İlmiyle Amel Eden Alim: Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri
       

İlmiyle Amel Eden Âlim;

 SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN

 

Vehbi VAKKASOĞLU

 

"Hizmette muvaffakiyet olsun da, isterse bizim yerimiz caminin pabuçluğu olsun...”

Süleyman Efendi'nin ceddi İdris Bey'e kadar dayanır. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmed'in Tuna Hanı tayin ettiği ve kendisine kız kardeşini verdiği değerli bir şahsiyettir.

Dedeleri ise Kaymak Hafız adıyla tanınan bir zattır. Babaları Hocazâde Osman Efendi, tahsilini İstanbul'da tamamlamış olup, Silistre'nin Satırlı Medresesi'nde yıllarca müderrislik etmiş meşhur bir âlimdir. Anlatıldığına göre âlim ve arif bir zât olan Osman Efendi, henüz istanbul'da tahsilde iken bir rüya görür. Rüyada, vücudundan kopan bir parça gökyüzüne çıkar ve etrafa ışıklar saçar. Osman Efendi bu rüyayı, sulbünden gelecek bir evlâdının dünyayı manen aydınlatacağı şeklinde yorumlar. Memleketi olan Silistre'ye dönünce de evlenir ve rüyasının tecellisini beklemeye başlar.

1889 yılında Osman Efendi'nin bir evlâdı dünyaya gelir. Adını Süleyman koyarlar. Osman Efendi, bütün ümidini bağladığı küçük Süleyman'ın yetişmesi için, hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz ve ona olağanüstü bir ilgi gösterir. Bu çok yakın ilginin ilk tezahürü, onu hocalık ettiği Satırlı Medresesi'ne almasıdır. Böylece oğlunun ilk hocası olur. Ne var ki aralarında bir hocalık-talebelik, yahut baba-oğul resmiyeti yerine, Osman Efendi'nin şahsen oluşturduğu farklı bir manevî hürmet havası doğar. Öyle ki, Osman Efendi, oğlunun yanına her gelişinde onu ayakta karşılamaya hep dikkat etmiş ve daima:
Buyurunuz, Süleyman Efendi oğlum, demiştir...

Ancak, babanın bu olgunluğuna karşı, Süleyman Efendi de küçük yaşına rağmen, büyük bir incelik ve anlayışla mukabele etmiştir. Meselâ babasını ziyaret edeceği zamanlarda, onun ayağa kalkmasına fırsat vermeyecek anları kollamış, böylece babasının saygısından duyduğu mahcubi- yeti azaltmaya çalışmıştır.

İSTANBULDAKİ TAHSİLİ

 

Satırlı Medresesi'nden sonra Silistre Rüşdiyesi- ‘ne devam eden Süleyman Efendi'yi babası, tahsilini tamamlaması için İstanbul'a gönderir. Onu bu ilim merkezine yollarken de şu tavsiyede bulunur:

"Oğlum! Usul-ü Fıkıh İlmine İyi çalışırsan, dininde kuvvetli olursun. Mantık ilmine iyi çalışırsan, ilminde kuvvetli olursun."
İstanbul'da Fatih dersiamlarından ve devrin meşhur âlimlerinden olan Bafralı Ahmed Hamdi Efendi'den birincilikle icazet alır. Daha sonra da başarıyla bitirdiği Medrese'de ders verebilmek için hocalık (dersiâmlık) imtihanına girer. O devirde müderrislik imtihanını devrin en tanınmış alimle- rinden meydana gelen bir hey'et yapardı. Medrese lerden her yıl dersiâmlık için ayrılan aday sayısı da, onbeş kişi olurdu.

Süleyman Efendi, zamanın bir bakıma doktora- sı sayılabilecek olan bu imtihanı da Süleymaniye Medresesi'nde birincilikle verir. Bu sırada, devrin hâkimleri olan kadıları yetiştiren Medresetü'l-Kuzat'ın giriş imtihanını da en yüksek dereceyle kazanmış ve bunu babasına büyük bir sevinçle bildirmiştir. Ne var ki, babası, onun bu sevincine katılmayacak hattâ, bunu şöyle bir telgrafla da bildirecektir:
“Süleyman, ben seni Cehennem'e göndermek için İstanbul'a yollamadım."

Osman Efendi, bu telgrafıyla oğluna İslâm dininin, "hüküm verme durumundaki insanların büyük mes'uliyetini ve adaleti gerçekleştiremeyen lerin cehennemlik olduklarını" haber veren hadis- lerini hatırlatıyordu.

Süleyman Efendi, babasına yazdığı cevapta, onun endişelerine katıldığını, ancak maksadının hâkimlik mesleğine geçmek olmayıp, devrin bütün din ilimleri sahasında kemâle ermek olduğunu bildirdi. Gerçekten de, iyi derece ile aldığı diploma- sı, ona kadılık rütbesini kazandırdığı halde, o, mesleğe hayatı boyunca talip olmadı. Buna karşılık, asıl mesleği olan dersiâmlık maaşını Cumhuriyet devrinde de uzun süre İstanbul Müftülüğünden almıştır.

Bu görevinin bir gereği olarak, İstanbul camilerinde vaazlar verir. Fakat bu vaazlar, dine karşı katı bir tavır içinde bulunan idareyi rahatsız eder. Bu bakımdan da evi, etrafı ve bütün faaliyet çevresi sıkı bir kontrol ve takip altına alınır. Süleyman Efendi, bu durumu bildiğinden, büyük dikkat içindedir.

Ancak bu "büyük dikkat" dahi, onun haksızlık- lara ve katı baskılara uğramasına mâni olamaz.

TABUTLUK VE TUTUKLAMALAR

Ve 1939 yılında bir gün evinden alınarak Birinci Şube'nin meşhur tabutluklarına tıkılır. Oradaki üç günlük çilesine dostları ve yakınları da ortak edilir. Fakat mahkemeye çıkarıldığında, bütün tertipler boşa çıkar, Birinci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından salıverilir. Tutuksuz olarak aylarca devam eden mahkeme sonunda da beraat eder.

Ne var ki, büyük gözaltı, ülke çapındaki gözaltı bir türlü sona ermez. 5 yıl sonra, ikinci bir takip ve arkasından da tevkife uğrar. Bu defa tabutluklar- daki işkence 8 gün sürer. Burada binlerce mumluk ampuller altında uykusuz günler geçirir. Arkasın- dan yine kefaletle tahliye ve sonuçta da yine suçsuz görülerek beraat eder.

KÜTAHYA HAPİSHANESİ VE VEFATI

Süleyman Efendi'nin üçüncü tevkifi, 1957 senesine rastlar. Olayda bu sefer siyasî kombinezon ların etkisi vardır. Çünkü o yıl yapılacak olan seçimlerde, Süleyman Efendi'nin Cumhuriyetçi Millet Partisi'ni destekleyeceği konuşulur. İçişleri Bakanı Namık Gedik, bu söylentiler yoğunlaştığı bir sırada, komik ve cahilce bir gösteriyi bahane ederek Süleyman Efendi'yi tevkif ettirir. Aslında bu olayın faili, Tavşanlılı Akif isimli bir şahıstır. Bu adama bağlı bazı kimselerin mehdilik iddiasıyla Bursa Ulucamii'nde yaptıkları bir gösterinin takibatı, Tavşanlı'dan Kütahya'ya bulaştırılır. Dolayısıyla da oralarda siyasî faaliyette bulunan, Süleyman Efendi'nin damadı Kemal Kaçar vesile edilerek, Süleyman Efendi ve faaliyetleri suçlanır.


Bu suçlamanın ilk merhalesi, Süleyman Efendi- 'ye bağlı Altıntaş Müftüsü'nün tutulması ve polis karakolunda sabahlara kadar dövülmesidir. Bu işkencenin sebebi ise, Müftü'nün Süleyman Efendi aleyhinde ifade vermemesidir. Nihayet, karşılaştığı baskıya dayanamayan Müftü, istenen ifadeye benzer şeyler söylemek zorunda kalır. Hemen arkasından da Süleyman Efendi'nin evi aranır ve Emniyet Müdürlüğü'ne getirilir. Oradan da Polis nezaretinde Kütahya'ya sevkedilir.

Süleyman Efendi'nin Kütahya Emniyet Müdür- lüğü'ndeki bol küfürlü ve işkenceli dramı, bayılma- sıyla da sona ermez. Çünkü ayıltılıp tekrar aynı hareket ve hakaretler tekrarlanır. Nihayet, hakkın- daki gıyabî tevkif kararı vicahiye çevrilerek hapisha neye konulur. Yakınlarıyla ayrı ayrı konulduğu ve sonra elleri kelepçeli olarak getirildiği Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki ilk celsede kefaletle tahliye edebilirler.

Birkaç ay sonra da beraat ederler.

Süleyman Efendi'nin bütün bu çileler içinde tek ve en mühim faaliyeti, Kur'ân Kursları olmuştur. Bu faaliyetlerinin, sadece Müslüman çocuklarının dinlerini ve Kur'ânlarını öğretme hedefine yönelmiş olduğunu, devletin kanunlarına ve idaresine karşı bir maksadın bulunmadığını defalarca ifade etmişlerdir. Nitekim dinî irşad hizmetinin başladığı 1936 yılından vefatına kadar, yapılan birçok arama, tahkikat ve mahkeme neticesinde kanunsuz bir işine rastlanmamış, daima beraat etmiştir. Buna mukabil talebeleri ve bağlıları tarafından yurt sathında açılan binlerce Kur'ân Kursu, devletin boş bıraktığı bu hizmeti omuzlayıp önemli neticeler almıştır.

Süleyman Efendi yüksek dereceli şekerden vefat ettiği zaman 71 yaşındaydı ve tarihler 1959 yılının 16 Eylül'ünü gösteriyordu. Hastalığı ağırla- şınca, hükümetin müsaadesiyle Fatih Camii Hazire- si'ne gömülmesi kararlaştırılmıştı. Ancak, Demok- rat Parti içindeki dine karşı cephenin engelleme- siyle bu karar gerçekleştirilemedi. Bizzat Dahiliye Bakanı Namık Gedik'in emriyle Karacaahmet mezarlığında açtırılan mezara gömülmesi için yakınları zorlanır. Altunizâde'den büyük bir cemaatle yola çıkan cenaze, yolu kesilerek Karacaahmed'e döndürülür ve polisçe hazırlanan mezara defnedilir.

SÜLEYMAN EFENDİ'NİN YOLU

Vefatında sonra da, "Süleymancılık" adı altında esrarengiz ve zararlı bir cereyan açmış olmakla suçlanan Süleyman Efendi hakkında, birçok yayın yapılmıştır. Ancak bunların büyük bir bölümü gerçeği yansıtmaktan uzak olmuşlardır. En ciddi Türkçe ansiklopedi sayılan Meydan Larousse bile, bu konuda yanlışlıklarla dolu bilgiler vermiştir.

Sağken mahkûm edilemeyen bir maneviyat büyüğü, âdeta öldükten sonra mahkûm edilmeye çalışılmıştır.

"Süleyman Efendi'nin yolunun ne olduğu?" sorusuna hep muğlak ve hep esrarengiz senaryolar yakıştırılmıştır. Oysaki Süleyman Efendi'nin yolu hakkında en yakınlarının verdiği bilgi şöyledir:

Süleyman Efendi, İslâm'ın naçiz bir hizmet kârıdır. Hayatını Kur'ân Öğretimine vakfetmiş, Kur'ân'ı bilen ve yaşayan öğrenciler yetiştirmeye gayret etmiştir. Öğrencileri de onun İslâmi çizgisini devam ettirme gayretindedirler.

Süleyman Efendi ve talebeleri itikadta ve amelde Sünnî'dirler. Amelde büyük ekseriyetle Hanefi mezhebine, itikadta İmam Mansur Matüri- dî Hazretleri'ne mensupturlar. Şu halde Süleyman Efendi ayrı bir mezheb teşkili için yola çıkmamıştır. Yolu da farklı bir mezheb olma iddiasında değildir.

Süleyman Efendi, kendisine bağlı olanların bütün hareketlerinden anlaşılacağı üzere Nakşî idi. Nakşîliğin en büyük mümessili olan İmam Rabbani Hazretleri'ne bağlı ve onun yolunda irşada izinliydi. Şu halde "Süleymancılık" diye Süleyman Efendi'nin icad ettiği, kendine göre esaslarını vazettiği bir tarikat da mevcut değildir.

Meydan Larousse'da şu ifadeler yer alıyor: "Nakşibendî tarikatının bütün düşünce ve inançlarını olduğu gibi benimseyen Süleyman- cılık'ın esası ibadettir. Bu tarikata göre bütün gerçeklerin kaynağı Kur'ândır. insan her davranı- şında Kur'ân hükümlerine, Sünnî inançlarına bağlı kalmalıdır." Süleyman Efendi'nin talebeleri bu cümleleri hakikatin ifadesi olarak değerlendiriyorlar.

Süleyman Efendi, başlattığı Kur'ân eğitimiyle şüphesiz bir çığır açtı. O çığıra sahip çıkacak öğrenciler yetiştirdi. Ülkemizin manevî hayatında canlı bir iz bıraktı. Bunlar milletimizin gönül dünyasını zenginleştiren izlerdir.

İHLAS VE İLİM

"1924 tarihinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkmış, medreseler, medreselerle ilgili cemiyetler ve diğer bütün dinî eğitim müesseseleri kapatılmış ve dinin klâsik medrese usulüne uygun olarak okutulması yasaklanmıştır.

"Süleyman Efendi Hazretleri, bu durum karşısında büyük bir azim ve gayretle, usulüne uygun olarak aynı tedrisatı devam ettirmek ister ve bu hususta çareler aramaya başlar.

"Müderrislerin, kendi aralarında kurdukları bir 'Müderrisler Cemiyeti' vardı. Bir emirle bu cemiyet de lâğv ve fesh edilmiştir. Bunun üzerine, dersiamlar durum değerlendirmesi için 520 kişinin iştirak ettiği bir toplantı yaparlar. Süleyman Efendi, bu toplantıda söz alarak şunları söyler:

"Arkadaşlar! Medreseler lâğv edildi. Bu vaziyet karşısında milletin dini ne olacak? Buradan dağılmadan önce aramızda bir karar alalım. Biz, 520 dersiamız; her birimiz memleketin bir köşesinden gelmişiz. Bizler, ilim adamları olarak, bu milletin dinî ihtiyacını daha elli sene karşılarız. Memleketlerimize dönünce ikişer talebe bularak onlara Allah'ın ilmini okutup dinini öğretecek olursak, bu talebeler elli sene daha bu milletin dinine kâfi gelirler. Zaten, her yüz senenin başında Allahu Zülcelâl'in bir müceddid göndereceği, hadis-i şerifle haber verilmiştir. Bunu yapmazsak huzur-u İlâhî'de yakamızı mes'uliyetten kurtara- mayız.''

"O, bu sözlerle, kapatılmış olan medreseleri fiilen açık tutmanın çarelerini arıyordu. Onun bu teklifinden sonra bazı dersiamlar söz alıp dediler ki:
"Çok doğru söylüyorsun Süleyman Efendi! Ancak, Tevhid-i Tedrisat Kanunu yürürlüğe girdi; ortalık toz duman, hayatlarımız tehlikede... Bu vaziyet karşısında teklifinizi kabul etmek mümkün olmasa gerek.''

"Bunun üzerine tekrar söz alan Süleyman Efendi, 'Arkadaşlar!' der, ''Tevhid-i Tedrisat Kanunu, cemiyet hâlinde tedrisat yapmayı yasaklıyor, bir iki kişiyi yasaklamıyor; çünkü bir ikide cemiyet yoktur. Ben de size, bir iki kişi okutalım, diyorum!''

"Fakat bazı müderrisler, mahkemeden ve hapse düşmekten korktuklarından dolayı, 'Bu şiddet zamanında bunu da yapamayız'' derler.

"Bunun üzerine Süleyman Efendi, 'dinî tedrisat vazifesini fahriyyen (maaşsız, ücretsiz) yapmaya hazır olduklarını bildirmek üzere, zamanın hükümetine (TBMM Başkanlığına) bir telgrafla müracaatta bulunmayı' teklif eder.

"Ancak, zamanın idaresi tarafından İslâmî faaliyetlere olumsuz bakıldığını bilen dersiamlar- dan birçoğu, böyle bir teklifi benimsemez.

"Süleyman Efendi de böyle bir teşebbüsün o günün şartları içinde normal karşılanmayacağını çok iyi biliyordu. Ne var ki, o, ahirette ellerinde bir belge bulunmasını, bu belgenin belki de birçok dersiam için, 'Yâ Rabbi! Biz, Senin dinini okutmak istedik, ama imkân bulamadık' şeklinde, bir kurtuluş sebebi olabileceğini düşünüyordu.

"Uzun müzakerelerden sonra, bir grup dersiam şu mealde bir telgraf çekilmesine karar verir:

“Biz, aşağıda isimleri ve imzaları bulunan dersiamlar, hükümetimizin dünya harbi gibi büyük bir felâketten çıkması dolayısıyla maddî sıkıntı içinde bulunduğunu dikkate alarak, dinî ilimleri fahriyyen (ücretsiz) okutmaya hazır olduğumuzu bildirir...”

"Müderrislerin istekleri açık ve belli idi. İslâm dinini öğretmek istediklerini söylüyorlar, bunun için de hiçbir ücret istemiyorlardı.

"Bu telgrafa gelen resmî cevap da gayet açık ve kesindi:

“Memlekette Tevhid-i Tedrisat Kanunu yürürlüktedir; tersine bir hareket şiddetle cezalan- dırılacaktır!”

Ücretsiz de olsa, İslâm dinini öğretmeye kalkışanların, cezalandırılacakları değil, şiddetle cezalandırılacakları bildiriliyordu!

Bu hadiseyi daha sonra talebelerine anlatan Süleyman Efendi şöyle buyurur:

“Evlâtlarım! Birçok dersiam korktu, okutmadı; fakat biz korkmadık, okuttuk. Allah'a şükür, yaşıyoruz; ama korkanlardan birçoğu ölüp gitti. Korkunun ölüme faydası yoktur.”

"O toplantıda, 'en az ikişer talebe okutma' teklifi her ne kadar kabul görmese de, kendisi bu işi evinde iki kızını okutarak başlatır.

"Medreseler lâğv edilip dersiâmlık kaldırılınca vaizliğe başlayan Süleyman Efendi, bir taraftan gizli gizli talebe okuturken, bir taraftan da hayatının son senelerine kadar Sultanahmed, Süleymaniye, Şehzâdebaşı, Kasımpaşa gibi İstanbul'un büyük camilerinde ve Yeni Cami'de halka vaaz vererek, irşad vazifesine devam eder.

"Hocalığı bir meslek olarak görmeyen Süleyman Efendi, 'Artık bize hocalıktan para yok' diyen arkadaşlarına, 'Hocalık bir meslek kapısı değildir, din-i mübîni tebliğ memurluğudur' diye cevap vermiştir.

DURUMDAN VAZİFE ÇIKARAN ANLAYIŞ

"İşte böyle bir vaziyet karşısında kalan Süleyman Efendi, 'Cehenneme sel gibi akmakta olan ümmet-i Muhammed'den bir kütük kurtarır- sak kârdır' düşüncesiyle hizmete karar verir.

"O zamanlar açıktan açığa okutmak ne mümkün!

"İlk olarak 1930-36 senelerinde, Çatalca'nın Kabakça köyünde kiraladığı çiftlikte, o gün bulabildiği birkaç talebeye dinî dersler vermeye başlar.

"Dikkat buyurulsun! Sâdece Kur'an değil, dinî dersler... Süleyman Efendi, talebelerini sâdece Kur'an okutup bırakmamış, o şartlar altında, kelle koltukta onlara en yüksek dinî ilimleri, orijinal şekliyle, yani Arapça olarak okutmuştur.

"Kiraladığı çiftlikte, talebelerini bir taraftan işçi gibi göstererek okuturken, diğer yandan İstanbul'a amele pazarlarına gidiyor, uygun gördüklerine yaklaşıp şöyle sorar:

"'Evlâdım! Kaç paraya çalışıyorsun?'

'Bir liraya...'

'"Gel, ben sana üç lira vereyim; Allah'ın dinini, kitabını öğren. Bu ilimler ortadan kalkmasın' diyerek talebe toplar, bulduğu işçileri maaş veya yevmiye vererek okutur. Böylece, hem malıyla hem canıyla hizmet ederek en güzel mücadele örneğini verir.

"Yapı ustasından, demirciden, kalaycıdan, terziden müftü olur mu? İşte Süleyman Efendi, hem de çok kısa bir zamanda, bunlardan müftü, vaiz yetiştirir ve onları ümmet-i Muhammed'e hizmet ettirir. 'Evlâdım! Zamanımız sür'at zamanı- dır' diyerek, tahsil etmiş olduğu âlet ilimlerinin yanında, 1936 yılında kendisine verilen manevî salâhiyetle, irşad salâhiyetiyle çok kısa zamanda âlim yetiştirip hizmete gönderir. Demirciden, kalaycıdan, ellerinin nasırları kurumadan âlim yaptığı talebeleri, müftü, vaiz olur, daha sonraları da 'Demirci Hoca,' 'Kalaycı Hoca' diye anılan bu zatlar nice din adamları yetiştirirler.

"Kendisine 'yapı ustası' olarak gelen Çatalcalı bir talebesini, bir keramet olarak 'Molla Cami' kitabından -ki, yüksek seviyeli bir kitaptır- derse başlatmış, şimdi rahmet-i Rahman'a kavuşan bu zat, kısa zamanda müftü olup, kendi memleketi olan Çatalca'da uzun seneler müftülük yapmıştır.


"Devamlı sıkıştırılan Süleyman Efendi, dini öğretmek gayesiyle Anadolu'nun bazı kasabalarına ve şehirlerine gider. Talebelerini bâzan kömür işçisi, bâzan fabrika işçisi, bâzan da tarla işçisi olarak gösterip okutmaya devam eder.

"Öyle zaman olur ki, talebeyle bir yerde toplanıp okutmak imkânı kalmaz. O zaman, taksi kiralayıp İstanbul'u gezermiş gibi okutmayı dener. Bir ara şartlar o kadar ağırlaşır ki, elde kitap taşıma imkânı bile kalmaz!

"O zaman, dünyada eşine rastlanmayan bir usule başvurur: Birkaç talebesiyle Haydarpaşa Garından Ankara istikametine giden trene binip, Arifiye istasyonuna kadar ezberden ders okutur; Arifiye istasyonunda inip, Ankara'dan gelen trene binerek İstanbul'a kadar okutmaya devam eder!


"Sabredenlere mükâfatları hesapsız verilir' hakikatini öğreten bir zat olarak devrin bütün sıkıntılarına sabrıyla ve kendisinin 'Hilmi' ismine uygun olarak da hilmiyle karşılık verir.

"Evini aramaya gelen polis memurlarına 'Buyurun, hoş geldiniz; hem bir kahvemi içersiniz!' demek suretiyle her defasında medenî cesaret örnekleri gösterir.

"Hanımı Hafîze Sultan, 'Efendi, efendi! Size bu zulmü reva görenlere bir de kahve mi ikram edeceksiniz?' dediğinde, 'Onlar memurdurlar, vazifelerini yapıyorlar hanım; yorulmuşlardır' diyerek kahve ikram etme nezâket ve asaletini terk etmez.

"Bir Ramazan akşamı, evinin karşısındaki kahvenin bahçesine oturup kendilerini kontrol eden sivil memurun yanına varıp 'Oğlum! Sen oruçlusun. Akşam yaklaştı. Gel, bizde iftar edelim. Sonra yine vazifene devam edersin' diyerek kendisini takip eden polise iftar yemeği ikram eder.

"Bu asil şefkati ve yüce nezâketi gören, şimdi rahmet-i Rahman'a kavuşmuş bulunan Konyalı Mehmet Bağlı ismindeki polis memuru, peşine takılıp iftar etmek üzere evine gider, sonra da bağlıları arasına katılır!

HİZMET AŞKI

"Bütün bu sıkı takipler karşısında yılmaz. Her defasında, kendisini kontrolden dönen polisler daha karakola varmadan derslere tekrar başlar.

"Bütün mesaisini yok edilen dinî ilimlerin ihyasına sarf eder, ilim ve irfan seferberliği başlatır. Gecesini gündüzüne katmak suretiyle gece saat on ikilere, birlere kadar ders okuttuğu zamanlar olmuştur.

"İlim ve maneviyat aktardığı talebelerine 'Hiç kaybedecek vaktimiz yok. Mevlâ uykumuzu alsa da geceleri de ders oku-sak' temennisinde bulunuyor, üzerindeki ağır mes'uliyetin idraki içinde 'Yarın hesap günüdür. Allahu Teâlâ, Süleyman, verdiğim ilimle ne hizmet ettin; o ilmi sana kara topraklara göm diye mi verdim, derse ben ne cevap veririm?' diyordu. Talebelerine dâima 'Kur'ân'a hizmet' şuuru telkin ediyor ve 'Evlâtlarım! Sizin bu âlemdeki vazifeniz, bataklığa düşen insanları bataklıktan çıkarmaktır. Öyle ise ümmet-i Muham- med'i ayağınıza beklemeyecek, siz onların ayakları- na gideceksiniz. En ücra yerlere bile bu hizmeti sizler götüreceksiniz' buyuruyordu.

"Kur'an kursları yoluyla en yüksek İslâmî ilimleri okutan Süleyman Efendi, ileri dersleri tekâmül kurslarında veriyordu. Hayatının son senelerinde Topçular'daki talebelerinin tekâmül kursuna, her gün sabah namazından sonra üç dört vâsıta değiştirmek suretiyle gidiyor, ders okutuyor- du.
"Bir gün, ders okuturken, şekeri yükselir ve rahatsızlığı artar. Burnundan, okuttuğu kitabın üzerine kan damlayınca, talebeleri heyecanlanır. Fakat o, hiç telâşlanmadan burnunu tutup mendilini çıkarır. Kitaptaki ve üzerindeki kanlan sildikten sonra hemen 'Oku oğlum! Kaybedecek zamanımız yok' buyurarak ders okutmaya devam eder.

"Hasta ve rahatsız olduğu zamanlarda bile ders okutmaya ara vermez.

'"Derse gidersem hastalık da gider; kalırsam hastalık da kalır' buyurmak suretiyle afiyetinin ve şifasının ders okutmakta olduğunu ifade etmiştir.

"Uzun ve yorucu bir yolculuktan dönen talebesine 'Oğlum! Falan camiye git, cumada va'z et de dinleniver' demek suretiyle istirahatın ve dinlenmenin hizmetle mümkün olacağına işaret buyurur.

"Talebelerinden herhangi biri derse geç gelecek olsa, onu asla kırmaz, mahcup etmez, sâdece 'Hepimiz seni bekledik' derdi. Herhangi bir mazeretten dolayı bir talebe derse iştirak etmezse 'Eyvah! Bugün çok büyük bir ziyanımız var' buyururdu.


"Az çok demez, bulabildiği talebeye veya cemaate bıkmadan usanmadan ders verir, adede itibar etmezdi.

"Bir gün, Kur'an okutmak için gönderdiği bir talebesi, gittiği yerde okutacak kimse bulamamak- tan şikâyet eder. O talebe, 'Efendim! Sadece iki kişi vardı; onları orada bırakıp geldim' deyince çok üzülür; biraz da celallenip 'Evlâdım! Nice peygam- ber, bu âlemden bir tek ümmet elde edemeden gitti. Sen iki kişi bulmuşsun, daha ne istersin?' diyerek onu tekrar geldiği yere gönderir.


"İlim öğreteceği kimsede üstün zekâ aramaz, şöyle buyururdu:

'"Biz akla ve zekâya kıymet vermeyiz. Salıverdik mi, evinin yolunu bulabilecek aklı olsun, kâfidir!'

"Talebelerine boş vakit geçirmemeleri sadedinde 'Bu dünyanın cefasından sefasına sıra gelmez. Gafil olmayın, ilme çalışın; geçen günler geri gelmez' derdi.

"Yine şu tavsiyede bulunurdu:

'"Ders okuturken takıldığınız bir yer olursa, orada fazla durmayın. Nasıl ki, etrafı kazılan bir ağaç kolayca devrilirse, evveli ve ahiri anlaşılan kitabın da ortasını anlamak kolaylaşır.'


"Talebelerine son derece kıymet verirdi. 'En küçük talebenin dahi kesip attığı tırnağını dünyalara değişmem' vecizesi, bu hakikati en bariz bir şekilde ortaya koyar.

"Bir gün, evine filesi boş ve bir şey almadan döner. Hanımına 'Talebeye alamadığım için eve de alamadım!' deyip, talebenin yemediğini yemekten haya ettiğini ifade eder.

"Talebelerinden birisi soğuk bir kış günü ziyaretine gelir. Soba yanmadığı için oda soğuktur. Bu duruma bir mâna veremeyen talebeye, Hafîze Sultan, 'Evlâdım! Odununuz kalmadığı için sizin sobanız yanmıyormuş. Onun için Efendi de evde soba yakmıyor' diyerek durumu açıklar.

"Bâzan talebeleri hasta olurdu. Onlara bir anne ve baba kadar şefkatli olan Süleyman Efendi Hazretleri, rahatsız olanları ya bizzat doktora kendisi götürür veya biriyle gönderirdi.

"Bir gün, talebelerinden birisi doktora gitmiştir. Dönüşte o talebe hakkında kendisine malûmat arz edilir. Merhamet âbidesi o büyük zat, kıbleye yönelerek şu ilticada bulunur:

"'Yâ Rab! Senin dinine ve kitabına bu yavrularla hizmet edeceğiz. Evlâtlarımızı bize bağışla Allah'ım!'


"Ramazan ayı yaklaştığı zaman, talebelerini Türkiye'nin muhtelif yerlerine va'z etmek üzere gönderir, Ramazan dönüşü hepsini teker teker dinler, hizmet haberleri beklerdi. Bir talebesinin va'z edip Kur'an okuttuğunu duyunca sevinç gözyaşları döker, 'Bu, Rabbimin fazlıdır' derdi.

"Yapılan hizmetleri şahsına mâl etmediği gibi, edenden de hoşlanmazdı. Bir talebesinin hizmet ettiği bir köyden kendisine teşekkür için gelen hacıefendiler, 'Efendim! Sizin sayenizde cenazeleri- miz kokmaktan kurtuldu, çocuklarımız Kur'ân-ı Kerîm öğrendi' deyince tevâzuundan dolayı iyice küçülen o mübarek zat, 'Süleyman da kim oluyor ki, bu hizmetler onun sayesinde olsun! Bu, sırf keramet-i Nebî'dir, Peygamber'in mûcizesidir' buyurarak, kendisini aradan çıkarmış, bütün muvaffakiyetin Allah ve Resulüne ait olduğunu ifade etmiştir.

"Ders okuturken talebelerini hiç sıkmaz, ders arasında onlara dinî hikâyeler anlatır, tarihî bilgiler verir, onların dünyanın gidişatından haberdar olmalarını temin ederdi.

"Bir seyahat esnasında İzmir'de, 'Efendi Hazretleri, rahatsızlığınız var; herhalde bir miktar istirahat edersiniz' dediklerinde, gülümseyerek, 'Yolculukta bâzan şoförün lâstiği patlar. Bizim de lâstiğimizi patlattılar; ama şimdi yapıştırdık. Okutamadığımız zamanları da telâfi için daha çok okutacağız, hizmetimize hız vereceğiz' buyurur. (Ali Eren, Vefatının 40. Yılında Süleyman Hilmi Tunahan, s. 6-8, 9,10,11,12-13,14-16,17)

NASİHATLERİ

*Memur olduğun zaman sana gelen vatandaşa sakın yüksekten bakma, yanına geleni ayakta bekletme. Yanında, dâima bir sandalye bulundur ve oturtuver. Biraz dinlendikten sonra hâlini sor, işini hallet. Sakın ha, "Bugün git, yarın gel" deme! İşini, o gün bitir.

*Eğer memursan ve başında müdürün varsa, haset etmeden say, kıskanmadan sev.

*İnsanlar muhteliftir. Bazısı daha kabiliyetli, bazısı daha yakışıklıdır. "Ben niye onun yerinde olmayayım?" deme; elindekinden de olursun. "Allah bana bir verirse, arkadaşım, komşuma iki versin" diye düşünürsen, seninki üç olur. Eğer arkadaşın veya komşun böyle düşünmüyorsa, onunki ikide kalır.

*Senden daha iyi hizmet edecek olan varsa, makamını ona ver.
İşte vatanperverlik budur!

*Çalışkan ol, üretici ol. Zîra Peygamber Efendimiz (a.s.m.), "Çalışmak ibadettir" buyuruyor. Evlâdım, alın teri olmadan hiçbir şeyin kıymeti bilinmez. Tarlanı ek, mahsulünü al, komşuna ver, ağaç dik. Sadaka-i cariye, iyi evlât yetiştirmek, ilmî eser bırakmak ve ağaç dikmektir ki, ağaç dikmek en efdalidir.

* Bir dut ağacı 400 sene, ceviz 700 sene, kestane ağacı 900 sene, çınar ağacı 1500 sene yaşar. Ihlamur ağacı dik; çiçeği şifalıdır.

* Bursa'da Osman Gazi'nin ve Orhan Gazi'nin diktiği bin senelik çınarlar var. Ben bekârken, her sene bir ağaç dikerdim. Şimdi evliyim ve yengen için de her sene bir ağaç dikiyorum.

* Ben reklâmı sevmiyorum; kendini methetmek gibi oluyor. Bu yüzden herkese söylemedim; fakat sen bil.

Benim Fatih ve Bayezid Camii yanında birer tane çınar ağacım var (Şehzâdebaşı Camimin sol tarafında üç tane çınar, sağ tarafında üç tane ıhlamur ağacı vardır. Şu anda yarım asrı aşmış olan bu ağaçları, Süleyman Efendiyle baraber, nasihatlerin muhatabı Osman Eslek dikmiştir.)

Bildiğini öğret, temiz ol ve temizliğinle örnek ol.

Münevver "aydın" kişi, münevvir "aydınlatan" kişi demektir. Öyleleri var ki, üç fakülte bitirir de, hasedinden, kıskançlığından dolayı hiçbir şey öğretmez. Gerçek münevver, bildiğini yapan ve öğreten kişidir.

Temizlik, ibadettir ve îmanın yarısıdır. Eğer sokakta birisi hata yapmışsa (yola pislik atmışsa) sen, onu ayağının ucuyla örtüver.

Günde en az bir kişiye iyilik et, gönlünü al; çünkü cennetin yolu, gönül almaktan geçer. Gönül almak, cennetin Firdevs kapısını açmaktır.

Bir gönül kazanmak, kırk vakit namaza bedeldir. Bir gönül kırmak ise, kırk vakit namazın sevabını kaybettirir. Ben sabahları kalkarken "Ey Allah'ım! Bana, bugün bir kişiye iyilik yapmak nasip eyle" diye dua ederim.

Evden çıktığımda veya eve dönerken karşımdan gelen ilk kişiye selâm ver. Onun vermesini beklersen olmaz, evvelâ sen ver. İşte o zaman o da sana karşılığını verecektir.

Veren el alan elden, sunan gönül alan gönülden azizdir." (Ahmed Şahin, Hayatınız Hedefini Buluyor mu?, s. 106-108, Cihan Yayınları, İstanbul, 1999)

 

http://www.tefekkurdergisi.com/icerik.asp?dergi=39&konu=1041

Bu Yazı 5731 Defa Okunmuştur.