Kapak
Allah'ın Varlığının Delilleri
       

ALLAH’IN VARLIĞININ DELİLLERİ
                                                                                            Prof. Dr. Abdülaziz HATİP

 

Allah'ın isimlerini tanımadan ve kâinattaki tecellîlerini görmeye çalışmadan önce, Onun varlığını gösteren delillerin birkaç tanesine yer verelim. Şüphesiz ki, Allah'a giden yollar ve Onun varlığını gösteren deliller kâinatın zerrelerinden ve bu zerrelerin oluşturduğu terkiplerden daha çoktur. Meselâ, her bir atom ve her bir hücre kendisini hacmi ve cismi kadar gösteriyor ve bir dil ile tanıtıyorsa, Yaratıcısını, terbiye edicisini ve şekilden şekle sokarak sayısız canlı-cansız varlıkları meydana getiren Allah'ı sayfalarca bilgiyle tanıtır ve birçok dille anlatır. Işte, bu hadsiz diller ve deliller içerisinden sadece birkaç tanesini sunuyoruz:

1. Gayet iyi bilinmektedir ki, bir iğne ustasız, bir harf kâtipsiz olmaz. Bir harf kendi cismini hacmi kadar gösterirken kâtibini bir satır, bazan bir paragraf kadar gösterip tanıtır. Hal böyle olunca, göklerin, yerin ve içindeki bütün varlıkların, kendilerini Yaratanı göstermemeleri, isbat etmemeleri ve tanıtmamaları düşünülemez. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm, bir âyet-i kerîmede meâlen şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki, onlara, 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, onlar elbette diyecekler ki, 'Onları çok üstün, çok bilen Allah yarattı.'" Allah o kadar kadirdir ki, bir şeyden herşeyi, herşeyden de bir şeyi yaratır. Meselâ, basit bir sudan envâ-i çeşit hayvanı; maddeleri birbirinin hemen hemen aynı olan yumurta ve belli sayıdaki elementlerden canlı cansız bütün cisimleri yaratan Odur. Otuz kadar harften şaheserler kaleme alan bir yazarın bu mahirane sanatı nasıl ki, o cansız, kör ve şuursuz harflere verilemezse, 109 adet elementten meydana getirilen gökteki sayısız sistemler de dâhil bütün canlı ve cansız varlıklar da şuursuz maddeye verilemez. Elementleri birer harf gibi kullanarak canlı ve cansız bütün varlıkları ile bu âlemi ve içindekileri yaratan bir Zât elbetteki var.

Kısaca, cansız maddeden, ilim, irade, kudret ve görme sahibi bir takım canlıları ve dirileri çıkaran, en küçük varlıkları en büyük bir sanatla yaratan Allah'ın. Tabiat ve sebepler de dâhil bütün sahte tanrılar bir araya gelse bir sineği bile yaratamazlar. Zaten, bir sineği yaratan kim ise, güneşi de o yaratmıştır. Güneş sistemini düzenleyen ve mevsimleri peş peşe getiren kim ise, en küçük bir canlının sindirim sistemini de o düzenlemiştir. Çünkü her şey birbirine göre ayarlanmıştır.

Acaba, bir sarayı mimar tarafından yapıldığını ve o mimarın saraydan önce var olduğunu kabul etmek mi akla daha uygun, yoksa onu mimarsız kabul etmek mi? Şu âlem sarayı mı, yoksa onun Yaratıcı mimarı mı önceden vardı? Allah'a inananlar, bilimin de ispat ettiği gibi bu âlemi sonradan yaratılmış kabul ederek, onu ilmi, kudreti, hikmeti, vs. sonsuz bir tek Yaratıcıya vermekledirler.

Yaratma fiilinin Allah'ın varlığına delâletini yaratma ile ilgili, "Hâlık," "Mübdi" "Bedi" gibi isimleri açıklarken detaylı olarak kaydedeceğiz.

Görüyoruz ki, varlıklar, özellikle canlılar, defaten ve ani olarak meydana geliyor. Hâlbuki defaten ve ani bir surette basit bir maddeden çıkan şeyler, gayet basit, şekilsiz, san'atsız olması gerekirken; çok maharete muhtaç güzel bir sanatla donanmış, çok zamana muhtaç özenli nakışlarla bezenmiş, çok âletlere muhtaç hayret uyandırıcı sanatlarla süslenmiş, çok maddelere muhtaç bir surette yaratılıyorlar. Işte defaten ve ânî bir suretteki bu hârika sanat ve güzel şekillerin her biri, hikmetle iş gören bir Sanatkârın zorunlu varlığına şehâdet ve rubûbiyetinin birliğine işaret ettikleri gibi, bütünü de, gayet parlak bir tarzda nihayetsiz Kadîr, nihayetsiz Hakîm bir Zâtı gösterirler.

2. Bir eczane düşünelim. O eczanenin raflarında çok değişik maddelerle dolu yüzlerce şişeler bulunsun. Bu çok değişik maddelerden hayat dolu ve şifa kaynağı bazı ilâçların yapılması icap etti. Eczaneye girdiğimizde gördük ki, söz konusu şişelerdeki maddelerin her birinden belli oranlarda miktarlar alınıp istenilen bütün ilâçlar yapılmış, kendilerine özgü şişelere konulmuş, ambalajlanıp raflarda istif edilmiş. O ilâçlardan her birini açıp inceledik ve gördük ki, o kavanozlardan her birinden özel ve hassas bir ölçü ve tartıyla bir-iki miligram bundan, üç-dört miligram ötekinden, altı-yedi miligram başkasından alınıp o ilaç oluşturul- muş. Eğer birinden bir miligram eksik veya fazla alınsa, o ilâç özelliğini gösteremez. Tiryak iken zehir olabilir. Her bir ilâç elliden fazla kavanozdan yararlanılarak hazırlandığı halde zerre kadar şaşırılmamış, ölçü kaçırılmamış olsun. Acaba hiçbir şekilde imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan değişik miktarlar, şişelerin garip bir tesadüf sonucu veya şiddetli bir fırtınanın esip devirmesiy- le yerlere dökülsünler, belli miktarda akıp toplanıp o ilâcı teşkil etsinler; şişeler halinde ambalajlanıp raflardaki yerlerini alsınlar ve kullanılmaya hazır beklesinler? Acaba bundan daha hurafe, imkânsız ve asılsız bir şey düşünülebilir mi?

Işte şu dünya büyük bir eczane gibidir. Ihtiva ettiği elementler, ilâç yapımında kullanılan maddeleri andırır. Bitki olsun, hayvan olsun her bir canlı bir ilâca benzer. Bu canlılardan her biri çok değişik maddelerden, son derece hassas ve ince ölçülerle terkip edilmiştir. Meselâ bir insan vücudu oluşturulurken, kâinatta dağınık vaziyette bulunan elementlerin pek çoğundan belli oranlarda miktarlar alınıp o vücuda yerleştirilir. Bu miktar biraz eksik veya fazla olsa, insan sağlığını kaybeder, hatta hayatını devam ettiremeyip ölür. Meselâ, insan vücudundaki şeker ve demir miktarı bellidir. Bu miktar artacak veya eksilecek olursa insanın sağlığı bozulur. Yine, bir portakalın ihtiva ettiği C vitamini en iyi bir ilâçtır. Bu ilâç, çok değişik elementlerden meydana getiriliyor. Eğer bu esnada kullanılan madde miktarları az veya çok olurlarsa, denge bozulur ve ilâç olmaktan çıkar. Kısaca, her bir meyve, hayvan, v.s. birer ilâç şişesi hükmündedir. O varlıkların vücudunu oluşturan ve onlara, kendilerine özgü nitelikler kazandıran elementler toprak, su ve havadan tesadüfen bir araya gelip o vücudu meydana getirmiş olamazlar. Çünkü, bu iş için çok ince bir ilim, hikmet, ölçü ve ahenk lâzımdır. Bu da cansız, şuursuz, ölçüsüz ve ahenksiz tesadüf ve tabiatın işi olamaz. Mutlaka hayat, ilim, irade, hikmet ve kudret sahibi bir Yaratıcı lâzımdır ki, yeryüzü eczane-sindeki sayısız canlı varlıkları son derece dağınık, kanşık ve çok çeşitli elementlerden sanatla var edebilsin, vücutlarının ambalajla-rında bu ölçüyü, ömürleri- nin sonuna kadar koruyup dengede tutabilsin. Bütün bu hikmetli ve sanatlı işler, kör tesadüf, şuursuz tabiat, ölçü ve iradeden yoksun sebeplerin işi olamaz.

3. Başta insan olmak üzere hiçbir canlı, basit bir madde, donuk ve değişmez bir cisim değildir. Aksine sürekli tazelenen, son derece intizamlı ve düzenli bir makine, daima değişmekte olan harika bir saraya benzer. O vücutta her vakit zerreler çalışıp dururlar. O vücudun varlıklarla rızık münasebetiyle, özellikle de nev'ini devam ettirmek için ilişkisi ve alışverişi vardır. O zerreler, söz konusu münasebetleri bozmamak ve o ilişkileri kesmemek için dikkat ederler. Özen ve tedbir ile adımlarını atarlar. Sanki bütün kâinata bakarlar. Sahibinin münasebetlerini görüp öyle vaziyet ve tavır alırlar. O canlı varlık, Iç ve dış duyu ve duygularıyla, zerrelerinin o harika vaziyetine göre dünyadan istifade eder. Meselâ insan gözünün, en harika bir kameradan daha mükemmel çalışması; ışığın azlığına veya çokluğuna göre göz bebeğini ayarlaması, gördüğü cisimlerin uzaklığını tahmin etmesi ve en ince renk ayırımlarında bulunması; insanın bağırsaklarındaki enzimlerin, hangi gıda zerrelerinin ne zaman kana karışması gerektiğini bilerek sadece belirli zerreleri alıp kana nakletmele- ri; akciğerimizin, gelen hava zerrelerini âdeta tanıması, oksijenin kana karışmasına izin verip, diğer gazlara geçit vermemesi; karaciğerimizin tam bir kimya laboratuarı gibi vazife görmesi, v.s. hep vücudumuzun dış dünyayla ve ondan gelen unsurlarla olan münasebetlerine örnektir. Eğer bu organlarımız ve bunları meydana getiren hücreler Yüce Yaratıcı'larının emrinde çalışan birer memur, Onun ilmine ve yönlendirmesine göre iş gören bir ordu kabul edilmezse, o zaman insan vücudunda çalışan her bir zerreye öyle bir göz vermek lâzımdır ki, ait olduğu vücudun her tarafını kuşatabilsin, alâkadar olduğu varlıkları görebilsin, bilebilsin, tanıyabilsin. Hatta o vücudun bütün geçmiş ve geleceğini, aslını ve neslini, rızık kaynaklarını, unsurlarının menbalarını bilecek, tanıyacak yüz dâhi kadar bir akla sahip olsun. Aksi halde ait ve bağlı bulunduğu vücudun varlığı devam etmez. Bir tek vücut için durum böyle ise, milyonlarca canlı türlerini meydana getiren sayısız fertlerin hadsiz zerrelerini idare eden bir Zâtın bulunmaması hiç mümkün mü?

4. Güneş doğduğunda, cam kırıntılarından, ayna parçalarına, göllere, denizlere ve okyanuslara varıncaya kadar her parlak şeyde yansır. Eğer bu sayısız parlak cisimlerdeki yansımalar gökteki bir tek güneşin akis ve yansımaları olduğu kabul edilmezse, o zaman her bir parlak şeyde, bütün Özellikleriyle gerçek birer güneşin varlığını kabul etmek gerekir. Bunun gibi varlıkların, özellikle canlıların vücudunu meydana getiren her bir zerrede ilim, hikmet, kudret, irade gibi birçok Ilâhî sıfat görünüyor. Eğer bu sıfat ve özellikler, bir olan Allah'ın ilim, irade, kudret ve hikmetinin bir yansıması ve tecellisi olduğu kabul edilmezse, o zaman her bir zerrede bütün bu ve benzeri üstün niteliklere sahip bir ilahın varlığını kabul etmek gerekir. O taktirde, bir ilahın varlığını kabul etmeyenler, kainatta sayısız ilahları kabul etmek zorunda kalırlar.

Bir de anne rahmindeki bebeğin teşekkülüne bakalım. Başlangıçtaki bir tek hücrenin sayısız hücrelere bölündüğünü, bölündükçe de vücudun doku ve organlarına göre başkalaşıp farklı şekillere girdiklerini görürüz. Kemik ve etten tutun, saç ve tırnaklara kadar vücudun bütün unsurları, o tek hücreden meydana gelir. Meydana gelen her hücre, vücudun neresinde görev alacaksa; oraya uygun bir tavır ve şekil sergiler. Bunu yaparken ait olduğu vücudun hikmet ve faydalarını düşünür gibi davranır. Bilerek, hikmetle, irade ve tercihle adımını atar.

Bir serçeyi ele alalım. O yavru yumurta içindeyken ne kanada, ne gagaya, ne ayağa, ne göze, ne kulağa ihtiyacı vardır. O anda ne uçabilir, ne yürüyebilir, ne görebilir ve de işitebilir. Ama yirmi bir gün sonra daha başka olacaktır. O halde onun ilerde alacağı bu vaziyeti bilen, gören ilim sahibi birisi vardır ki, daha civciv, yumurtanın kabuğunu kırıp dünyaya gözlerini açmadan, ileride kullanacağı organ ve kabiliyetleri vücuduna yerleştiriyor. Yumurta içindeki kuşun geleceğini ve nelere muhtaç olduğunu ne yumurta şansı, ne yumurta akı, ne de oradaki herhangi bir madde düşünüp temin edebilir. Anne rahmindeki insan yavrusu da buna kıyas edilebilir. Demek ki, canlıların yapıtaşları olan zerreleri, ilim, hikmet ve iradeyle yönlendiren bir tek Allah vardır. Her biri kendi çapında, hacim ve kabiliyetleri ölçüsünde Allah'ın ilim, hikmet, irade ve kudret gibi üstün sıfatlarına birer ayna olurlar.

5. Eğer gayet intizamlı, ölçülü, sanatlı, hikmetli şu varlıklar; nihayetsiz derecede Kadîr, Hakîm bir zâta verilmezse, aksine tabiata isnat edilse, tabiatın, her bir parça toprakta, dünyanın bütün matbaaları ve fabrikaları sayısınca makineleri, matbaaları bulundurması gerekir. Tâ ki o parça toprak, kaynak ve tezgâh olduğu sayısız çiçek ve meyveleri yetiştirebilsin. Çünkü saksılık vazifesini gören bir avuç toprakta, içine tohumları sırayla atılan bütün çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil ve biçimlerini teşkil ve tasvir edebilir bir kabiliyet bilfiil görülüyor. Eğer bu, kudreti sonsuz Yüce Allah'a verilmezse, o zaman o bir avuç toprakta, her bir çiçek için manevî, ayrı, tabiî bir makine bulunması gerekir. Çünkü tohumların, hayvanların yaratılışına vesile olan sperm ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani, o bitkiler oksijen, hidrojen, karbon, azot gibi maddelerin intizamsız, şekilsiz, hamur gibi karışımından ibaret olmakla beraber hava, su, hararet, ışık da, basit, şuursuz ve her şeye sel gibi akan birer unsur gibi olduğundan, o hadsiz çiçeklerin teşkilleri ve hepsinin ayrı ayrı, gayet muntazam ve sanatlı olarak o topraktan çıkması, apaçık biçimde ve zorunlu olarak gerektirir ki; o saksıda bulunan toprakta, sayısız manevî ve küçük ölçülerde matbaalar ve fabrikalar bulunsun.

Tâ ki, bu kadar canlı kumaşları ve binlerce ayrı ayrı nakışlı dokumaları dokuyabilsin.

 

http://www.tefekkurdergisi.com/icerik.asp?dergi=40&konu=1057

Bu Yazı 2131 Defa Okunmuştur.