Bediüzzaman'ın Mustafa Kemal ve Tek Parti Yönetimi İle Münasebetleri
       

 

BEDİÜZZAMAN’IN MUSTAFA KEMAL VE TEK PARTİ YÖNETİMİ İLE MÜNASEBETLERİ

 

Ahmet Faruk Nizamoğlu

 

Hür adam filmi, bazı tartışmaları da beraberinde getirdi. Said Nursi, Mustafa Kemal ile görüştü mü görüşmedi mi, görüştüyse neler konuştular, konuşmalar hangi ton ve üslupta yapıldı? Bediüzzaman Mustafa Kemal karşısında bacak bacak üstüne atabilir mi, kapıyı çarparak çıkıp gidebilir mi? Namaz kılmayan haindir diye beyanname yayınlaması laikliğe ve kişisel özgürlüklere müdahale sayılmaz mı, dinde zorlama yoktur ilkesine ters düşmez mi? Mustafa Kemal başta takdir ettiği Bediüzzaman’a karşı sonradan baskı yaptı mı, araları niçin bozuldu… vb. sorular, kamuoyunun merakını celbediyor.

 

Bu sorulara doğru cevaplar bulabilmek için 1920-1950 arası dönemin siyasi gelişmelerini ve konjoktürel değişmelerini iyi anlamak gerekir. Bediüzzaman’ın Mustafa Kemal ve Tek Parti yönetimi ile münasebetleri tekdüze değerlendirilemez. Zira söz konusu 30 yıllık dönem kendi içinde önemli kırılmalar ve konjoktürel değişimler içermektedir. Yani süreç tekdüze değildir. Bediüzzamanın Mustafa Kemal ve Tek Parti yönetimi ile münasebetleri incelenirken sosyal ve siyasal hayattaki değişimler ve kırılma noktaları dikkate alınmalıdır.

 

Öncelikle şu husus dikkate alınmalıdır; Türkiye Cumhuriyeti bir İslam devleti olarak kurulmuştur. Milli mücadelede ve Devletin kuruluşunda dini motifler ve dini söylemler kullanılmış ve İslam dini en belirleyici faktör olmuştur. Başka bir ifade ile Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran kurucu irade, sanıldığının aksine laiklik vurgusu yapmamış; aksine devlet teşkilatını, bir İslam Devleti olarak vücuda getirmiş ve bu iradeyi “Devletin dini, İslam dinidir.” şeklinde Anayasa hükmüne bağlamıştır. Meclisin çıkardığı kanunlarda ve idarenin işleyişinde Kuran hükümlerine (şeriata) uygunluk gözetilmiştir.

 

Gerek 1923 yılında yapılan milletvekili seçimleri ve gerekse 1924 Yılında yaşanan gelişmeler ve özellikle de Lozan anlaşması önemli birer kırılma noktası olmuştur.

 

Kurtuluş Savaşında bütün millet tek yürek, tek vücut olmuş, toplumun bütün kesimleri omuz omuza vererek milli mücadele kazanılmıştı. 23 Nisan 1920' de açılan Büyük Millet Meclisi, ülkenin yönetimini de icra ediyordu. Birinci Meclisteki milletvekili profili, çok çeşitli ve zengin bir yapı arz ediyordu. Meclis de toplumun değişik kesimlerinden, farklı ekonomik düzeylerde ve değişik fikirlerde temsilciler bulunuyordu. Esnaflar, çiftçiler, din görevlileri, âlimler, komutanlar… vs. çok çeşitli mesleklerden milletvekili vardı.

 

Meclis Başkanlığına hakim olan ekip, ulusalcı ve seküler bir dünya görüşüne sahip idi. Çoğunluğu Osmanlı askeri bürokrasisinden gelen ve Jön Türk'lerin devamı niteliğinde olan bu ekip, August Comte'nin pozitivist felsefesinin etkisindeydi. Bu ekip, ülkenin kalkınması için dinin sosyal hayattaki tesirinin yok edilerek, ferdi ve sosyal hayatta batı kültürünün ve yaşam tarzının benimsenmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Ancak Anadolu insanının İslam'a olan bağlılığı ve Meclisin homojen yapısı, başlangıçta bu tür radikal değişimler için elverişli değildi. Onun için de tedrici olarak, aşama aşama sistemi değiştirmeyi ve toplumu dönüştürmeyi planlıyorlardı.

 

Mustafa Kemal, Bediüzzaman Said Nursi'nin cesaretini, ilmi kifayetini, muhafazakâr aydınlar ve halk üzerindeki nüfuzunu; gerek I. Dünya Savaşı ve gerekse Milli Mücadele yıllarında yapmış olduğu kahramanlık dolu destansı mücadelesini çok iyi biliyordu. Onun içinde böyle bir “Değeri” kendi yanında, kendi safında ve kontrolü altında tutmak istiyordu. Bu nedenle Bediüzzaman’ı üç defa Ankara'ya davet etti. Eski Van Valisi Tahir Paşanın da aracı olmasıyla üçüncü davetten sonra Bediüzzaman, 1922 de Büyük Millet Meclisi’nin resmi davetlisi olarak Ankara'ya gitti. Ankara'da Meclisin “Resmi Hoş geldin Merasimi” ile ve milletvekillerinin alkışları ile karşılandı.

 

Ancak, Ankara'da beklediği manevi havayı bulamadı. Meclis de dine karşı büyük bir lakaytlık olduğunu; batılılaşmak ve çağdaşlaşmak bahanesiyle dini yaşantıdan uzaklaşmak arzusu bulunduğunu fark etti. Bu nedenle; Meclisin dinin emirlerine karşı lakayt kalmaması, şeair-i İslamiyeye sahip çıkılması ve bilhassa namaza müdavim olunması gerektiğine dair bir beyanname neşrederek milletvekillerine dağıttı. Bu beyannameden sonra 60 kadar milletvekili namaz kılmaya ve Meclis mescidi dolmaya başlar. Mustafa Kemal, gerek neşredilen beyannamenin muhtevasından ve gerekse 60 tan fazla milletvekilinin namaza başlamasından rahatsız olur.

 

Bir gün Mecliste bazı milletvekillerinin de yanında Mustafa Kemal ile Bediüzzaman arasında şöyle bir tartışma geçer: Mustafa Kemal, “Sizin gibi kahraman bir hoca bize lazımdır. Sizi yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilaf verdiniz.” der. Bu söz üzerine Bediüzzaman'da ; “Paşa Paşa! İslam'da imandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir. Hainin hükmü merduddur” der. Bunun üzerine Mustafa Kemal Bediüzzaman'ın gönlünü almaya yönelik bir şeyler söyleyerek oradan ayrılır.

 

Mustafa Kemal, Bediüzzaman'a çok parlak teklifler sunarak devlet görevi almasını ister. Milletvekilliği, Şark Umumi Vaizliği, köşk tahsisi, yüksek maaş gibi geri çevrilmesi zor olan cazip imkanlar teklif eder. Bu tekliflerle aslında “herkesin bir fiyatı” vardır anlayışı ile Bediüzzaman'ın kontrol altına alınması ve kullanılması planlanıyordu. Ancak fıtraten hiçbir minnet ve tahakküm altına girmeyi kabullenmeyen Bediüzzaman, bu parlak tekliflere itibar etmedi. Çünkü O, “ minnet altında yaşamaktansa, izzetle ölmeyi tercih ederim” diyordu.

 

1924 e kadar olan dönemde Bediüzzaman, devleti İslam kurallarına ve Kur’an hükümlerine uygun olarak yönetme iddiasında olan yönetici kadrolara dinin hükümlerini hatırlatıyor ve bu hükümlere uymalarını istiyordu. Onun hayatını ve kişiliğini bilenler, doğru bildiği şeyi söylemekten asla çekinmeyeceğini ve hakkın hatırını hiçbir şeye feda etmeyeceğini de bilirler.

 

Bediüzzaman ile Mustafa Kemal arasında geçen bu münasebetler, Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatında ve o dönemleri yaşayan bazı milletvekillerinin hatıratlarında yer almaktadır. Bazı Kemalist yazarlar, “efendim bu konuda belge yok, Said Nursi’nin kendi beyanları ve milletvekili hatıratları belge sayılmaz. Mustafa Kemal ile Said Nursi’nin görüştüğüne dair hiçbir belge yok” diyerek itiraz ediyorlar. Bu itirazlar kabul edilemez. Zira yazılı tarihin en önemli kaynağı dönemin şahitlerinin tarihe düştüğü kayıtlar ve hatıratlardır. Bu nedenle aksi ispat edilinceye kadar bu beyanların doğru kabul edilmesi tarihçilik mantığı içerisinde bir zorunluluktur.

 

Bediüzzaman Said Nursi, Ankara'ya yapmış olduğu ziyaret sırasında çok önemli tespitlerde bulunur: Bir defa: Ankara'da, dine soğuk bakan ve dinin fert ve toplum hayatındaki tesirini kaldırmayı planlayan, seküler zihniyete sahip, halka batının hayat tarzını kabul ettirmeyi amaçlayan bir ekip mevcuttur. Bu ekip, faaliyetlerini planlı, programlı, tedricen ve ustaca yürütmektedir. Bu siyasi dehaya karşı siyasi yoldan mücadele ederek başa çıkmak mümkün değildir. Diğer taraftan, dine karşı olmayan milletvekilleri ile bürokratlar da ise; dine karşı büyük bir lakaytlık, ilgisizlik ve duyarsızlık mevcuttur. Din aleyhine uygulanacak politikaları fark edip, gerekli tepkiyi gösterecek feraset ve basiretleri yoktur.

 

Bediüzzaman'ın önemli bir tespiti de şudur: Anadolu insanının %99'u Müslüman’dır. Ancak insanlar, İslami şuurdan uzaktır. İmanlar taklidi olup, anne- baba dan, çevreden gördüğü ve Müslüman bir beldede doğduğu için müslümandır. Kur' an ve sünnet çizgisinden uzaklaşılmış, hurafelerle, israiliyat ve hikayelerle dolu, gelenekselleştirilmiş bir dini hayat mevcuttur. Ayrıca toplumda duyarsızlık ve nemelazımcılık yaygınlaşmış haldedir. Böyle bir mü'min profilinin, akıl ve bilim namına dini değerleri reddeden inkarcı pozitivist ve materyalist akımlar karşısında dinini savunabilmesi ve imanını koruyabilmesi mümkün değildir.

 

Bediüzzaman, bu yeni durum ve İslam'a yönelik tehditler karşısında; yepyeni bir İslami hizmet tarzının takip edilmesi gerektiğini tespit eder: Öncelikle Müslümanlar şuurlu mü'min haline getirilmeli, dinsizlik tufanı karşısında insanların öncelikle imanları kurtarılmalı ve kuvvetlendirilmelidir. Bediüzzaman bu tespitlerinden sonra, Ankara'dan Van'a döner. İlerleyen yıllarda önce Burdur'a, daha sonra da Isparta ve Barla nahiyesine sürgün edilecektir.

 

1922'den sonra Ankara'da çok önemli gelişmeler olur: Milletvekilliği genel seçimlerinde çok fazla sayıda milletvekili adayının çıkacağı ve bu durumun seçimleri çok zorlaştıracağı gerekçesi ile Meclis Genel Kurulunda karar alınarak, Meclis Başkanına bir yetki verilir. Meclis Başkanının tasvibini alan, Başkan'ın vetosundan geçebilen aday adayları ancak milletvekili adayı olabilecektir. Meclis Başkanı, sahip olduğu bu yetkiye dayanarak aykırı ses olabilecek, uyumsuz davranabilecek tüm muhafazakâr aday adaylarını veto eder ve milletvekili seçilmelerini önler. Böylece 1923 yılında yapılan genel seçimlerde, Birinci Meclisten çok farklı bir milletvekili profili ortaya çıkmış; batılılaşma ve sekülerizm yanlısı bir meclis yapısı vücuda gelmiştir. Bu çok önemli gelişme ile batılılaşma yanlısı pozitivist ekibin programlarını hayata geçirmek için karşılarında hiçbir siyasal muhalefet kalmamıştır.

 

Çok önemli bazı gelişmeler de, Lozan Antlaşması görüşmeleri sırasında yaşanır. Merhum Necip Fazıl Kısakürek' in Büyük Doğu’da aktardığı bilgilere göre; Lozan görüşmeleri sırasında, İsmet İnönü başkanlığındaki Türk Delegasyonu ile Lord Gürzan başkanlığındaki İngiliz Delegasyonu arasında bazı gizli görüşmeler ve anlaşmalar yapılır. Türkiye'de Devlet, Dinin halk üzerinde ki tesirini ve belirleyici rolünü yok ederek; seküler bir hayat tarzının yerleşmesi için gerekli reform ve devrimleri yapacak; buna karşılık İngiltere de, Türkiye'nin bağımsızlığının tanınması için yardımcı olacak ve destekleyecektir. İngiltere, böylece Türkiye'nin İslam alemine tekrar lider olmasını engellediği gibi, İslam ülkelerini de Türkiye'den soğutmayı ve uzaklaştırmayı, Türkiye'yi artık bir tehdit unsuru olmaktan çıkarmayı amaçlıyordu. Türk Hükümeti ise, zaten yapmayı planladığı reform ve devrimler için Avrupa Devletlerinin de tam desteğini almış oluyordu.

 

Bu gelişmelerden sonra, dinin fert ve toplum hayatı üzerinde ki tesirinin ve belirleyici rolünün ortadan kaldırılması, seküler yaşam tarzının yerleştirilmesi, ferdi ve toplumsal hayatın her alanının batılı değerler ile tanzim edilmesi vb. Devlet'in resmi politikası haline geldi. İslam’a uygun bir hayat tarzından, batı normlarına uygun bir hayat tarzına geçişi sağlamak üzere büyük bir kültürel değişim ve dönüştürme projesi uygulamaya konuldu.

 

Bir taraftan Türk İslam tarihinde çok radikal sayılabilecek reform ve devrimler yapılırken; diğer taraftan da toplumdaki muhalefet odaklarının bastırılması ve yok edilmesi yoluna gidildi. Şeyh Said ayaklanması ve irtica tehlikesi gerekçe gösterilerek “Takriri Sükun Kanunu” ilan edildi. Kurulan İstiklal mahkemelerinde, CHP icraatlarına muhalefet edebilecek binlerce alim, aydın ve eşraftan insanlar idam edildi. Ülkeye çok büyük bir korku havası yayıldı. En küçük bir muhalefet, en küçük bir itirazı bile idama kadar varan tepkilerle şiddetle sindirildi, herkes susturuldu. 1925 yılında, Mustafa Kemal' a karşı planlandığı iddia edilen suikast teşebbüsüne karıştığı ve irticayı desteklediği gerekçesiyle, Kazım Karabekir' in başkanlığını yaptığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da kapatıldı.

 

Muhtelif tarihlerde çıkarılan kanunlarla Hilafet kaldırıldı, eğitim-öğretim tek sistem altında toplanarak medreseler kapatıldı, dini eğitim ve dini yayınlar tamamen yasaklandı. Kuran eğitimi bile suç sayıldı. Arap Alfabesi yasaklanarak Latin Alfabesi kabul edildi. Takvim, ölçü ve tartı aletleri batıya uygun olarak değiştirildi. Şapka giymek zorunlu hale getirildi. Tekke ve zaviyeler kapatıldı. Halk arasında saygınlık ifade eden bazı unvan ve lakapların kullanılması bazı kıyafetlerin giyilmesi yasaklandı. Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve Ticaret Kanunu gibi temel kanunlar Batıdan alındı. “Devlet' in dini İslam dinidir” İbaresi anayasadan çıkartıldı. Laiklik Devletin temel ilkelerinden biri olarak (1937 de) Anayasaya girdi… Kısacası gerek toplumsal hayatta, gerekse devlet teşkilatında tüm müesseseler yeniden yapılandırıldı ve bu yeni yapı içerisinde dine yer verilmedi. Çünkü artık “din ve devlet işleri birbirinden ayrılacak” din sadece vicdanlara hapsedilecek, sosyal hayatta yer almayacaktı. Din ile akıl ve bilim birbirine zıt kavramlarmış gibi gösterilerek, dinin yerine pozitivist değerler ikame edilmek, dine yabancı bir nesil yetiştirilmek isteniyordu.

 

Toplumsal Muhalefeti ölçmek için 1930'larda kurdurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’na CHP zulmünden bunalmış olan halk büyük bir rağbet gösterdi. CHP iktidarının uyguladığı politikalar, halkın hüsnü kabulünü görmemişti. Ancak hüküm süren baskı ve zulüm ortamında halk sindirilmiş, korku ve endişe içerisine itilmiş, tepkisizleştirilerek gelişmeleri kabullenmek zorunda bırakılmıştı. Onun için bir anda Serbest Cumhuriyet Fırkası’na büyük bir yöneliş oldu. Bunun üzerine hemen Serbest Cumhuriyet Fırkası da kapatıldı.

 

Bir taraftan hükümet, kültürel değişim projesi kapsamında halka karşı psikolojik savaş yürütürken; diğer taraftan da iç ve dış kaynaklı dinsizlik akımları, Mason komitaları ve Komünist örgütler, Türk Milletini İslam dininden uzaklaştırmak ve manevi değerleri yok etmek amacıyla yoğun ve çok yönlü faaliyetler yürütüyorlardı.

 

Dinden uzaklaşmanın devlet politikası haline getirildiği bu dönemde, Bediüzzaman’ın Devlet yöneticilerini uyardığını ve uygulanan yanlış politikaların doğuracağı felaketlere dikkat çekmeye çalıştığını görürüz. Yani bu dönemde yanlışın yanlışlığını göstererek vazgeçirmeye çalışma çabası vardır. Bediüzzaman, CHP’nin en etkili isimlerinden biri ve Parti genel sekreteri olan Hilmi Uran’a yazdığı mektupta şu ikazı yapar:

 

“Bin seneden beri âlem-i İslâmiyet’i kahramanlığı ile memnun eden ve vahdet-i İslâmiyeyi muhafaza eden ve âlem-i beşeriyeti, küfr-ü mutlaktan ve dalâletten şanlı bir surette kurtulmasına büyük bir vesile olan Türk milleti ve Türkleşmiş olanların din kardeşleri! Eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına Kur'ân'a ve hakaik-i imana sahip çıkmazsanız ve sizler gibi ehl-i hamiyet eskide yanlış bir surette ve din zararına medeniyetin propagandası yerinde doğrudan doğruya hakaik-i Kur'âniye ve imaniyeyi tervice çalışmazsanız, size kat'iyen haber veriyorum ve kat'î hüccetlerle ispat ederim ki, âlem-i İslâm’ın muhabbet ve uhuvveti yerine, dehşetli bir nefret; ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir adavet; ve şimdi âlem-i İslâm’ı mahva çalışan küfr-ü mutlak altındaki anarşiliğe mağlûp olup, âlem-i İslâm’ın kalesi ve şanlı ordusu olan bu Türk milletinin parça parça olmasına ve şark-ı şimalîden çıkan dehşetli ejderhanın istilâ etmesine sebebiyet verecek.” (Emirdağ Lahikası 1, 163. mektup)

 

Türk milletinin tarih boyunca ne zaman dine uygun yaşamışsa kalkındığına ve ilerlediğine; ne zaman da dinden uzaklaştıysa gerilediğine dikkat çeken Bediüzzaman, ilerleme ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma iddiasıyla dinden uzaklaşmamız gerektiğini savunanlara ve din aleyhtarı politikalar uygulayanlara şu ikazı yapmaktadır:

 

“Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyat-ı ecnebiyeye cebr ile sevk eden bedbaht hamiyet-füruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın! Eğer böyle ahmakane körü körüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kâtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Çünkü mürtedin vicdanı tamam bozulduğundan, hayat-ı içtimaiyeye zehir olur…

 

Ey divane baş ve bozuk kalp! Zanneder misin ki, "Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki, fakr-ı hâle düşmüşler... ve ikaza muhtaçtırlar; ta ki dünyadan hissesini unutmasınlar." Zannın yanlıştır, tahminin hatadır. Belki hırs şiddetlenmiş, onun için fakr-ı hâle düşüyorlar. Çünkü mü'minde hırs, sebeb-i hasârettir ve sefalettir… Âyâ zanneder misin; Bu milletin fakr-ı hâli, dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tembellikten neş'et ediyor. Bu zanda hata ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hint'deki Mecusî ve Berâhime ve Afrika'daki zenciler gibi, Avrupa'nın tasallûtu altına giren milletler bizden daha fakirdirler. Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor. Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasp ediyor. Sizin cebren böyle ehl-i îmanı mimsiz medeniyete sevk etmekteki maksadınız, eğer memlekette asayiş ve emniyet ve kolayca idare etmek ise, katiyyen biliniz ki; hata ediyorsunuz, yanlış yola sevk ediyorsunuz. Çünkü itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fasıkın idaresi ve onlar içinde asayiş temini, binler ehl-i salâhatın idaresinden daha müşkildir. İşte bu esaslara binaen ehl-i İslâm, dünyaya ve hırsa sevk etmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler. Terakkiyat ve asayişler, bununla temin edilmez. Belki mesailerinin tanzimine ve mabeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kudsiyesiyle ve takva ve salâbet-i diniye ile olur.” (Lemalar, Onyedinci Lema)

 

Bediüzzaman, 1926 da Hükümet tarafından önce Burdur' a daha sonrada Isparta ve Isparta'ya bağlı Barla nahiyesine sürgün edilir. 1926-1927li yıllarda Bediüzzaman’ın hayatında kendisinin de “Yeni Said” diye isimlendirdiği yeni bir dönem başlar. Barla hayatı ile birlikte Risale-i Nur külliyatının telifi ve Risale-i Nur hizmeti başlar. Risale-i Nur hizmeti, Müslümanları Kuran’dan uzaklaştırmak ve Kuran’a yabancılaştırmak faaliyetlerine karşı, “Kur'an’ın Sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu” ispatlama gayreti olarak doğmuştur.

 

Risale-i Nur, pozitivist ve materyalist felsefenin yok saydığı, inkar ettiği dini değerleri alken ve mantıken ispatlayan; Kuran’daki iman hakikatlarını ahir zaman insanının inkarcı ve şüpheci idrakine göre yeniden izah ve beyan eden; Resulullah’ın (sav) sünnetini fert ve toplum hayatında yeniden ihya etmeyi amaçlayan modern bir Kur'an tefsiridir. Risale-i Nur hizmeti, dinsizliğin yaygınlaştırılarak inancın yok edilmek istendiği bir çağda, insanları inançsızlık uçurumundan ve ahlaki çöküntüden kurtararak, cehennemden adam kurtarıp, cennete adam kazandırmayı amaçlayan İman ve Kur'an hizmetidir.

 

Dinsizlik komitaları, özellikle tevhid inancını, ahiret hayatını, melekler, kader ve kaza gibi şüphe tohumlarının rahat ekilebileceği ve kafaların karıştırılabileceği hassas konuları seçiyorlar ve iman esaslarına bu noktalardan saldırıyorlardı. “Elle tutmadığımız, gözle görmediğimiz şeye inanmayız. Din uyanıklar tarafından, halkı uyutmak için uydurulmuş hurafelerdir. Din afyondur. Dini kurallar, hayal ürünü metafizik değerlerdir. Muhammed uyanık ve zeki birisiydi, Kuran’ı kendisi yazdı. Melek diye bir şey olamaz. Kaderini insanın kendisi yazar. Kader diye bir şey olamaz. Haşir ve öldükten sonra dirilmek imkansızdır. Ahiret hayatı, cennet ve cehennem olmayacaktır. Allah Allah diyerek geri kaldık. Bizi geri bırakan İslam’ı bizde bırakacağız ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşacağız…” türü propagandalarla insanları Kuran’dan uzaklaştırmaya ve dinsizliği yaygınlaştırmaya çalışıyorlardı.

 

Risale-i Nur ise, kâinatın tek bir ilahı olduğunu, Allah'ın ortak ve yardımcılarının bulunmadığını, Kuran’ın mucize ve Allah kelamı olduğunu, meleklerin var olduğunu, Hz. Muhammed'in Allah'ın kulu ve Resulü olduğunu, kader ve kazanın olduğunu, öldükten sonra dirilmenin ve haşrin hem mümkün olduğunu hem de meydana geleceğini, ahiret hayatının olduğunu, cennet ve cehennem hayatının yaşanacağını… ilmen, aklen, mantıken tatmin edici şekilde ispatladı. Kitap ve sünnette tenkit konusu yapılan hususların aslında çok büyük hikmetler taşıyan mucizeler olduğunu gösterdi.

 

Onun için Risale-i Nur'u okuyanlar, imanını koruyor ve kuvvetlendiriyor, tahkiki iman sahibi oluyor ve Risale-i Nur'dan öğrendikleri iman hakikatlerini gizli de olsa çevrelerine anlatıyorlardı. Okunan Nur Risaleleri, başka insanların da okuyup istifade edebilmesi için muhtaç gönüllere ulaştırılıyordu. Bu şekilde, aynı Hz. Musa döneminde veya İslam'ın ilk yıllarındaki Dar’ul Erkam'da olduğu gibi ferdi baz alan, evlerde icra edilen büyük bir iman ve Kur'an hizmeti başlamıştı.

 

Risale-i Nur hizmeti Anadolu’da çok büyük tesirler icra etti. Öncelikle,  yüz binlerce insan, Nur Risalelerini okuyor, imanını kurtarıyor ve kuvvetlendiriyordu. Nur Risalelerini okuyanlar, Risale-i Nurdan öğrendikleri Kur'an hakikatlerini başta kendi aile fertleri olmak üzere, çevrelerindeki insanlara da anlatıyorlardı. Bu bütün ülke genelini bir okul haline dönüştüren muazzam bir yaygın eğitim sistemiydi. İkincisi, Risale-i Nur'u okumayanlar için de, bu eserler bir kuvve-i maneviye kaynağı olmuştu. Anadolu'da, bütün iman ve Kur'an esaslarını aklen, mantıken, ilmen ispatlayan Risale-i Nur adında eserlerin telif edildiği haberi yayılmıştı. Bu eserlerin mevcudiyeti insanlara bir dayanak noktası oluyordu. Mesela; meleklerin varlığını ispat edemeyen bir insan “gerçi ben meleklerin varlığını ispat edemiyorum, ama Risale-i Nur'da bu konu ispatlanmış” diyerek imanını muhafaza edebiliyordu. Ayrıca birilerinin Kuran’a hizmet ediyor olduğunu bilmek, Müslüman Türk milletini içten içe rahatlatıyor, ümitlerin tamamen yok olmasını engelliyordu. Onun için Anadolu insanı Risale-i Nur hizmetini içten içe destekliyor ve manen alkışlıyordu.

 

Fikir cephesinde ise, aydınlanma felsefesi adıyla ortaya çıkan ve bütün Semavi değerleri akıl ve bilim namına reddeden, semavi dinlerin mensuplarını çaresiz bırakarak bir tufan gibi dinsizliği ve ahlaksızlığı yayan materyalist felsefe akımları, Risale-i Nur Külliyatının telifi ile ilim ve fikir cephesinde öldürülmüştür. Haşir Risalesi olan Onuncu Söz telif edildiği zaman Bediüzzaman, talebelerine “kardeşlerim, küfrün beli kırılmıştır!” demiştir. Çünkü dinsizlik komitelerinin en fazla menfi propaganda yaptıkları konu, öldükten sonra dirilme ve haşir konusu idi.

 

Bediüzzaman Said Nursi tarafından başlatılan Risale-i Nur hizmeti, Anadolu insanından büyük hüsnü kabul gördü. Her türlü dini yayın ve her türlü İslami eğitim yasak olmasına rağmen; insanlar, telif edilen Nur Risalelerini el yazısı ile evlerinde, tarlalarında, bağlarda, dağlarda, gece karanlıklarında gizli gizli yazarak çoğaltıyor, hem kendileri okuyor, hem de başkalarına okutuyorlardı. 1950 yılına kadar süren yasaklar döneminde telif edilen Nur Risaleleri, el yazısı ile tam 600.000 (evet tam altı yüz bin) nüsha çoğaltılarak ülkenin her köşesine, her bucağına ulaştırılmıştı. Bu ulaştırma işinde posta teşkilatına güvenilmediği için “Nur Postacıları” denilen gönüllü kuryeler görev almıştı.

 

Türk Milletini İslam dininden uzaklaştırma projesi, beklenen sonucu vermedi. Çünkü Türk milletinde İslam dinine karşı fıtri bir taraftarlık vardı. Onun için CHP Tek Parti iktidarının yapmış olduğu reform ve devrimler, halk arasında hüsnü kabul görmedi ve yeterli tabanı bulamadı. Batılılaşma ve laikleştirme çabalarına karşı halkın göstermiş olduğu direnç, sessiz kalma ve benimsememe hali, kamu gücünü elinde bulunduranları daha sert baskılar uygulamaya yöneltiyordu.

 

Bu dönemde bazı memurlar ve dinsizlik komitaları, irtica tehdidi gerekçesiyle Resmi mercileri Bediüzzaman ve talebeleri hakkında kışkırtırlar. Bediüzzaman yok edilmeye ve Risale-i Nur hizmeti durdurulmaya çalışıldı. Bediüzzaman öldürülmek amacıyla 17 kez zehirlendi. Baskı ve zulüm hiç durmadı. Sürgünler, mahkemeler, hapishaneler, işkenceler… vs. zulmün her çeşidi uygulanarak durdurulmaya ve hizmetleri engellenmeye çalışıldı.

 

Bediüzzaman ve talebeleri laiklik adına zulüm altında ezilirken, komünistler, masonlar vs. din düşmanları serbestçe faaliyet yürütüyor, hatta devletten destek ve teşvik görüyorlardı. Bu durum karşısında “laiklik din düşmanlarının dine saldırma hürriyeti midir?” diye soran Bediüzzaman, laiklik namına din düşmanlarına tanınan serbestliğin, dinini yaşamak isteyenlere ve dine hizmet edenlere de tanınmasını istiyordu. Batıdaki uygulandığı tarzda din ve vicdan hürriyetini tanıyan, dini yaşantısında kişiyi serbest bırakan, dine hizmet edenlere ilişmeyen bir laiklik uygulaması talep ediyordu:

 

"Lâiklik İslâmiyet düşmanlığı mıdır? Lâiklik dinsizlik midir? Lâiklik, dinsizliği kendilerine bir din ittihaz edenlerin dine taarruz hürriyeti midir? Lâiklik, din hakikatlerini beyan edenlerin, imani dersleri neşredenlerin ağızlarına kilit, ellerine kelepçe vuran bir istibdad-ı mutlak düsturu mudur?"

 

"Lâiklik, bir vicdan ve fikir hürriyeti olduğuna göre, dinsizler ve din düşmanları, İslâmiyet aleyhinde her çeşit hücumları, taarruzları yapar, anarşik fikirlerini o hürriyet-i vicdan ve fikir bahanesiyle neşreder de, fakat bir İslâm âlimi o hürriyet-i fikir düsturuna istinaden bin yıldan beri İslamiyet’in serdarı olmuş bir millet içinde ve o milletin bin yıllık ananesine, kanunlarına ittibâ ederek ve yine o milletin saadeti uğrunda, ahlâk ve namusun muhafazası yolunda dinî bir ders beyan etmesi lâikliğe aykırıdır diye suçlu gösterilir, devletin nizamlarını dinî inançlara uydurmak istiyor diye mahkür gösterilir. Biz böyle bir gayr-ı mümkünün, mümkün olmasına ihtimal vermiyoruz. Adaletin buna müsaade etmeyeceğini şüphesiz biliyoruz." (Emirdağ Lahikası-II, 89. Mektup)

 

Bediüzzaman, laikliğe taraftar değildir. O bir İslam alimidir ve din neyi emrederse ancak ona taraftar olur. Ancak yaşadığı sistem içerisinde dinini serbestçe yaşayabilmek ve İslam’a hizmetini serbest şekilde yürütmek istemekte; devlet yönetiminden hürriyet talep etmektedir.

 

Hayatın cilvesine bakınız ki; Bediüzzaman’ın vücudunu ortadan kaldırmak, hizmetlerini engellemek, fikir ve eserlerini yok etmek isteyenler, millet vicdanında mahkum oldular, güç ve itibarlarını kaybedip, yok olup gittiler… Oysa kendisine bir mezar bile çok görülen, cesedi bile rahat bırakılmayan Bediüzzaman’ın, vefatının 50. yılında eserleri 50 dünya diline tercüme edildi ve dünyanın her yerinde okunuyor. Talebelerinin sayısı her geçen gün daha fazla artmakta olup on milyonları buldu. Dünyanın her yerinde onun eğitim kurumları olan medrese-i nuriyeler/nur medreseleri açılıyor. Fikirleri hakkında akademik çalışmalar yapılıyor, sempozyumlar, konferanslar, paneller düzenleniyor. Maddi ve manevi açmazlar içinde bunalan dünyada insanlar, O nu tanımaya ve anlamaya çalışıyor. Onun düşünceleri küreselleşmiş dünyanın küresel sorunlarına çözüm reçetesi olarak sunuluyor. Onun haklılığı her geçen gün daha fazla idrak ediliyor ve eserlerine ilgi çığ gibi artıyor.

 

Sonuç olarak; Bediüzzaman’ın Avrupa’nın dinsiz filozoflarına ve Asya münafıklarına karşı yürütmüş olduğu mücadelesinde başarılı olduğunu, CHP’nin din aleyhtarı politikalarına karşı yürüttüğü sivil direnişin isabetli ve başarılı olduğunu, hasımlarına karşı mutlak bir galibiyet kazandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

 

 

 

Bu Yazı 2330 Defa Okunmuştur.