağmurun onlara lüzumunu derk eder sonra gönderir ve hakeza... Bütün hikmetli, inayetli rahmetinin hadsiz cilveleri; bir ilm-i muhiti gösteriyor.

            Hem bütün eşyanın san'atındaki ihtimamat ve san'atkârane tasvirat ve mahirane tezyinat, bir ilm-i muhiti gösteriyor. Çünki binler vaziyet-i muhtemele içinde, muntazam ve müzeyyen, san'atlı ve hikmetli bir vaziyeti intihab etmek, derin bir ilim ile olur. Bütün eşyadaki şu tarz-ı intihabat, bir ilm-i muhiti gösteriyor.

            Hem icat ve ibda'-ı eşyada kemal-i sühulet, bir ilm-i ekmele delalet eder. Çünkü bir işte kolaylık ve bir vaziyette sühulet, derece-i ilim ve meharetle mütenasibdir. Ne kadar ziyade bilse, o derece kolay yapar.

            İşte şu sırra binaen her biri birer mu'cize-i san'at olan mevcudata bakıyoruz ki; hayret-nüma bir derecede sühuletle, kolaylıkla, külfetsiz, dağdağasız, kısa bir zamanda fakat mu'ciznüma bir surette icat edilir. Demek hadsiz bir ilim vardır ki, hadsiz sühuletle yapılır ve hakeza...

            Mezkûr emareler gibi binler alâmet-i sadıka var ki, şu kâinatta tasarruf eden zâtın muhit bir ilmi vardır. Ve her şey’i bütün şuunatıyla bilir, sonra yapar.

Madem şu kâinat sahibinin böyle bir ilmi vardır; elbette insanları ve insanların amellerini görür ve insanlar neye lâyık ve müstehak olduklarını bilir, hikmet ve rahmetin muktezasına göre onlarla muamele eder ve edecek.”     Mayıs, 2008.                                       

 

                                           Prof. Dr. Yunus ÇENGEL

                                                      Nevada University, ABD

 

Bu Yazı 2134 Defa Okunmuştur.