Kulluğun Özü Namaz Nedir?
       

 

KULLUĞUN ÖZÜ NAMAZ NEDİR?

 

PROF.DR. ADEM TATLI

 

 

 

Namaz; dinin direği ve dini muhafaza eden ilâhi bir esastır.

 

Namaz; Hâlık-ı Zülcelâl tarafından her yirmi dört saat zarfında, tayin edilen vakitlerde manevî huzuruna yapılan bir davettir.

 

Namaz; Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve tâzim ve şükürdür.

 

Namaz; kul ile Allah arasında yüksek bir bağ ve ulvî bir münasebet ve nezih bir hizmettir.

 

Namaz; kalbe, ruha ve akla rahatlık verir. Her vicdan ve ruhun muhabbetini celp ve cezp eder.

 

Namaz; kalplerde Allah’ın azametini ve büyüklüğünü yerleştirir ve devam ettirir. Akılları ona yönelterek, ilâhî kanunlara itaat ve Allah’ın nizamına uymayı temin eder.

 

Namaz; dünya misafirhanesinde kalbin gıdası ve manevî bir zenginliğidir.

 

Namaz; insanın mutlaka gireceği kabrinde gıda ve ziyadır.

 

Namaz; insanın mutlaka mahkeme edilmek üzere çıkarılacağı mahşerde kurtuluş ve senettir.

 

Namaz; insanın ister istemez üstünden geçeceği sırat köprüsünde nur ve binektir.

 

Namaz; mü’minin mi’racıdır.

Namaz; bütün ibadet çeşitlerini içine alan, bütün mahlukatın çeşitli ibadetlerini ihtiva eden nurani ve kutsi bir ibadettir.

 

   NAMAZIN MAHİYETİ VE ÖNEMİ

Namaz, aklı yerinde olan ve büluğ çağına ermiş bulunan kadın erkek her müslüman için belli vakitlerde yapılması gereken farz bir görevdir. Bu önemli farzı yerine getirenlerin ahirette, pek büyük ikram ve ihsanlara kavuşacaklarını yüce Allah vaat etmektedir. Bunu kasten terk edenler de, Allah tarafından çok şiddetli bir azapla tehdit edilmektedir. İşte her zaman ümmetinin iyiliğini düşünen şefkatli Peygamberimiz (s.a.v) yine ümmetinin zarara düşmemesi için son sözlerini de; “Namazı sakın terk etmeyin! Namazı sakın terk etmeyin….!” diye bitiriyor.[i]

 

Namaz, Cenab-ı Hakk’ın Manevi Huzuruna Bir Davettir

 

Bu davet, bizi yoktan yaratan ve bizi terbiye eden Rabbimiz tarafından yapılmaktadır. O, öyle bir Allah ki, yer gök bütün kâinat onun mülküdür. Biz, hem O’nun mülküyüz hem de mülkünde çalışıyoruz. Her şey O’na muhtaçtır. Hayatı veren O, hayata lazım olan nimetler hep O’nundur. Hayatımızın devamı için teneffüs ettiğimiz hava, içtiğimiz su, ısı ve ışığından faydalandığımız Güneş, çeşit çeşit rızıklarımızın çıkarıldığı toprak, hep O’nun eseridir. Biz her an O’nun sofrasındayız. Bizi yaratan O olduğu gibi, bizi doyuran ve bizi yaşatan da O’dur. Kısaca, bütün iyilikler, güzellikler, lütuflar, merhametler ve nimetler Allah’tandır.

 

İşte Allah, bunca ihsanları ve ikramları ile insanı sevdiğini gösteriyor. İnsanın da, bir teşekkür mahiyetinde olan ibadetlerle Allah’ı sevdiğini bildirmesi gerekir. Böylece, yirmi dört saatte beş farz namazını kılan bir insan, Allah’ın davetine icabet etmiş olur.

 

Namaz Bütün İbadetlerin Numunelerini İhtiva Eder 

 

Namaz, bütün ibadetleri içine alır.  Meselâ İslâm’ın beş şartından biri olan şahadet kelimesi, her namazda getirilmektedir.  Namaz kılarken yemek içmek namazı bozar. Böylece namaz içinde oruçta tutulmuş olur. Yine namaz kılan, bedeninin, sağlığının zekâtını vermiş olur. Böylece zekât ibadeti de yerine getirilmiş olur. Hac ibadetinde kâbeye teveccüh vardır. Namazda bu da yapılmaktadır.

 

 

 

Namaz Bütün Mahlûkatın İbadetlerini İçine Alır

 

Namaz, sembolik olarak, her cins mahlûkun yapmış olduğu ibadet şekillerini de ihtiva eder. Meselâ, her an ayakta kıyam vaziyetinde, eğilerek rükû, secde ve oturuş halinde olan melekler vardır. Meleklerin çeşitli şekillerde yaptığı bu ibadetleri namaz kılan bir insan, hepsini birden temsil etmektedir. Aynı şekilde, ağaçlar her an kıyam halinde, yani ayakta durup Allah’ı hal diliyle tesbih etmektedir. Diğer taraftan, hayvanlar her an yarı eğilmiş, yani rükû halinde Allah’a ibadet yapmaktadır. Yerde sürünen varlıklar, Allah’a bir çeşit secde halindeki ibadeti göstermektedir. Dağların duruşu, bir bakıma teşehhüt, yani oturma vaziyetini ifade etmektedir. İşte insanın namazı, bütün varlıkların bu çeşitli ibadetlerini de temsilen içine almış olur.

NAMAZIN İNSANA KAZANDIRDIKLARI

 

Namaz, Kul’u Allah’a Bağlayan Ulvî Bir Vazifedir

 

Namaz, kul ile Allah arasında çok yüksek bir münasebettir, ulvi bir bağdır. Her ruhu kendisine çekici sırları olan çok temiz, safi bir hizmettir. Demek, namaz kılmayan bir insan, Allah’la bağını zayıflatmış demektir. Halbuki insan için bundan daha büyük bir zarar düşünülemez. Çünkü insan, her şeyinde her zaman Allah’a muhtaçtır. Ondan gelmiş, yine ona döndürülecektir.

 

Ölümü öldüremeyen, kabri kapatamayan, ayrılıkları durduramayan insan bunu iyi düşünmelidir. Onun için, insana en lüzumlu iş, en mühim vazife, Rabbi ile olan münasebetini arttırmak olmalıdır. Bunun da en güzel yollarından biri, insanın gönlünde Allah’ın sevgisini yenilemeye vesile olan beş vakit namazı kılmaktır. Allah’ın yüceliğinin kalplerde sabitleşmesi ve devam etmesi insan için çok önemli bir meseledir. Çünkü kalp manevi hayatın merkezidir. İnsanın hayatının devamı için bütün bedene kanı pompalayan maddî kalp olduğu gibi, maneviyatının devamı için de insanın manevi kalbindeki kuvvetli îmâna ihtiyaç vardır. Kalpteki îmânı kuvvetlendiren ve lâtifeleri canlandıran en önemli ibadet de beş vakit namazdır.

 

Namaz kılmak aynı zamanda akılları Allah’a döndürmeye ve ilahî kanunlara itaat etmeye vesiledir. Böylece insan Cenab-ı Hakk’ın koyduğu emir ve yasaklara uymaya çalışır.

 

 İnsan, emir ve yasak şeklinde belirtilen Allah’ın isteklerine uymaya çok muhtaçtır. Çünkü insan yaratılış gereği toplum halinde yaşamaya mecburdur. Şahsî yaşayışında ve cemiyet hayatında rahat ve huzur içinde olması, ancak fertlerin toplumdaki kurallara uymasıyla mümkün olur. Uyulması gereken nizamın neler olduğunu da en iyi bilen insanı yaratandır. “Yapan bilir, bilen konuşur,” değişmez bir kâidedir.

 

İşte insanı yoktan yaratan ve çeşit çeşit duygularla donatan Cenab-ı Hak, hayatın nizam ve intizamının esaslarını Kur’anda bildirmiştir. Bildirilen bu esaslara uymayı sağlayıcı en güzel ve en önemli vesilelerden biri de belli vakitlerde emredilen namazdır.

 

İşte o vesileye uymayan veya tembellikle namazı terk eden veyahut kıymetini bilmeyen insan, ne kadar zararda olduğunu daha sonra anlar, ama iş işten geçer. Öyle ise fırsat elde iken bu vesileye uyalım. Telâfisi mümkün olmayan zarardan kurtulmanın yollarını arayalım.

 

 

 

Namaz Kalbi ve Ruhu Rahatlatır

 

Bizi yaratan Rabbimiz, bizleri maddî ve manevî duygularla donatmıştır. Maddî duygularımızı beslemek için hava, su ve ekmek gibi çeşitli gıdaları yaratmış. Hayatımızın devamını ve rahatını onlara bağımlı kılmıştır. Onlarsız yaşayamayız.

 

Aynı şekilde manevî duygularımız için de ibadetleri emretmiştir. Bunların başında da namaz gelmektedir. Ruhumuz, kalbimiz, aklımız gerçek rahatı namaz gıdasında bulmaktadır. Bu gıda alınmadığı, yani namaz kılınmadığı takdirde ruh, kalb ve akıl rahatsız olur. Bir çeşit manevî  gıda olan ibadetin verdiği rahatlığı hiçbir şey veremez. Eğlencelerle, oyunlarla rahat ve huzur bulmaya çalışanlar, ancak kendilerini aldatmış olurlar. Dolayısıyla, maddî hayatımızın devamı için belli gıdaların alınması ne kadar gerekli ise, manevî hayatımızın devamı için de namaz ibadeti en az o kadar gereklidir.

 

Mesela, gıdasızlıktan ölen bir insan, geçici olan elli altmış senelik bir hayatı kaybetmiş olur. Namazı kılmayan, Allah’a isyan eden bir insan ise, ebedî hayatını kaybetmiş olacaktır. Onun için aklı başında olan bir insan, bile bile ebedî hayatını zarara sokmayacaktır. Dünyasına lazım olan işleri düşündüğü gibi, mutlaka gideceği ahiretine lazım olan işleri de düşünecektir. Her gündeki yirmi dört saatlik ömür sermayesini, hem dünya ve hem de ahiret hayatını kazandıracak şekilde planlı kullanacaktır. Yirmi dört saatin bir saatini namaza ayırmakla, hem aklını, ruhunu, kalbini rahatlatmış ve hem de Allah’ın rızasını kazanmış olacaktır.

 

Nitekim Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurur: “Allah ve dinini hatırlatan her şey faydalıdır ve kişiyi rahatlatır. Onun dışında söylenen diğer sözler kalbi katılaştırıp stres ve bunalımları artırır.”[ii]

 

Namaz Küçük Günahların Affına Vesiledir

 

Namaz küçük günahların affedilmesine sebeptir. Namazını devamlı kılan bir kimsenin namaz aralarında işlediği bazı küçük hataları, kusurları olmuşsa onlar silinir. Bu hususta Peygamberimiz buyurmuştur ki:

 

“Beş vakit namaz ve Cuma namazı, namaz vakitleri ve iki Cuma arasında işlenen küçük günahların -büyük günahlar işlenmedikçe- keffaretidir.”[iii]Yani af edilmesine sebeptir.

 

Hakikati ne olduğu bilinerek kılınan sahih bir namaz, iki namaz vakti arasında insanı, çirkin ve uygunsuz olan davranışlardan uzaklaştırır. Sahih ve doğru bir şekilde namaza devam edildikçe iyilik artar. Cenab-ı Hakk bu konuda şöyle buyurur: “(Ey Resulüm!) Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı hakkıyla eda et! Şüphe yok ki, namaz, çirin işlerden ve kötülüklerden (insanı) alıkoyar. (Namaz kılarak) Allah’ı zikretmek ise, elbette (her şeyden) en büüyk olandır. Ve Allah, ne yaparsanız bilir” (Ankebut, 45).

Namaz Manevi Hastalıkları Tedavi Eder

 

Cenab-ı Hakk’ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı gibi, bizim ibadetlerimize de ihtiyacı yoktur. İbadete, bizim ihtiyacımız vardır. Allah Samed’dir. Yani her şey O’na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Mesela bir hasta, doktora gitse, doktor faydalı ilaçları kullanmasını istese ve bunda ısrar etse, hasta bu merhametli doktorun ısrarı üzerine dese ki:

 

- Senin ne ihtiyacın var bana böyle ısrar ediyorsun?

 

Bu sözün ne kadar manasız olduğu anlaşılır. İşte merhameti sonsuz olan Cenab-ı Hakk, midenin ihtiyacı olan gıdaları yarattığı gibi, ruhun huzur bulması için de ibadetleri emretmiştir.

 

İbadet ise Allah’ın emir ve yasaklarından ibarettir. Allah neyi emretmiş ise güzeldir, faydalıdır. Emredilen ibadetlerin başında da namaz gelmektedir. Namazda ruhun, kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Üstelik masrafı ve zorluğu da yoktur. Her gün yirmi dört saatin bir saati, abdesti ile beraber beş vakit namaza kâfi gelir.

 

Namaz dinin direği olduğu için çok kıymetlidir. Çünkü direksiz bir bina yıkılmaya mahkûm olduğu gibi, namaz kılmayan insanın dini de tehlikededir.

 

Namaz Kılanın Dünyevi Çalışmaları da İbadet Hükmünü Alır

 

Namaz kılmak, insanın dünyevi çalışmalarını da ibadet hükmüne getirmektedir. Mesela, günlük hayatında şoförlük yapan bir insan, askere gittiğinde mesleği itibariyle ona yine şoförlük yaptırabilirler. Askerlik bitip döndüğünde, “Sen ne yaptın?” dediklerinde “Askerlik yaptım” der. “Şoförlük yaptım” demez. Niçin? Çünkü üzerinde askerlik elbisesi vardı. Bu elbise o şoförlüğü askerlik rengiyle boyadı ve o şoförlük askerlik oldu. Neticede askerlik yapmış oluyor.

 

Peki, askerlikte iken deseydi ki: “Bana şoförlük yaptırıyorsunuz. Halbuki ben sivilde de çok şoförlük yaptım. Onları da askerlikten sayın.” Ona “Olmaz” derler. Çünkü üzerinde o zaman askerlik elbisesi yoktu.

 

Aynen öyle de, namaz insanın kulluk elbisesidir. O elbiseyi giyen insanın, yani namazını kılan bir insanın bütün yaptığı dünyevî, meşru her işi ibadet hükmüne geçer. Şoförlük yapsa ibadet, yemek yese ibadet, kısaca bütün çalışması ibadettir. Hatta ayağına diken batsa defterine sevap yazılır. Neticede ibadetle geçen bir ömür ve bunun da neticesi ebedi bir saadettir.

 

Eğer insan namaz kılmazsa, bu, kulluk elbisesini çıkarması demektir ki, o zaman yaptığı dünyevî her çalışmanın neticesi dünyevî, cüz’î ve bereketsiz bir menfaattir. Ahiretine netice vermez. Aksine mesuliyeti ve hesabı vardır.

Namaz Kılmaya Kaç Yaşında Başlanır?

 

İslâmiyet, bir çocuğun yedi yaşında namaza alıştırılmasını, on yaşına gelince de ona namaz kıldırılmasını tavsiye ediyor. Dünyada bir meslek bir sanat sahibi olmak için, insan altı yedi yaşında okula başlıyor. İlim sahibi olmak, dünyevi makamları elde etmek ve maddi imkanlara kavuşabilmek için her türlü sıkıntıya göğüs geriyor. Dünyadaki kısacık hayatın rahatı için bunlar yapılırken, ebedi hayat için daha çok çalışmak lazım gelmez mi? Cennet’in yüksek makamlarını, sonsuz lezzetlerini, zevklerini elde etmek için gayret etmek gerekmez mi?

 

İşte bunun yolu da, insanın yaratılış gayesi olan Allah’ı bilmek, O’na inanmak ve O’na ibadet etmektir. Bunun için insan ergenlik çağına gelmeden önce îmân esaslarını, İslâm’ın şartlarını, kendisine değişmez rehber olarak gönderilen Peygamberin (s.a.v) sünnetlerini öğrenmeye çalışmalıdır. Ergenlik çağına girince de Allah’ın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınarak öğrendiklerini uygulamaya geçirmelidir. Üstelik bunları öğrenmek ve yapmak, insanın gücünü aşan bir iş değildir. Çünkü Allah insana, gücünün üzerinde bir iş yüklememiştir (Bakara, 286).

 

Allah’a itaat eden ebedi bir Cennet’i kazanacak, isyan eden ise cezasını görecek, dünyada da vicdani huzursuzluğunu ve rahatsızlığını duyacaktır.

 

“Ağaç yaşken eğilir” sözü meşhurdur. Bu sebeple küçük yaşta, namaz gibi dinin emirlerini öğrenmeyen ve yapmaya alışmayan bir insan, büyüdüğü zaman çok zor öğrenir. Yapması ona çok ağır gelir. Dili dönmez olur. Ezberine alması zorlaşır. Dizleri bükülmez olur. Onun için çocuklara, “Haydin namaza” deyip, onları ergenlik çağına gelmeden namaza alıştırmak gerekmektedir.

 

Çünkü bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir îmân dersi alamazsa, sonra çok zor bir tarzda, İslâmiyet ve îmânın erkânlarını ruhuna alabilir. Adeta, gayr-i Müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmesi derecesinde zor olur, yabanileşir. Bilhassa, peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevi fenlerle zihni terbiye olsa, yabaniliği daha da artar.[iv]

 

 

NAMAZLARDAN SONRAKI TESBIHATIN ÖNEMI

 

Namaz, Cenâb-ı Hakkı tesbih, tâzim ve şükürdür. Yâni, O’nun Celaline karşı sözle ve fiille "Sübhânallah" deyip takdîs etmektir. Hem Kêmaline karşı, dille ve amelle "Allahü Ekber" deyip tâzim etmektir. Hem Cemâline karşı, kalben ve lisânen ve bedenen "Elhamdülillâh" deyip şükretmektir.

 

Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve zikirlerinde bu üç şey, her tarafında bulunurlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın mânâsını kuvvetlendirmek ve takviye etmek için şu mübarek kelimeler, otuz üç defa tekrar edilir. Bu da namazdan sonra çekilen tesbihlerin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Onun için tembellik edip tesbihleri terk edilmemelidir!.

 

Namazdan sonraki tesbihler Hazret-i Peygamberin (s.a.v.) devamlı yaptığı virdidir. O noktadan ehemmiyeti büyüktür.

 

Kalbi uyanık bir mü’min, namazdan sonraki tesbihatta, kendini büyük bir zikir dairesinde, Hz. Peygamber’in (s.a.v) önderliğinde tesbih çekiyor şeklinde hayal edebilir. O nurani ve kesretli milyonlarca tesbih edenler, tesbih elinde çektiklerini manen hisseder. O azamet ve ulviyetle “Sübhanallah, Sübhanallah” der. Sonra yine o zatın manevi emrine ittiba ederek “Elhamdülillah, Elhamdülillah” dediği vakit o zikir dairesinde yüz milyonlarca kişinin azametli hamdini düşünür. Aynı mana ile “Allahu Ekber, Allahu Ekber” diyerek o cemaate iştirak eder. Duadan sonra da “La ilahe illallah, La ilahe illallah” yine o mana ile Alem-i İslâm’daki mü’min kardeşlerini nazara alarak Zat-ı Ahmediye’ye (s.a.v) müteveccih olur. İşte namaz tesbihatının ehemmiyeti bu sırdandır.

NAMAZI VAKTINDE VE CEMAÂTLE KILMANIN ÖNEMI

 

Namaz, Allah’a olan itaati gösterir. İtaat ise, cemaat halinde daha faziletli ve daha sevaplıdır. Namazın vaktinde kılınması da çok önemlidir.

 

Namaz vakti girer girmezKâbe’yi hayalen nazara almakla namaz kılmak mendubdur. Yani, yapılması güzel ve sevap olan bir iştir. Böylece, iç içe daireler gibi Kâbe’nin etrafında teşekkül eden safları hayalen görür. Yakın saflar Kâbe’yi ihata ettikleri gibi, en uzak safların da İslâm âlemini kuşattığını tahayyül eder. Kendisi de o muazzam ve büyük cemaate dâhil olur. Böylece, onun namazda söylediği her sözü, bu cemaatin tekrar ve tasvibi, onun îmân ve itikadına büyük bir delil olur.

 

Meselâ: Namaz kılan  elhamdulillahi dediği zaman, sanki o büyük ve muazzam cemaati teşkil eden bütün mü'minler “Evet doğru söyledin” diye onun o sözünü tasdik ederler. Ve bu tasdikler, hücum eden evham ve vesveselere karşı manevî bir kalkan vazifesini görür. Ve aynı zamanda, bütün latifeleri, duyguları o namazdan zevk ve hisselerini alırlar.

 

İnsan, yaratılmışların en şereflisi ve yeryüzünün halifesi olması sebebiyle, namazında Allah’a, bütün mahlûkat namına muhatap olmakta ve onların tespih ve ibadetlerini, onlar namına Cenab-ı Hakk’a takdim etmektedir. Mesela, mü’min namazında, “İyyakena’budu ve iyyekenestain“ِdediği zaman, bu sözü üç büyük ve muazzam cemaat namına söylemiş olur. Birincisi, yeryüzünde mü’minler ve muvahhidinin meydana getirdiği cemaat. İkincisi, kendine mahsus dillerle Allah’ı tespih eden canlı ve cansız bütün mahlûkatın teşkil ettiği cemaat. Üçüncüsü de, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazife ve sayı itibariyle büyük bir daire olan, insanın bünyesini teşkil eden zerrelerin ve duyguların hâsıl ettiği bir cemaattir.

 

Nasıl ki bir subay, temsil ettiği askerlerin bütün hizmetlerini, kendi namına komutanına takdim eder. Aynen onun gibi, mahlukata subaylık eden ve hayvanlar ve bitkilere kumandanlık yapan ve yeryüzündeki varlıklara halifelik etmeye kabiliyetli olan ve kendi hususi âleminde, kendini her varlığa vekil telakki eden insan“İyyakena’budu ve iyyekenestain“İdemekle bütün varlıkların ibadetlerini ve Allah’tan isteklerini, kendi namına Allah’a takdim eder.

 

İşte insanı, o kumandanlık şerefine yükselten ve Allah’a muhatap eden namaz, böyle ulvi ve çok külli bir ibadettir. Bunun en güzel şekli de, vaktin evvelinde ve cemaatle ve tadil-i erkânla, yani, şartlarına en güzel şekilde uyarak yapılmasıdır. Namazın terki, sadece bir emrin yerine getirilmemesi değil, bilakis, yukarıda sayılan ve bütün varlıkların üstünde bir mevki ve makamdan ve en önemlisi, Allah’a muhatap olma şerefinden mahrumiyete sebep olmaktadır. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[i] Ebu Davut,

[ii] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi, Konya, t.y

[iii] Müslim, Tahare, 5.

[iv]Nursi, Emirdağ Lahikası,  rnk Neşriyat, İstanbul, 2005

 

 

<!--[if gte mso 9]> Normal 0 false 21 false false false TR X-NONE X-NONE MicrosoftInternetExplorer4 <m:wr

Bu Yazı 1919 Defa Okunmuştur.