Kapak
Sünnet-i Seniyye Çizgisinden Şaşmayan Bir Ömür Hoca Ahmet Yesevi
       

SÜNNET-İ SENİYYE ÇİZGİSİNDEN ŞAŞMAYAN BİR ÖMÜR

HOCA AHMED YESEVİ
                                                                                                     

    Dr. Veli SIRIM

 

Ahmed Yesevî hazretleri, Türkistan bölgesinde, “Hoc'ahmed, Pir-i Türkistan, Hazret-i Türkistan, Hazret Sultan, Hace Ahmed, Kul Ahmed Hace” gibi unvanlarla tanınır. Kendi adıyla anılan Yesevîyye tarikatının esaslarını belirlemiştir.
“Divân-ı Hikmet” isimli eseriyle Arap ve Fars dilini bilmeyen sıradan Türkistanlılara, çevrede yaşayan bütün Türk topluluklarına Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyeyi, Türkçe yazdığı şiirleriyle aktardı ve öğretti. İslâmın akıllara ve kalplere yerleşmesinde adetâ nurdan bir köprü oldu.

Telif ettiği kitapları, bütün Türkistan'da el yazması nüshalar şeklinde çoğaltıldı ve dağıtıldı. Son bir kaç yüzyıldır da gerek Orta Asya'da, gerekse Türkiye'de taş baskıdan modern matbaalara kadar, belki yüzlerce defa basılarak çoğaltıldı.
Ahmed Yesevî, bugünkü Kazakistan Cumhuriyetinin güneyinde yer alan Çimkent şehri yakınlarında bulunan Sayram kasabasında dünyaya geldi. Bu kasaba Ahmed Yesevî'nin küçük bir çocukken geldikten sonra, hayatının önemli bir kısmını geçirdiği ve ünlü Türk destanının kahramanı Oğuz Han'ın idare merkezi olan Yesi (Türkistan) kentine 157 km. kadar bir mesafededir. Doğum yılı kesin olarak bilinmemekle birlikte 73 yıl yaşadığı ve 1166 yılında vefat ettiğine dair bilgiler gözüne alınarak, 1093 yılında doğduğu kabul edilmektedir.

Babası Sayram kasabasında yerleşmiş ünlü bir alim olan İbrahim Şeyh, annesi ise Ayşe (Karasaç) Ana olarak bilinir. Kaynaklarda İbrahim Şeyh'in Hazret-i Ali'nin (r.a.) oğullarından Muhammed Hanefî'nin neslinden geldiği kaydedilir. Annesi ve babasına ait türbeler Sayram Kasabasında olup, bu türbelerin Ahmed Yesevî tarafından yaptırıldığı rivayet edilir. Şeyh İbrahim'in Gevher Şehnaz adlı kızından sonra ikinci çocuğu olarak dünyaya gelen Ahmet Yesevî, ilk eğitimini yedi yaşında itibaren babasından aldı ve bu eğitimi babasının vefatına kadar devam etti. Bu sıralarda, Arslan Baba adlı meşhur bir mutasavvıf vardı. Bu zât babasının vefatından sonra onun eğitimini üstlendi ve aynı zamanda manevî babası da oldu.

Kaynaklara göre Arslan Baba, Yesi'ye gelerek daha küçük bir çocuk olan Ahmed'i bulmuş, yanında bulunan Hz. Muhammed'e (a.s.m.) ait bir emaneti ona vermiş ve terbiyesiyle meşgul olup irşad etmişti.

Baba Arslan hazretlerinin vefatından sonra, onun manevî işaretiyle Buhara'ya giderek Ehl-i Sünnet âlimlerinin en büyüklerinden olan Yusuf-u Hemedânî'den manevî ilimleri tahsil etti. İcazet alıp talebe yetiştirmekle vazifelendirildi. Bu sırada Ahmed Yesevî henüz 27 yaşındaydı.

Nakşibendiyye tarikatının silsilesinde yer alan Yusuf Hemedânî, Allah yolunda hizmet için Merv, Buhara, Herat, Semerkand gibi İslâm merkezlerini dolaşarak halkı irşada çalışmaktaydı. Tarihî kaynaklarda kaydedildiğine göre devrin Selçuklu Hanı Sultan Sencer, Yusuf Hemedânî'ye bağlılığını her vesileyle göstermişti.

Ahmed Yesevî, şeyhi Yusuf Hemedânî'nin vefatından sonra dergâhın sorumluluğunu üstlenen üçüncü halef olarak, bir süre Buharâ'da hizmete devam etti. Buhara sufîlerine rehberlik hizmetinin ardından, şeyhi Yusuf Hemedânî'nin verdiği bir işarete uyarak, irşad makamını Nakşibendiyye tarikatının yıldız isimlerinden Abdülhalık Gücdüvanî'ye bırakarak Yesi'ye döndü ve buraya yerleşti. İrşad ve manevî rehberlik faaliyetlerini Yesi merkezli olarak sürdürmeye başladı. İbadetle dolu hayatının boş kalan vakitlerinde ise tahtadan kaşık ve kepçe yontuyor, onları satarak geçimini sağlıyordu.

AHMED YESEVÎ HAZRETLERİ SÜNNET'E BAĞLILIĞI

Ahmed Yesevî, çocukluk yılları da dahil olmak üzere, tüm hayatı boyunca Sünnet-i Seniyyeye sıkı sıkıya bağlı kaldı.

Sünnet-i Nebevîye olan bağlılığının derecesini gözler önüne seren bir rivayete göre Ahmed Yesevî, Yesi de 63 yaşına gelince, halvethâne olarak kullanacağı bir yer altı mescidi yaptırdı. Bu mescide dergâhının avlusuna açılan bir merdiven ve buna bağlı bir dehlizle ulaşılabiliyordu. Bu mekânın hazırlığı tamamlanınca talebelerini dergâhın avlusunda topladı ve onlara şöyle seslendi:

“Ey gönül dostları! Allah-u Teâlâ'nın en sevgili kulu olan Peygamberimiz (a.s.m.) 63 yaşında bu dünyadan ayrıldı. Ben de şimdi 63 yaşındayım. Artık şu gördüğünüz çilehaneye çekilecek, ömrümün kalan günlerini bu hücrede tamamlayacağım.”

Ahmed Yesevî'nin yeraltında uzun süren inziva hayatını yaşadığı hücresine ait kalıntılar günümüzde de aynen muhafaza edilmektedir.

Ahmed Yesevî, hikmetlerinin çoğunda, uzlete çekilmesinin sebebi olarak Hz. Muhammed'in (a.s.m.) 63 yaşında vefat ederek yeraltına girişini ve bu yüzden kendisinin de yer üstünde Hz. Muhammed'den (a.s.m.) daha fazla gezmekten hayâ etmesini göstermiştir.

Bu uzlet hayatının ne kadar sürdüğü belli değildir; Fakat vefat tarihi olarak kabul edilen 1166 (bazı kaynaklarda 1194 olarak zikredilir) yılına kadar yaklaşık 10 yıl süreyle ahiret ehli biri gibi yeraltındaki çilehanesinde uzletini sürdürdüğü ve 73 yaşında vefat ettiği sanılmaktadır.

AHMED YESEVİ VE TARIKATINN TEMEL ÖZELLIKLERİ

Olgunluk döneminde Şeyh Yusuf Hemedânî gibi bir mürşidin yanında devrin bütün ilimlerinde yüksek mevkilere ulaşan Ahmed Yesevî, İslâmın zahirî esaslarına uygun hareket etmeyi ve tarikatının esaslarını belirlerken İslâmın hükümlerine ters düşebilecek hususlardan azamî seviyede kaçınmayı asla ihmal etmedi. Ahmed Yesevî'nin bu konuda ne kadar titizlik gösterdiği, dile getirdiği hikmetlerin incelenmesiyle kolayca anlaşılabilir.

Ahmed Yesevî, tarikattaki sülûk adâbını, İslâm'ın zâhir ve batın ilimlerini şeyhi Yusuf Hemedânî'den öğrenmişti. Hattâ şeyhi ile beraber Türkistan'ın çeşitli yerlerini dolaşmıştı.

Ahmed Yesevî'nin zamanında Türkistan'a ilk Türkİslâm devletlerinden Karahanlılar hakimdi. Bu devlet zamanında İslâm dininin Seyhun Nehri boyları ile ahalisi göçebe olan KazakKırgız, memleketlerinde kolayca yayılmasını sağladı.
Ahmed Yesevî, Yesi'ye yerleştikten sonra Türkistan'ın her yerinden gelen ve eğitimini tamamladıktan sonra bütün Türk yurtlarında İslâm'ı tebliğ ile görevlendireceği müridlerine İslâm'ın zahirî ve batınî ilimlerini öğretti. Rivayetlere göre Ahmed Yesevî dergâhında yetiştirildikten sonra Hind Kıtasından İdil Boylarına, Çin Seddinden Tuna kenarlarına kadar uzanan geniş bir coğrafyaya tebliğ ve irşad göreviyle gönderdiği dervişlerinin sayısı yüz bine yakındı.

Ahmed Yesevî'nin dünyanın dört bir tarafına gönderdiği müridleri, onun vefatından sora da her yerde Ahmed Yesevî'nin telkinleri doğrultusunda irşad faaliyetlerini sürdürdüler. Gittikleri her yerde, İslâm etrafında şekillenen ortak bir inanç ve ruh ikliminin hakim olmasına vesile oldular.

Ünlü Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi de, Hoca Ahmed Yesevî'nin soyundan geldiğini Seyahatname'sinde belirtir. Evliya Çelebi, ayrıca gezdiği yerlerde rastladığı Yesevî dervişlerine ait makamları da eserinde kaydetmiştir. Bu dervişgaziler arasında Deliorman'daki Demirci Baba, Niyazabad'daki Avşar Baba, Merzifon'daki Pir Dede, Karadeniz kenarında Batova'daki Akyazılı, Bursa'daki Geyikli Baba, Abdal Musa, İstanbul Unkapanı'ndaki Horoz Dede, Bozok Sancağı Yozgat'taki Emir Çin Osman ve Zile ilçesindeki Şeyh Nusret, Evliya Çelebi'nin tesbit edebildiği Yesevî dervişlerdendir. Ancak bunlardan hiçbirisi Nevşehir'de yerleşen Hacı Bektaş-ı Veli kadar ün kazanmamıştı.

Rumeli'nin fethinin manevî öncüsü olan Sarı Saltık da asıl adı Muhammed Buhari olan bir Yesevî dervişiydi. Evliya Çelebi, Sarı Saltık'ın Karadeniz kıyısında Romanya'nın Silistre bölgesindeki türbesini ziyaret ettiğini belirtir. Sarı Saltık için yapılan bir makam ise İstanbul Boğazı'nın Rumeli yakasındaki Rumeli Feneri'nde yer alır.

Yesevîyye tarikatı, önce Seyhun Nehri havzasında, Taşkent ve çevresinde yerleştikten sonra, Aral Gölünün güneyindeki Harezm bölgesinde; aynı zamanda Seyhun ile Ceyhun Nehrinin sınırlarını çizdiği Mâveraünnehr'de geniş bir kitleye yayıldı. Diğer taraftan Türkistan'ın kuzeybatı bozkırlarından Kıpçak lehçesinin hakim olduğu İdilUral bölgesine uzanan Yesevîyye tarikatı, Pir-i Türkistan'ın işareti ile yola çıkan dervişleri tarafından Horasan, Azerbaycan ve Anadolu ya kadar ulaştı. Tarihi gelişim sonucu Nakşbendiyye tarikatının daha yaygın hale geldiği 15-16. yüzyıllara kadar Türkistan ve Horasan'ın hemen her yerinde, hattâ Keşmir'de, Kâbil'de, İstanbul'da, Temeşvar'da, Hicaz'da Yesevî dervişlerine rastlanmaktaydı.
Ahmed Yesevî'in esaslarını belirlediği Yesevîyye tarikatı, daha sonra Türkistan ve Anadolu'da gelişecek olan başta Nakşıbendiyye olmak üzere Kübreviyye ve Çiştiyye gibi diğer büyük tasavvuf ekollerini de derinden etkiledi.

Nakşibendiyye tarikatının, Hoca Ahmed Yesevî ile irtibatı Muhammed Bahaüddin Buhari veya kısaca “Şah-ı Nakşbend” namı ile tanınan tarikatın Pirinin Yesevî şeyhlerinden “Kasem Şeyh” ve Halil Ata ile bir süre birlikte olarak feyz almasına dayanır. Şah-ı Nakşibend'in devrin hükümdarı olan Halil Ata'nın yanında zahiren hükümdarın hizmetinde geçen altı yıl boyunca feyz ve sülûk yolunda büyük mesafeler kat'ettiği, bizzat kendilerinden rivayet edilmiştir.

Şah-ı Nakşibend'den sonra Nakşibendiyye Tarikatı, Türkistan Türkleri arasında çok yayıldı. Bu gelişmelere paralel olarak da, daha önce gelişen Yesevîyye tarikatının nüfuz sahası bir nevi daralmış oldu. Ancak genel çizgileriyle aralarında büyük farklılıklar bulunmayan bu tarikatlardan Nakşibendiyye'nin bütün Orta Asya ve daha sonra Afganistan, Hindistan, Kazan, Orta Doğu ve nihayet Anadolu'da çok geniş bir coğrafyada yayılıp benimsenmesi, Yesevî dervişlerinin daha önceden bu iklimlerde yaptıkları faaliyete bağlı olarak kolaylaşmıştı.

DİVAN-I HİKMET

Ahmed Yesevî, tarikatını sülûk adabını talebe ve müridlerine anlatmak için, Türklerin halk edebiyatından alınmış şekillerle hikmetler söyledi; bu şiirler daha sonra özgün bir isim olarak “Hikmet” adı ile tanınıp “Divân-ı Hikmet” adı verilen eserde bir araya getirildi.

Divan-ı Hikmet'i meydana getiren ve Ahmed Yesevî'nin yeraltındaki uzlet hayatı esnasında yaşadığı manevî halleri anlatan hikmetler önemli bir yere sahiptir. Divan-ı Hikmet'ten anlaşıldığına göre, hikmetlerinin büyük bir kısmı, İlahî ilham ile bu mekânda Ahmed Yesevî'nin dilinden dökülmüş ve yanındaki dervişler tarafından kağıda geçirilmişti.

Hoca Ahmed Yesevî'nin eserlerinde halkı şüphelere düşürecek, itikadları sarsacak en küçük işaret ve imalara rastlanmaz. Şeriat hükümlerine karşı bazen dikkatsizce hareket eden, cezbesi galip büyük bir kısım sufîlerden sadrolan ve zahir alimleri tarafından suçlanmalarına yol açan fikir ve ibareler bu eserlerde hemen hemen yok gibidir.

Ahmed Yesevî'nin etrafında İslâm ile yeni tanışmış, ancak ona çok güçlü ve sarsılmaz bir şekilde bağlanmış olan Türk talebelerine, onların kolayca anlayabilecekleri şekilde, Türkçe olarak hitap etmişti. Arapça ve Farsçayı çok iyi bildiği halde, uzlete çekildiği çilehanesinde çevresinde halkalananlara hep bu dille irşadlarda bulundu.

Konunun uzmanlarına göre Divan-ı Hikmet'in önemi, İslâmiyet'ten sonraki Türk Edebiyatının Kutadgu Bilig'den sonra bilinen en eski örneklerinden birisi ve tasavvufî Türk edebiyatının ilk eseri oluşundan kaynaklanır. Ancak bu iki özelliğinden daha ileride olan yönü, bu eserin Türk dünyasında meydana getirdiği tesirlerdi.

Divan-ı Hikmet, önceleri yazma nüshalar şeklinde, daha sonraları ise basma tekniği ile çoğaltıldı. Bilindiği kadarıyla geçen iki yüz yıl içinde Taşkent'te 17, İstanbul'da 9, Kazan'da 5 ve Buhara ve Kagan'da birer kez matbu olarak yayınlandı. Yakın tarihlerde Türkiye'de “Divan-ı Hikmet'ten Seçmeler” adı ile yetmiş adet hikmetten müteşekkil ve Prof. Dr. Kemal Eraslan tarafından hazırlanan eser T.C. Kültür Bakanlığı tarafından iki kez basıldı. Dr. Hayati Bice tarafından hazırlanan ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan Divan-ı Hikmet'te ise 144 adet hikmet yer almaktadır.

GÜNÜMÜZDE AHMED YESEVİ
Sovyet Rus yönetiminin hakim olduğu yıllarda Müslüman Türk Cumhuriyetlerinde diğer İslâm büyükleri gibi Ahmed Yesevî de unutturulmağa çalışıldı ve eserlerindeki bazı tasavvufî tavsiyelerinden yola çıkılmak suretiyle karalama faaliyetleri gerçekleştirildi. Ahmed Yesevî'nin 1917 Bolşevik ihtilaline kadar gerek Kazan'da gerekse Taşkent'te defalarca basılan “Divan-ı Hikmet”in yayınlanması ve neşredilmesi yasaklandı. Ancak bütün bu gayretler ve icraatlar Ahmed Yesevî'nin manevî itibarını yok etme gayesine ulaşamadı.

Anadolu'da ve hattâ Rumeli'de İslâm'ın yayılmasında çok önemli bir yeri olan Hoca Ahmed Yesevî'nin, Türkistan'da olduğu kadar Türkiye'de bilinmemesi acı bir gerçektir. 1993 yılının Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı tarafından Ahmed Yesevî yılı olarak ilan edilmesi ve bu yıl içinde yapılması planlanan tanıtım programlarıyla, bir nebze de olsa tanınması ve anlaşılması sağlanmıştır.

Diğer yandan Fuad Köprülü'nün, Ahmet Yesevî hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı çalışma olarak kabul edilen “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı eseri ülkemiz adına övünç kaynağı olarak gösterilebilir. Ayrıca Kemal Eraslan tarafından yapılan “Divan-ı Hikmetten Seçmeler” (1983) adlı çalışma, bu eserin tanınmasında önemli bir oynamıştır.

Sonuç olarak Ahmed Yesevî, bir manevî kutup olarak, çevresine toplananlara ömrü boyunca nur ve feyiz saçmıştır. Kur'an ve Sünnet çizgisinden, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat ekolünün istikametinden zerre kadar da sapmama gayretinde olmuştur. Yetiştirdiği ve irşad ettiği talebelerine de aynı anlayışı, inanç ve gayreti aşılamıştır. Arapça ve Farsça dillerine çok hakim olmasına rağmen hem sözlü, hem yazılı tebliğlerinde Türkçeyi kullanmıştır. Bu yönüyle, gerek yaşadığı süre zarfında, gerekse talebeleri aracılığıyla özellikle Orta Asya'da yaşayan Türk toplumlarının İslâm'ı en doğru ve müstakim çizgide öğrenmelerine, Müslüman olmalarına vesile olmuştur.

 

www.tefekkurdergisi.com

Bu Yazı 2328 Defa Okunmuştur.