Bediüzzaman'ın İhlas Risalesi'nde ki Yüksek İlkeler
       

BEDİÜZZAMANIN İHLÂS RİSALESİ’NDEKİ YÜKSEK İLKELER

Prof. Dr. Bünyamin DURAN

Bediüzzaman, ahlâkî yaklaşımını insanın hayvansal içgüdülerini de dikkate alarak geliştirir, insanda çıkarcılığın, hazcılığın, sevginin, şöhret olma, düşmanlık ve intikam duygusunun, kendini beğenme, başkaları­nı aşağı görme duygusunun mevcut olduğunu; bunları söküp atmanın mümkün olmadığını; hatta sevgi gibi duy­ların insanın fıtratının ayrılmaz bir parçası olduğunu; insanın böyle olmasından dolayı insan olduğunu; ancak insanın aynı zamanda akıl sahibi olduğu, bunları aklın kılavuz­luğunda belirleyebileceğini; bunların ılımlı dozlarının insana zarar vermeyeceğini; önemli olan bu duyguların akıl ve kalple yönlendirilmesi gerektiğini vurgular.

Bediüzzaman, toplumun yapısını da dikkate alarak ahlâki ilkeleri kademeleme yoluna gider; bir tarafta sınırlı insanın ulaşabileceği yüksek ahlâkî ilkeler; diğer tarafta hemenherkesin kolayca ulaşabileceği ilkeler.

Yüksek kesimin ulaşabileceği ahlâkî ilkeler; insan davranışının, kendi nefsi arzu ve isteklerinden bağımsız olarak hiçbir şeyi amaç edinmeden sadece ilâhî rızayı esas almasıdır. Bediüzzaman ahlâkiliğin bu olumlu cephesini ilk olarak kendi hayatında yaşar, daha sonra yazıya döker. Yazdığı İhlâs Risalesi'nde ahlâkiliğin en yüksek ilkelerini ortaya koyar. Bu risalede özet olarak; insanın kendi görevini sadece ilâhî bir görev olduğu için yapması, karşılığında hiçbir şey beklememesi gerektiğini önerir. Şöhret olma arzusu, önder olma isteği, muvaffak olma özlemi, refah ve mutluluğa kavuşma hedefi ahlâkîliği öldüren, Bediüzzaman'ın ifadesiyle yüce ahlâk ilkesi olan "ihlâsı kıran" şeylerdir.

Bu ilkeleri kısaca şöyle sıralayabiliriz:

1-      İlahî rıza dışında hiçbir şeyin hedeflenmemesi,

2-  İzzetin korunabilmesi için tüm üretici güçlerin harekete geçirilmesi; asalak yaşantıdan kaçınılması, devlet bürokrasisi de dahil minnet altına sokacak angajmanlara girmemesi (maaş, hediye, zekat alması gibi) ve kanaat ve iktisadın temel ilke edinilmesi,

3-   Şöhret, riya ve gösterişin beslendiği büyük kalabalıklar önünde bulunup insanlardan takdir ve alkış beklenilmemesi,

4-   Maddî ve manevî nimetlerin taksiminde diğer insanların nefsini kendi nefsine tercih edilmesi,

5-   Aşırı meslek taraftarlığına sapmadan kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket edilip başkalarının mesleğini tahribine çalışılmaması,

6-   İnsanların gerçeği ve hakkı kimden olursa olsun öğrenmesi ve tahsil etmesine razı olunması,

7-   Hak yolunda olanların önüne geçip onlara önder olma arzusu yerine onların kendisinden daha faziletli olduğunu, önderliğin çeşitli riskleri bulunduğu düşünülerek önderliği onlara bırakıp onlara uymanın benimsenilmesi,

8-   İnsanlara karşı üstünlük taslama yoluna gidilmemesi,

9-   İnsanların fazilet ve meziyetlerinin kendi fazilet ve meziyeti olarak addedilmesi.( Nursî, c.I,1994, s.662-672)

Dikkat edileceği gibi bu ilkeler insanlığın ancak çok özel bir kesimi tarafından gerçekleştirebilir. Bunlar Kur'anda "ümmet" kavramıyla ifade edilen ve benim "öncü azınlık" olarak tanımladığım kesimdir. (Duran, 1998, s.97) Bunlar geçmiş peygamberlerin yakın havarileri, ilâhî rıza dairesin­den ayrılmayan azizler, Hz.Peygamber'in "sahabe çevresi" ve "tecdid çevresi" gibi kesimlerden oluşur. Bunların haya­ta geçirmeye çalıştıkları en önemli ilke, başta nefsî istekleri olmak üzere maddî ve manevî hiçbir şeyi kişisel amaç edinmemek, sadece ilâhî rızayı esas almaktır.

"Dokuz İlke Evreni" diyebileceğimiz bu evreni iyi inşa etmemiz, nefsimize ağır gelse de bu evrenin ilkelerini iyi belirlememiz gerekir. Bediüzzaman'ın bu ilkelerin asgari on beş günde bir hatırlanması gerektiğini söylemesi boşuna olmamalıdır. Burada Bediüzzaman'ın İhlâs Risalesi ve di­ğer risalelerindeki yaklaşımlarını dikkate alarak ilk olarak bu evrenin bize bakan cephelerini inşa etmeye çalışalım.

Bu evrende ilâhî rıza dışında maddî ve manevî amaç edinecek hiçbir şey yoktur. Bu evren tüm dünyevî ve uhrevî amaçlardan arınmıştır. İbadet dahil tüm insanî faaliyetler sadece Allah rızası için yapılır. Sevap, cennet, keramet, vecd, zevk, feyz beklentisi yüksek ilkeyi yok eden şeylerdir. Artık bu evrende şahsiyetler -imtiyaz ve farklılaşma anla­mında- buzdan nefislerini bir nur havuzunda eritmiş ve di­ğerleri içinde yok etmiştir, bu nedenle farklı bir üstat, şeyh, âbi, hoca efendi, imam, müdebbir vs. yoktur... Bu evrende kendi başına bir risale, risale hizmeti, zikir furyası, ders okuma coşkusu, şakirtlik neşesi vs. yoktur.. Bu evrende plazalar, dünyanın en gelişmiş matbaaları, rengarenk gazete ve dergileri, pırıl pırıl baskılı kitapları, uçsuz bucaksız fabrikaları, ışıl ışıl hastane ve okulları vs. yoktur. Bu evrende yüksek rütbeli general, profesör, vali, kaymakam, genel müdür ve yüksek bürokrat, servet sahibi zengin, sanatkar vs. yoktur. Bu evrende ülkenin kaderine hükmeden siyaset­çi, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı yoktur. Bu evrende denizaşırı ve ülkeleraşırı hizmet yoktur. Bu evrende âlim, filozof, bilgin, düşünür, entelektüel vs. yoktur. Yani bunlar bir amaç olamaz; insanların karar ve davranışlarını belirle­yemezler. Bu evrende sade Allah rızası ve o uğurda çalışma vardır.

Bu evrende hedefin odağına bir İslâm devleti kurmayı yerleştirip, bütün enerjileri bu yöne yönlendirme de, bir mehdi geleceği hülyasına dalıp, mehdinin her türlü pisliği silip süpüreceğini dair beklentiye girme de yoktur.

Bu evrende aklın ve ilâhî ilkelerin apaçık beyanları mev­cutken telâşlı bir rüyaperestliğe girmek; yaptıklarını kutsal ruhlara onaylatma histerisine tutulmak da yoktur. Aynı şe­kilde bu evrende gelecekte bir fütuhat beklentisi içine gir­mek de yoktur.

Bu evrende Müslümanlık adına başkalarına tahakküm yoktur. İnsanlar Müslümanlığı kendi nefislerinde yaşar, da­ha sonra da en güzel bir üslup ve yöntemle diğer insanlara takdim ederler. Bu evrende üstadperestlik, şeyhperestlik, hoca ve abiperestlik yoktur. Üstad, hoca, şeyh vs. rızaya ulaşmada sadece bir araçtırlar.

Bu evrende kemiyetperestlik yoktur. Mensubu bulundu­ğu cemaatin sayısal olarak çokluğuyla övünme ve gurur­lanma rıza ilkesinin devre dışı bırakılması anlamına gelir.

Bu evrende maddî ve dünyasal makam ve mevkilerin fetiş haline getirilmesi yoktur. Cemaat fertlerinin vali, pro­fesör, general, öğretmen, doktor vs. olması özlemi, hatta tut­kusu, bu uğurda farklı bir fedakarlık gösterisi, rıza ilkesi­nin çiğnenmesi demektir.

Bu evrende mânevi makamlara karşı bir özlem de yok­tur. Özellikle ürküntü verici şekilde yerin dibinden başla­yıp semaların ufuklarında kaybolup giden kutsal bir hiyerarşi merdiveni dikerek şeyhleri, hocaları ve abileri, o ma­kamlara yerleştirerek haddinden fazla abartma da yoktur.

Bu evrende sadece ben konuşayım, ben sohbet edeyim, herkes beni dinlesin, benden ders alsın, benim emrimde ça­lışsın tavrı da yoktur. Kişinin kendisini hep geride tutup, sohbet ya da dersi başkalarının yapmasını istemesi, onlar­dan istifadeye çalışması, istifade edemese de rızaya uygun olanın bu tavır olduğunu düşünmesi vardır.

Bu evrende maddî destek verenlerin kendilerini yaptık­ları yardım kadar etkili görme, söz sahibi olma isteği de yoktur. Kişiler yaptığı maddî yardımları Allah'ın malını Al­lah'ın dinine sarf ediyorum niyeti içinde olması vardır.

Bu evrende erkek egemenliği de yoktur. Üstün olma er­keklikle ilgili bir şey değil takva ile ilgili bir şeydir. Takvası daha fazla olan kadınlar, daha az olan erkeklerden daha üs­tündürler. Çünkü kadınlar da tek başlarına bir halife-i arz­dırlar. Bu ilkeden hareket etmeyen bir bakış açısı rıza daire­sinden sapıyor demektir. Oysa Kur'an kadın erkek ayrımı yapmadan "kadının çalıştığı kadına erkeğin çalıştığı erke­ğe" diyerek her insanı farklı bir kişilik olarak değerlendir­mektedir. Günümüz Müslüman erkekleri, Hz. Peygamberin kadınlarla birlikte camide namaz kıldığı, onlarla sohbet et­tiği; diğer raşid halifelerin bir çok konuyu camide kadınlar­la birlikte tartıştığı ve karara bağladığını unutarak kadını ilâhî ilkenin görmek istediği noktanın çok aşağısında bir noktada konumlandırmakta; dolayısıyla ilkeyi ihlal etmek­tedir.

Güneş ışınlarının atmosferden geçerken çeşitli kırılma ve değişmelere uğradığı, yer altındaki bir suyun çeşitli mi­nerallerle temas ederek orjinal saflığını kaybettiği gibi ahlâk ve akim bu yüksek ilkeleri de yüksek ruhlu insanla­rın elinden düşük ruhlu insanların eline geçtikçe benzer kı­rılma ve dönüşümlere uğramaktadır. Zamanla bu ilkelerin içi boşaltılmakta, yerine basit, anlamsız, beşeri kirlerle kir­lenmiş manalar doldurulmaktadır.

Gerçekten bu durum en yüksek ilâhî ilkelerin köylülük ya da küçük artizan kültürü tarafından acımasızca asimile edilişin hazin hikâyesini yansıtır.

Bu evrende olması gereken, rıza dairesinde imân kurtar­maya çalışma ve takvalı yaşantıdır. İman kurtarma süre­cinde kainatta cari olan sosyal ve siyasal kanunlara uygun hareket edilmelidir. Her çağın bir yaklaşım tarzı vardır. Geçmiş çağlarda da insanlar "çöküntü" dönemi yaşamıştı, ancak o dönemlerdeki çöküntünün niteliği farklıydı. O dö­nemlerde çöküntü "cehalet"ten kaynaklanıyordu ve doğru­dan imân esaslarına yönelmemişti. Fakat çağımızda çökün­tü, "fen ve felsefeden" gelmekte ve doğrudan imâna sal­dırmaktadır.

Bu çağdaki sosyal ve kültürel cereyan ve felse­felerin ağır saldırı altında insanlığın mânevi ve kültürel dünyasını geniş ölçüde tahrip olmuştur. Bu saldırılarla bü­tün insanlık yoğun bir imân ve ahlâk bunalımı içine girmiş­tir. Bu zamanda en önemli görev, insanlığı bu manevî buna­lımdan kurtarmaktır. Aynı şekilde burjuvazi değer yargıla­rının reklam, propaganda veya doğrudan dayatma yoluyla maddî hayatın aşırı ölçüde vurgulanması ve bütün duygu­ların "hazcı" duyguların tutsağı yapılması insanlığı geçmiş çağlarda görülmeyen derin bir kültürel parçalanma ve çö­küntüye sürüklemiştir. Bediüzzaman'a göre insanların yüz­de sekseni hastalığın farkında değildir, derin bir sarhoşluk içinde medeniyetin kirlerini misk sanarak yüzüne gözüne sürmekle meşguldür. (Nursi, c,1,1994, s.367-8).

Bediüzzaman, çöküntüden insanlığı kurtarabilmek için iki yöntemin bulunduğunu söyler. Bunlardan birisi, siyasal gücü ele geçirerek siyasî "topuz"la kafalara vurarak in­sanları uyarmak, diğeri ise "bir nur göstererek" yolunu şa­şırmış olanlara doğru yolu göstermektir. Oysa bu zamanda insanlara nur göstermek durumunda olanlar eline topuz almış insanları topuzla yola getirmek istiyor. Bir elinde nur olsa da, öbür elinde topuz olduğu için nur önemini kaybe­diyor. Çünkü zavallı insanlar acaba bizi nurla kandırıp, ya­nma alıp topuzla dövmek mi istiyor diye telâşa kapılıyor. (Nursî, c.1,1994, s.368).

Sonuç olarak yukarıda verdiğimiz "Dokuz îlke Evreni" öncü azınlık mensuplarının temel ilkeleri olmalıdır. Zaten onları öncü azınlık yapan vasıflar da bu ilkeleri hayat düs­turu edinmeleridir. Tüm ilkelerde olmasa da bazı ilkelerde bir ihmal söz konusu olduğunda bunun alt kesimlere yan­sıması genel bir ahlâkî çürüme şeklinde olur. Günümüzde yaşadığımız ahlâkî bunalımın temelinde böyle bir sapma­nın yattığı söylenebilir.

Bu ilkeler sadece belli bir azınlık tarafından gerçekleşti­rilebilecek şeyler olduğuna göre diğerleri için bir ahlâkî alan yok mudur? Bediüzzaman bu konuda düşük ruhlu insanlara da bir ahlâkî alan açmaktadır. Bu durumdaki insanlar için sevap, cennet beklentisi, muzaffer olma, refah içinde yaşama, nef­sini önceleme, şöhret peşinde koşma arzusu vs. belli sınırlar içinde ahlâkî olabilmektedir.

Bediüzzaman, ibadetin amacının doğrudan ilâhî rıza ol­masını vurguladıktan sonra, bu şuur düzeyine ulaşmanın sayılı kimselere nasip olacağını, geri kalan kimselerin de kabiliyetine göre bazı sevaplarla teşvik edilebileceğini, on­ların o sevap beklentisiyle ibadet yapabileceğini ifade eder. Nitekim Cenab-ı Hak da imân ve salih amel sahiplerine cennet vaat etmektedir. Aynı şekilde devlet bürokrasisine dahil olup oradan maaş almanın ve onun nizamına uymanın toplumsal bir zaruret olduğunu dikkate alarak, memur olunabileceğini, fakat bundan amacının âmiriyet ve tahakküm değil, hizmet olması gerektiğini vurgular.

Keza top­lumsal hayat içinde insanların tam bir tecrit içinde yaşama­larının mümkün olmadığını, insanların hediyeleşmesi ve yardımlaşmasının zorunlu olduğunu; ancak kişinin minnet altına girmemesi için bunların insanların değil, Allah'ın bir ihsan olduğunu bilmesi gerektiğini söyler. Aynı şekilde şöhret olmanın genel olarak herkesin arzusu ve isteği olabi­leceğini; bu duyguyu kökünden söküp atmanın mümkün olmadığını, bunun çaresinin bu duygunun yönünün değiş­tirilmesi olduğunu ifade eder. Kişi şöhret olmayı çok isti­yorsa maskara ve sefih insanların alkışlayacağı şeyler değil, faziletli insanların takdir ve alkışını hak edecek eylemler yapmalıdır.

KAYNAKLAR

1- Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, c.I-II, Nesil Yayınla­rı, İstanbul, 1994.

2- Bünyamin Duran, Sekülerleşme Krizi ve Bir Çıkış Yolu Arayışı, İstanbul,1996

3- Bünyamin Duran, İslâm Toplumlarında Sosyo-Ekonomik Değişme, Ankara,1998

 

KAYNAK: www.tefekkurdergisi.com

Bu Yazı 1917 Defa Okunmuştur.